17 Temmuz 2011 Pazar

Böyle Bir Taşınmak


“Bugün pamuk kalbinden taşınıyorum” çok sevdiğim bir şarkıdır. İki yıl aradan sonra yeni bir eve taşınmak üzereyken dilime dolanan bu şarkının halimi tasvir etmesi mümkün değil. Olsa olsa taşınma duygusunun uçsuz bucaksızlığı ile ayaküstü cebelleştiğimin bir göstergesidir.

Çocuklar küçükken daha sıkıntılı oluyordu ev değiştirmek, mahalle değiştirmek. Belirlenen istikamete doğru gidilirken arkadaşlarından ayrılma üzüntüleri yok şimdi en azından. Onlar bizim hayatımızdan kendi hayatlarına taşınalı beri bir sürü şey de önemini kaybetti. Her yere rahatlıkla taşınabiliriz artık. Hatta bu dünyadan öteki dünyaya bile.

Zorlukları olsa da yenilenmek anlamına geliyor taşınmak. Yeni bir mekan, yeni bir çevre, yeni bir hayat. Kiracı olmak bu yüzden bir avantaj. Bir türlü alışamadığınız, aradığınız huzuru bulamadığınız bir muhitte ev sahibi olmaktansa sıkıntı hissettiğiniz an başka bir ev tercihinde bulunabilecek bir kiracı pozisyonunda olmak daha iyi. Bu kanaatimi hem ev sahibi hem kiracı olmayı tecrübe eden biri olarak söylüyorum.

Bir yerde ne kadar yaşadıysanız, nefes aldıysanız, ağlayıp, güldüyseniz o yer o kadar sizin olur. Her taşınmada bu yüzden zamana ve mekana dair sayısız vedalar vardır yine de. İyi gerekçeler ise taşınmayı kolaylaştırır.

Evden eve, ilden ile, ülkeden ülkeye taşınmada dünyadan ahirete taşınmanın ince mesajları gizlidir. Dünyevi taşınmalarımızın sebepleri ve sonuçlarından yola çıkarak az çok kestirebiliriz nasıl olacağını en büyük taşınma maceramızın. Hayatımızın hayatlarına değdiği insanlarla aramıza giren “Ölüm nakliyat”ın peşinden boşluğumuzu hatıralarla örmeyecekler mi ilmek ilmek bir gün bizim de. Paylaştığımız kadar hayatlarında kalacağız ve kalplerine girdiğimiz kadar dualarıyla uğurlanacağız.

Evden eve taşınırken ne kadar bedensel rahatlığımıza hizmet veren eşyalarımızı kolilerce istifliyorsak, dünyadan ahirete taşınırken de o kadar ruh dünyamızın hizmetindeki manevi eşyalarımızı istifliyoruz bilerek ya da bilmeyerek. Dünyadan neler götürebileceğimiz ise bellidir.

Boş bir ev eşyalarınız içine girerek yerlerini almaya başladığı andan itibaren size ait olmaya başlar. Ve benimsersiniz, seversiniz evinizi eşyalarınızla birlikte. Boş bir mezar da herhalde içine girerken götüreceğimiz sevaplar ve günahlarla bize aidiyet duygusu verecek.

Ben sabah sabah bu yazıyı kaleme almaya çalışırken her ne kadar söyledikleri yankılı, anlaşılmaz bir gürültüden öteye gitmese de belediye bir ölüm ilanı veriyordu. Bu bir taşınma haberiydi aynı zamanda. “Ölüm nakliyat” bir vatandaşımızın kapısına dayanmıştı bile çoktan. Son hazırlıklar yapılıyordu şimdi bir yerlerde.

Varsa iki arada bir derede taşınma duyguları içinde kalanlar benim gibi, sizlere de hayırlı taşınmalar dilerim, vesselam. 




13 Temmuz 2011 Çarşamba

Kızıl Hasat



Kitap okumak da bazen bir serüvene dönüşebiliyormuş. 

Polisiye bir eser okumayı hiçbir zaman tercih etmedim. Ta ki döneminin ünlü oyun yazarı Lillian Hellman’ ın “Güneyli Bayanın Özel Defteri adlı ödüllü anı- biyografi kitabında eşi Dashiell Hammett ismine aşina oluncaya kadar. Dashiell Hammet’i önce eşinin sevgi cümlelerinden okumak ayrıca etkili oldu üzerimde. Polisiye bir roman okumam için bu ayarlanmış bir buluşmaydı sanki .

Asıl sürpriz ise Hammett’ in Kızıl Hasat kitabı ile kendi kitaplığımda okunmayı bekleyen kitaplar köşesinde sarı- kırmızı dizaynıyla karşılaşmam oldu. Böylece ilk polisiye romanıma bir hamlede ulaşmış oldum. Üstelik en doğru kalemlerden biriydi.

