Geçen sefer de niyet kurduğum halde mümkün olmadı kızımın öğrenci olduğu şehre gitmek. Bu sefer oldu. Sabahın köründe bizi havaalanına götürecek servis otobüsüne bir kız öğrenci ile birlikte yerleştik. Babası önce otobüse binmedi ; ama kızı arka koltuklara yönelince kendini tutamayarak içeri girdi ve kızına seslendi. Ah bu babalar! Hep aynılar. “Duygu, kızım!” “Efendim baba” “İleri geç kızım, teker üstüne oturma rahatsız olursun. “ Ve ah bu evlatlar! Onlar da hep aynılar. Sitemli sitemli “Babaa” diyerek ön koltuğa geçti. Baba, bu ona çok küçük , ama kızına kocaman gelen babaca müdaheleden sonra içi rahat olarak otobüsten indi. Hareket ettik. Anne ve babanın el sallarken sessizce gönüllerinden kızlarına gönderdikleri duaları bu sahnede defalarca onların yerinde olan bir anne olarak işitebiliyordum olduğum yerden. Kendini oluşturmak, hayat içinde kendine bir yer tutmak uzun yıllarını alıyor insanın. Bir öğrenci şehri olan İzmir” de bu uğurdaki gayretleri şehre adım atar atmaz oldukça yoğun hissediyorsunuz. Gençlik nefes nefese geleceğinin ardından koşuyor. Elinde kitapları, cebinde babasının memleketten ara ara gönderdiği hiçbir şeye yetiremediği harçlığı ve yine o harçlıkla alıp parmaklarının arasından hiç düşürmediği sigarası… Aslında hepimiz doğduğumuz andan itibaren birer hayat okulu öğrencisiyiz. Gençlik dönemimize denk gelen eğitim- öğretim yıllarında ise elimize tutuşturulan bilgi meşalesi ile hayat yolunda daha emin adımlarla ilerliyoruz hepsi o kadar. Üniversite kapısından içeriye attığı ilk adım ile o kapıdan çıkıp hayatı adımlamaya başladığı anlar arasında hızlı ve zorlu bir tekamül geçiriyor genç insan. Sıcak ve korunaklı yuvalarından uzaklarda tek başınalığı yaşıyorlar. Aileleri üzülmesinler diye sıkıntılarını çoğu zaman kendi içlerinde, kendisine ailesi ve toplumca sunulan kısıtlı imkanlarla halletme yolunu tercih ediyorlar. Arkadaş muhabbetleri arasında dertlerini unutuyor; Hayatın ciddi yüzüne çarptıkça mütemadiyen hayatla dalga geçiyorlar. Bir öğrenci evinde onlara hizmet etmeyen tek bir eşya yok. Yatak, masa, sandalye, kitaplık ve eşyalarını muhafaza ettiği birkaç valiz. Kaşığından, halısına, paspasına her bir eşya insanın bu en toy çağında en yeterli ve gerekli hizmeti veriyor öğrenciye; Daha sonraki hayatında eşyanın kölesi olacağını bilmeden. Çabalarının arkasında büyüklerin kendilerine sunduğu ve durmadan kirlettiği dünyayı temizlemek gibi bir arzuları var. Özel anlardı kızımla kendisine düşen odada geçirdiğimiz birkaç güne sığdırdığımız anlar. Öğrenciceydi. “Evde anne var” diyerek ev arkadaşlarıyla aralarında espri yapmalarının sebebi onlara bir öğünde üç çeşit yemek çıkarmam oldu. Memleketten gelirken valize tıkıştırdığım birkaç kahvaltılığı, hamsiyi, eti, fındığı yerleştirdim dolaplarına. Bir sonraki gün ise kızımın annesi için başka planları vardı. Birlikte Çin lokantasına gitmek gibi. Suşi yemek gibi. Daha önce arkadaşları ile keşfettikleri lokantaya akşam üzeri üç vasıta değiştirdikten sonra sağ- salim intikal ettik. Köşede bir Çinli aziz heykeli bize bakıyordu çekik gözleriyle. Suşi, mantı, soslu tavuk, makarna ve karides cipsini menüden sipariş ettikten sonra tabakların yanında duran çubuklarla alıştırma yaptık. Tutma biçimini bilemediğimiz için tabağın diğer yanında duran servise hazır çatal kaşıklara uzandık. Hep dışarıdan gördüğüm, bildiğim, duyduğum bir kültür olayına içerden bakarken buldum kendimi. Başka bir kültürü mutfağından solukladım kısa bir an için. Hayatın insana dair verdiği mesajlar başka bir şekle büründü. İnsan yelpazesinde kendi kültürümün yerini daha bir net gördüm. “Bugün bir yaşıma daha girdim” derdik o gün bir şey öğrendiğimizde çocukken. Bu defa öğretmenim kızım oldu. Ayrılık saatleri gelecekti elbet; Geldi. Kocaman bir şehrin tam ortasında yetişkin duruşunu hiç bozmadan otobüsüme el sallayan kızıma bakarken Allah’ tan c.c herkese sevdikleriyle hayırlı ayrılıklar diledim. |
29 Kasım 2011 Salı
Hayırlı Ayrılıklar!