Yazarın kendi hayat öyküsünde gazete satıcılığı, tezgahtarlık ve hamallık yıllarından sonra 8 yıl süren dedektifliği dikkate şayan. Çeşitli dergilere macera ve dedektiflik hikayelerinin ardından 1929 dan itibaren romanları yayınlanmaya başlıyor. İkinci dünya savaşına da katılan yazar insan hakları savunuculuğunu da üstlendiği yıllarda kendi ülkesi tarafından Komünist partisi ile ilişkilendirilirek 6 ay hapse atılıyor. “Sırça Anahtar, İnce Adam, Malta Şahini ve Türk Sokağındaki Ev” başlıca eserlerinden. Malta Şahini adlı romanı ünlü oyuncu Humphrey Bogart tarafından canlandırılıyor; Ki o sahneleri siyah beyaz görüntüleriyle hatırlıyorum. ”Türk Sokağındaki Ev” son yıllarda film yapılmış.

Uzun yıllar senaryolaştırılarak sinema ve televizyonlardan defalarca izlediğimiz günümüz polisiye- aksiyon filmlerinin başlangıcına kadar gitmiş oldum Dashiell Hammett’ in Kızıl Hasat adlı polisiye romanıyla . İngiliz etkisinden kurtardığı polisiye romanlara yeni bir tarz kazandırdığı kabul edilen Hammett bugünkü aksiyon filmlerini görseydi neler düşünürdü acaba?

Amerikan dizilerindeki dedektif profilinin soğukkanlılıkla koca bir şehrin kendi bünyesinde oluşan menfaat şebekelerini önce birbirine kattığını, sonra ortalığı pirüpak ederek olay yerini koşarak terk ettiğini çok usta, sıkıcı olmayan bir dille anlatıyor Hammett bu kitapta. Kadın, içki, para ve kanlı sahneler iç içe geçmiş. Bir de bu tarz filmleri gençliğimde çok izlediğimden olsa gerek bu polisiye kurguyu yazıdan da kolayca takip edebildim. Yazar merak tohumlarını ustalıkla ekerek hikayeyi sağlam bir çizgide tutuyor. Sonuna kadar soluksuz birlikte iz sürüyorsunuz.

Romanı keyifle okumasına okudum ama tavsiye etmeye gelince eğer ilk polisiye romanınız olacaksa okuyun diyebilirim. Malta Şahini ve Türk Sokağındaki Ev adlı romanları için daha sıkı eleştiriler var. Belki oradan başlamak daha iyi olur sizin için. Benim için ise böylesi güzel oldu. Bol kanlı, bol cinayetli ama bugünkü Ergenekon, Balyoz ve Şike olaylarının yanında çok hafif kalan basit para, güç ve iktidar çekişmelerini üstelik bugünkü bazı romancıların diline kıyasla ruhu zedelemeden Hammett’ dan daha iyi kimse anlatamazdı herhalde.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Gariplikler Pusulası- Ahmet Ay



Bu kalemden bir gün böyle bir eser çıkacaktı, çıkmalıydı. Çıktı.

Uzun bir süredir çeşitli internet sitelerinde yayınlanan yazılarından takip etmekteydim Ahmet Ay’ ı.

Şimdiye kadar sayısız kereler  yazdığı yazılarını, yazma amacından hiç sapmadan rengarenk roman karakterleri eşliğinde ve ayrı ayrı çok özel öyküleriyle iç içe geçmiş bir lezzetle sunuyor bizlere. Keyifli, iç karartmayan, çözüme odaklı ama dayatmacı olmayan bir uslup. Kahramanlar tanıdık, öyküler bizden, sorunlar bizim sorunlarımız ve en önemlisi de çözümleri de bizden. Hem de yüzde yüz.

Kitaplar ilk cümleleri ile içine çeker bizi. Zihinsel mayalanmamız o cümle ile başlar. Ahmet Ay da “Kırılma noktalarımızla” ilgili öyle bir cümle kuruyor ki romanına başlarken kendinizi ilk yirmi sayfanın sonuna ne zaman geldiğinizi sorgularken buluyorsunuz. Sonrasında da artık baş kahramanlarla yan yana yürümeye başlıyorsunuz. Nereye gideceğiniz ise hiç belli değil.

Bu arada birkaç paragrafta uzun uzun düşündürüyor sizi. Mesela “ailenin uzun bir zamana yayılan bir beden” olduğunu söylüyor ya da “nefes alamadığın insanlarla bir ömür geçirmek mecburiyetinde kalmaktan” bahsediyor.

Rahatsız etmeyen bir kurgu, risalelerin yerinde ve zamanında akışa uygun hatırlattıkları ile yolunuza devam ediyorsunuz. O yok kabul edilen , ya da feminizmin iç karartan çözümsüz tespitleriyle iki de bir önümüze getirilen kadın hikayelerini ezip geçiyor; gözümüzün önündeki batık gemimizin yitik insanlarını ustalıkla bulup çıkarıyor Ahmet Ay.

Satırlarına gözünüz iliştiği andan itibaren elinizden bırakamayacağınız az kitaplardan. Belki ruhunuza da denk düşen bir şeyler olmalı; ki bu kitapta ruhunuza iyi gelen ve dengeleri tarafların tekelinde bırakmayan bir anlatım bulacaksınız.

Yalnız ben biraz yaşananların yaşlara ağır geldiği izlenimine kapıldım. Yani çok genç yaşlarda çok ağır hayat yükleri ile tanışıyor kahramanlar. Yine de arabesk tek motif hissetmedim buna rağmen. Hepsinin üzerinde kara bulutlar dolaşıyor dolaşmasına ama yazarın dili o kadar naif ki babaannenin ölümünü anlatan bölümde kurduğu “Örgülü” cümle sayesinde kahkahayı da patlatabiliyorsunuz.

Bir eleştirim de romanın ismine olacak. Romanın içeriğinde garip olan hiçbir şey yok ama ismi GARİPLİKLER PUSULASI. Acaba başka bir isim düşünmüş müydü yazar diye de merak ettim doğrusu. Çünkü ben çok gerçekçi buldum bu romanda geçen her şeyi.

Bence bu kitap en kısa zamanda görselleştirilmeli.

6 temmuz 2011

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Askıda Hayatlar


Riskli bir ameliyata girmek üzeresiniz; ki en basit bir ameliyatın bile risk taşıdığı biliniyor artık. Yanları cırtlı mavi önlüğü giydiniz. Bildiğiniz duaları okumaya başladınız. Ve elinizde tek bir canınız var bu ameliyat oyununda.

Ya “İki” canınız olsaydı?!

Diğerini yan masada ölümle yaşam arasında gidip gelen hiç tanımadığınız bir hastaya, fırınlardaki o askıda ekmek dolaplarına ekmek verir gibi, canlansın diye verebilir miydiniz ? 
Yoksa yedekte mi tutardınız ikinci canınızı?

Lütfen  kendinden uçuk da olsa bu soruyu başından bir ameliyat geçenler cevaplasın.

“Can almaca” diye bir oyun oynardık küçükken. Oyunda bile ne kıymetlidir o canlar. Ne kadar çok olsa gene de az gelirdi can sayımız.

Ve biz hala öldükten sonra organlarımızı kıyamıyoruz dinen bir sakıncası olmadığını bildiğimiz halde. Kaçımızın gündemine ciddi anlamda girdi organ bağışlama gerekliliği?

Hayatımın ilk ameliyatını oldum, ilk narkozunu aldım. Damdan düşenin halini damdan düşenler bilecektir. Narkoz, irademin tamamen dışında “Can” ımı iki buçuk saat askıya aldı. Beş dakikasına vakıf oldum ameliyathane ortamının. Sedyeden masaya alındığımda duaya başladığımı ama bitiremediğimi biliyorum. Ve sancılı bir uyanış. Yeniden hayata merhaba demek. İlk anlarla ilgili ilk tespitim ise; Sevdiklerinizin bakışlarında gördüğünüz ifade çektiğiniz acıyı dağıtıyor. Sizin için korkmuşlar ama şimdi şükrediyorlar ifadesi yani. Ayetin işaret ettiği zorluklardaki kolaylıklardan biri. O andan itibaren iyileşmeye başlıyorsunuz.

Hastanelerde artık rutinleşmiş ameliyatlarda şifa arayan hastalara ve kendisini uzun yıllar eğitim aldıktan sonra Allah’ ın  Tıp ilmi ile donatarak şifa dağıtan çok değerli sağlıkcılarımıza hasta bakıcısından, hemşiresine, doktoruna kadar  herkese  Allah’ tan c.c kolaylıklar diliyorum.

Ve bu vesile ile; Bir; Yakınlarınızın böyle zorlu zamanlarında yanında olmanızı; Bir de askıdan alıp tabii ki Allah’ ın c.c izniyle canınızı  özene bezene bedeninize yerleştiren doktorunuza sıkı bir teşekkür etmeyi ihmal etmemenizi tavsiye ediyorum..

(Medical Park Ordu Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Jin. Opr. Dr. Mürvet Kırca Bulut . İyi ki varsınız...)

sizin planlarınız kaderi bağlamaz

Ne kadar kendinizden yana olursanız olun ve ne kadar planlar üstüne planlar yaparsanız yapın ön görmediğiniz, hiç bilmediğiniz bir sürpriz ...