17 Kasım 2011 Perşembe
"Aleyküm Selam"
“Aranızda selamı yayınız.” Hadis
Çiseli bir öğlen vaktiydi. Elimdeki şemsiyeyi açma gereği duymadan dolmuşa kadar yürüdüm. Çok beklemeyeceğimizi umarak en arkadaki koltuğa yerleştim.
Hemen iki koltuk ilerimde 3-4 yaşlarında bir oğlan çocuğu ve annesi oturuyordu. Aslında çocuğu oturmuyor, olduğu yerde zıp- zıp- zıplarken bir yandan da annesine bağıra bağıra bir şeyler anlatıyordu. O sırada kaptan yarı yarıya dolu olan minibüsü çalıştırdı. Hareket ettiğimizde çocuk annesine “Parayı ben vericem” diye tutturdu. Anne gayet sakin “Tamam ver, ama sakın düşme” dedi. Ben ve birkaç yolcu daha bu ana- oğul tablosuna yan gözle ister istemez şahit oluyorduk. Çocuk düşer- müşerse diye en yakınından en uzağımıza biz kahraman teyzeler, amcalar hemen onu tutmaya hazırdık. Neyse ki öyle bir şey olmadı.
Hareket halindeki arabada çocuk arka sıradan ön sıraya doğru koşarak şoföre parayı verdi ve tekrar koşarak sağ ve esen annesinin yanına döndü. “Bak anne parayı verdim. Hem de düşmedim” dedi. Sonra büyük bir iş başarmış olmanın verdiği mutlulukla annesi ile bağıra çağıra konuşmasına devam etti. Az ilerdeki durakta indiklerinde içerde garip bir sessizlik oldu. Tiyatro perdesi aniden kapanmış ve oyun bitivermişti sanki. Başlarken de biterken de bizim bir tercih hakkımız olmadan üstelik. Başka bir sahnenin perdelerinin açılmak üzere olduğunu da bilemezdik tabii ki.
Ve ikinci perde!
Önümde oturan koltuktaki kırmızı deri ceketli bayanın telefonu çaldı “Acem kızı” müziği ile o sırada. Sanki arabada ondan ve telefonun öteki ucundaki zattan başka kimsecikler yokmuş gibi gayet neşeli bir sohbet başladı aralarında.
Ben de neden dolmuşa binmeden önce ücreti ödemediysem diye kendi kendime kızarak kırmızı ceketli bayanın neşeli sohbetine pür dikkat kesilmiş hemen yanında oturan bey efendiye “Bir kişi verir misiniz” diye bir buçuk lirayı uzatarak rahatını kaçırmak zorunda kaldım. Adam parayı aldı bir ileride oturan yolcuya uzattı; Ve güzel güzel dinlemeye devam etti. Tabii ki biz de.
Durakta orta yaşlı iki adam el kaldırdı. Şemsiyelerinden sular aka aka bindiler dolmuşa. Arkalı önlü boş olan koltuklara otururlarken biri diğerine “Bende bozukluk var, ben veririm” diyerek dolmuş paralarını şoföre uzattı. Sonra da öndeki adam arka koltuktaki arkadaşına doğru dönerek yüz yüze bir sohbete başladılar . Belli ki devlet dairesinde pürüzlü bir işleri var. Kafalarındaki karışıklığı daha da karıştırarak her şeyi içinden çıkılmaz bir hale getiriyorlardı anladığım kadarıyla . Sorsalardı söylerdim doğru cevabı.
Çarşının içine geldiğimizde şoför mahallindeki karı- koca olduklarını bildiğim yolculardan koca olan “Müsait bir yerde durur musunuz ?” diyerek indiler. Onlar hangi sahneye kilitlenmişlerdi bilmiyorum. Kırmızı ceketli kadın ve iki adam yarış halinde konuşmalarına devam ediyorlardı.
Minibüs sağa yanaşarak tekrar yolcu almak için durduğu bir anda birden bir sessizlik oldu. Kırmızı ceketli kadın telefonu kapatmıştı. Sadece yağmurun şakırtısı duyuluyordu. İki adam şemsiyeleri ellerinde aşağıya inerken; Kitaplarını koltuğunun altına sıkıştırmış, başında siyah yün beresiyle bir lise öğrencisi tok ve anlaşılır bir sesle “Selamün aleyküm “ diyerek dolmuşa bindi.
Sahi "Selam" diye bir şey vardı bizim memlekette; Hani kelamdan önce gelen?!
Son perde!
Son perde!
Geç de olsa “Aleyküm selam”……..
13 Kasım 2011 Pazar
Ninnilerle Büyüsünler
İnsanın ve ona bahşedilen hayat süresinin ne kadar değerli olduğunu bir yandan da ne kadar aciz ve muhtaç olduğumuzu hatırlatıyor bizlere her an minik torunum. Küçücük varlığı ile kocaman mesajlar veriyor; ötelerden gelmiş bir haberci gibi adeta. Ete kemiğe bürünüp aramıza katıldıktan sonra hepimizin içine ayrı ayrı ve farklı biçimlerde düştü sevgisi. Annesi, babası, dedesi, anneannesi, babaannesi, dayısı, teyzesi, amcası, halası ayrı ayrı, farklı farklı sevgi odacıkları açtılar yüreklerinde onun için.
Bir bebeğin mesaisinin bir yetişkinin mesaisinden hiç de az olmadığını taze anneanne gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim rahatlıkla. Belki daha bile fazladır. Her an bir şeye ilgi duyuyor, her an bir şeyle meşgul. Uyumadığı ve yemek yemediği zamanlarda yaşadığı yeri, çevresindeki insanları keşfe çıkmış; durmak, yorulmak nedir hiç bilmeyen küçük bir gezgin adeta. Öğrendikleriyle kesinlikle yetinmiyor. Bütün donanımlarını top yekun ve büyük bir gayretle kullanıyor. Elleriyle, ayaklarıyla, gözleriyle, ağzıyla, burnuyla, zihinsel ve duygusal becerileriyle küçük dünyasını büyütmeye çalışıyor. Ve bunu başarıyor da hayret dolu bakışlarımız arasında. Bazen bu zorlu keşif yolculuğunda bazı aksilikler de yaşamıyor değil. Odanın öteki ucundan emekleye emekleye gelerek büyük bir heyecan ve kararlılıkla kanepeden destek alarak ayağa kalktığı an minik elleri ile tutunamayarak dengesini kaybediyor ve arka üstü düşüveriyor. Minik bedeni ile büyük hedeflere kilitleniyor.
Büyüme macerasına uyuya- uyana, yiye- içe, otura- emekleye, düşe- kalka bir an bile ara vermeksizin devam ederken torunumun Van’ da bir kuzeni dünyaya geldi. Bebek kuzen doğumundan kırk gün sonra annesinin kucağında iken deprem oldu. Van’ dan kaçarcasına çıktılar ve başka bir ilde yaşayan babaannenin evine yerleştiler.
Büyükler büyük meselelerin altından bebeklerine tutunarak kalkarken torunum ve kuzeni kendi kaderlerine doğru minik ama gayretli adımlarla yürümeye devam ediyorlar.
Bir büyük devinim var dünyada.
Her şey bebekler ninnilerle büyüsünler diye.
Çaki
Evde kalmayan muhabbeti başka yerde aramayın. Çaki' den alın bol bol. Bire on veren bir muhabbet anlayışı var . Ondan her eve lazım:)
9 Kasım 2011 Çarşamba
Yaza yaza
Bugün babam dedemin yazı yazmayı çok sevdiğini söyledi. Çok da kitap okurmuş rahmetli.
Aslında her iki dedem de kaleme kağıda hayatlarının her döneminde yakın olmuşlar. Babamın babası olan dedem arzuhalcilik yapmış ta ki ortağına kızıp ayrılıncaya kadar. Günlük notlarını Osmanlıca olarak tuttuğu soluk mavi kaplı çizgisiz defterini genç ve ani vefatı üzerine annem uzun yıllar sakladıktan sonra bana verdi. Dedemin bir de şiiri var “Beyrut ufuklarında” başlıklı. Adnan Menderes’ li yıllarda düşen uçakta hayatını kaybedenlerin çoğunun şehrimizden olması üzerine duygulanarak kaleme aldığı. Ve İstanbul’da yaşayan 1,5 yaşındaki gurbetçi torununa gönderdiği sevgi ve dua içeren ifadeleriyle dolu kısa bir mektubu. Yani bana.
Annemin babasına “Dede” değil “Büyükbaba” diyoruz çok genç yaşta torun sahibi olduğu için. Büyükbabam ormancılık mesleğinin yanı sıra dönem dönem kütüphanecilik, muhasebecilik yaptı il ve ilçelerde. Büyükbabamın çocuklarına çeşitli vesilelerle yazdığı nasihat dolu küçük mektuplar aile içerisinde vakıadır. On altı yaşında baba evinden ayrılarak kocasını koluna takıp gurbetlere giden çok sevdiği kızına yazdığı mektubunda kocaya itaat, baş örtüsü ve namazlarını aksatmamasını nasihat etmiş mesela. Şu anda büyükbabamın çalışma masasının üzerinde “Nasıl kabir ziyareti yapılır” sorusu ve cevaplarının kalın siyah kalemle yazılı olduğu bir kağıt var. Yaşarken de usule ve adaba uygun ziyaretine gittiğimiz büyükbabam belli ki ebedi istirahatgahına da usul ve adabına göre gelmemize dair açık bir mesaj veriyor bizlere.
Babamın da bir ara bazı yazı denemeleri olduğunu hatırlıyorum. Annemin elinden kağıt kalem hiç düşmez. Evin hesabını kitabını tutmanın yanı sıra, torunlarının doğum günlerini, düğünlere götürülen getirilen hediyeleri, babamın doktor tahlil reçete vs. lerini, günlük, aylık, yıllık alışveriş listelerini hep yazar annem… Bir yandan köşe yazarlarını okur (Ahmet Şahin’ i özellikle) bir yandan hayat düzenini yazarak devam ettirir…
Annemin babasına “Dede” değil “Büyükbaba” diyoruz çok genç yaşta torun sahibi olduğu için. Büyükbabam ormancılık mesleğinin yanı sıra dönem dönem kütüphanecilik, muhasebecilik yaptı il ve ilçelerde. Büyükbabamın çocuklarına çeşitli vesilelerle yazdığı nasihat dolu küçük mektuplar aile içerisinde vakıadır. On altı yaşında baba evinden ayrılarak kocasını koluna takıp gurbetlere giden çok sevdiği kızına yazdığı mektubunda kocaya itaat, baş örtüsü ve namazlarını aksatmamasını nasihat etmiş mesela. Şu anda büyükbabamın çalışma masasının üzerinde “Nasıl kabir ziyareti yapılır” sorusu ve cevaplarının kalın siyah kalemle yazılı olduğu bir kağıt var. Yaşarken de usule ve adaba uygun ziyaretine gittiğimiz büyükbabam belli ki ebedi istirahatgahına da usul ve adabına göre gelmemize dair açık bir mesaj veriyor bizlere.
Babamın da bir ara bazı yazı denemeleri olduğunu hatırlıyorum. Annemin elinden kağıt kalem hiç düşmez. Evin hesabını kitabını tutmanın yanı sıra, torunlarının doğum günlerini, düğünlere götürülen getirilen hediyeleri, babamın doktor tahlil reçete vs. lerini, günlük, aylık, yıllık alışveriş listelerini hep yazar annem… Bir yandan köşe yazarlarını okur (Ahmet Şahin’ i özellikle) bir yandan hayat düzenini yazarak devam ettirir…
Yazıya dair anılarıma şöyle bir göz attığım zaman zihnime neler neler gelmiyor ki. Lise yıllarında Kompozisyon defterime en güzel yazımla ve mavi dolmakalemimle “Cumhuriyet” konulu yazdığım cümleler; Nişan resmimizin arkasına karaladığım hayata dair dizeler; Dayım evlenip karısı ile balayına giderken ona sevgimi ve mutluluk dileklerimi küçük bir kağıda yazıp veremediğim küçük not; Asker eşime her gün yazıp haftada bir postaladığım mektuplar; Çocuklar doğduktan sonra onların gelişmelerini adım adım anlatan günlükler … Ve Radyo (Moral fm) programlarına yazıp durduğum yorumların peşinden çok kıymetli kalem Murat Çiftkaya' nın “Hayatın Yedi Rengi” programına gönderdiğim acemilik ötesi yazılar …
Moral fm zaten her fırsatta elime aldığım kalemi rütuşladı, dizayn etti görünmez bir elle. Derledi toparladı ve duygu ve düşüncelerimi acemi bir gayretle de olsa ifade etmeme sebep oldu. Programlara yazdığım yorumlar, konulardan aldığım ilhamlar neticesinde ve yine o sıralarda eski bir Moralfm dinleyicisinin vasıtası ile yerel bir gazetenin bir köşesinde buldum kendimi. Buradan duygu ve düşüncelerimi üç senedir paylaşıyorum insanlarla.
İlk okul yıllarımdan başlayarak içe dönük yapım beni sık sık kalemle buluşturdu. Çok kitap okuyan bir insan olamadım hiçbir zaman. Yine de bu büyük eksiklik kendimi bu konuda geliştirme isteğime bir engel değil. Kalem ve kağıt ile bir çeşit sevda yaşıyorum kendimi bildim bileli. Ama düz duvara merdivensiz tırmanmaya çalıştığımın da farkındayım uzun zamandır. Merdiveni Moralfm programları sayesinde duvara dayadım şimdi basamakları birer birer çıkmaya çalışıyorum.
Yazamıyorum ama yazabilirim; eğer yaşadıklarımı doğru okuyabilir ve kendime “Yaza yaza” doğru rotalar çizebilirsem.
4 Kasım 2011 Cuma
İyi Bayramlar
Ay, güneş ve yıldızlardan aldı cevabını; yaratıcısını yaratılmış her şeyde ve her yerde bulmadan evvel.An içinde bir andı hakikat İbrahim'' e. Aklı, mantığı ve kalbiyle batan, yiten, biten, kaybolan varlıkların yaratıcı hükmünde olamayacağını anladı. İbrahim, Rabbine ilk böyle yöneldi, böyle yakınlaştı. Nemrut’ un ateşi bu yüzden yakmadı İbrahim'' i. Peygamberlik libasını giyinip kuşanmıştı çünkü çoktan.
Peygamberinin yüreğindeki sevgiyi can paresi oğlu ile açığa çıkardı Yaradan. Teslimiyetin en büyüğü, en kutlusu ile karşılaşacağını biliyordu ve bilmeyenlere de bildiriyordu aynı zamanda. Büyük bir senaryo, O’ nun (c.c)büyüklüğüne yakışır bir şekilde sahneleniyordu dünya sahnesinde seçilmiş kulları tarafından ve büyük bir ihtişamla.
“Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber! ” nidalarıyla göklerden büyük bir koç indirdi Cebrail(a.s)Yaradanın emri ile ; La ilahe illallahu Allahu Ekber diyerek sevinç gözyaşları içerisinde aldı kabul etti İbrahim(a.s); “Allahu Ekber Velillahil hamd” dedi ve doğruldu gözlerindeki bağları çözerek İsmail(a.s) yattığı yerden.
Yetmiş kere vurdu bıçağı can paresine İbrahim (a.s);yanıbaşındaki taşı tek vuruşta ortasından ikiye ayırdığı halde kesmedi bıçak İsmail’ i(a.s). Emir büyük yerdendi. Gelmiş, geçmiş ve geleceğin, varlık ve yokluk aleminin gözleri önünde aczini bilip anlasın insan diye. Yaradanını bilsin, tanısın diye…
O’ na (c.c) yakınlaşabilmek için bir büyük fırsat kurban.
Bayramımız ondan…
İyi bayramlar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
sizin planlarınız kaderi bağlamaz
Ne kadar kendinizden yana olursanız olun ve ne kadar planlar üstüne planlar yaparsanız yapın ön görmediğiniz, hiç bilmediğiniz bir sürpriz ...
-
Yarım kilo buğdaydan bir tencere keşkek. Yapılışını ben de pek bilmiyorum. Buğdayın akşamdan ıslatılıp sonra da iyice pişirilmesi gerekiyo...
-
Yolculuk var dostlar. Bir- iki hafta kadar evimden uzaklarda olacağım. Tek başıma yaptığım yolculukları seviyorum.Yola çıkmadan evvel ha...
-
Patlıcandan yapılan her çeşit yemeğe bayılırım ama gürcüce patlıcan yemeğinin yeri başkadır. Bu yemek masadaysa önce onun tadına bakılı...


