31 Ekim 2010 Pazar

Şehir Güzeli

 Günler ne çabuk gelip geçiyor .

Pazartesi demeden Cumartesi oluyor günün adı . 

Saray hamamından Selimiye yokuşuna doğru çıkarken yıllanmış türkümüz de geldi yerleşti dilimizin ucuna . “ Boztepe’ ye çıkmalı ; şu Ordu ‘ya bakmalı “

Yollar ne çok şeyi çağrıştırıyor üzerinde yol alıp giderken . Her viraj , her yokuş , her tümsek , yola yakın tuğlalı , sıvalı , sıvasız , rengarenk evler , bakkallar , bahçeler , çeşmeler ve tabi mezarlıklar . 

Özellikle mezarlıklar … Nizamettin mezarlığının önünden geçerken ayrı gönderiyoruz Fatihalarımızı , o an aklımıza düşen en uzağından en yakınına sağlığında tanıdığımız insanlara ; Boztepe mezarlığından geçerken ayrı … Ne çok tanıdık var mezarlıklarda . Bu zihin onları öyle çabucak alıp getiriyor ki o bilinmedik diyarlardan ve üstelik hayat hikayeleri ile birlikte … Bir sürü de ibretli mesaj bırakıyorlar ruhumuza dönüp giderlerken . Bir çeşit buluşma yaşıyoruz zaman ve mekan sınırlarının ötesinde bir yerlerde .

Boztepe ‘ ye doğru yaklaştıkça Ordu sağ tarafımızda ışıltılı manzarası ile arz-ı endam ediyor . Her göz atışımızda bir kere daha aşık oluyoruz bu şehir güzeline . Özlemişiz görmeyeli iç içe yaşarken farkına varamadığımız güzelliğini . 

Tesislerde manzaralı bir masaya yerleşiyoruz . Ordu ‘ yu karşımıza almazsak olmaz . O da bizimle geldi , bizimle oturacak , bizimle kalkacak , bizimle hasbihal edecek . Sonuç olarak konuştuğumuz her şey onu da ilgilendiriyor . Hayatımız Ordu bizim . 

Sıcak çaylarımızı yudumlarken zaman tünelinde bir yolculuğa çıkıyoruz . Bir bakıyoruz evlendiğimiz günlerdeyiz , bir bakıyoruz küçük kızımızla İstanbul otogarlarındayız , ya da İskele Bahçe ‘ de yine aynı üçlü ; yani eşim , kızım ve ben yıllar önce yaptığımız bir sohbetin konusunu bugüne taşıyoruz aynı tazeliğiyle … 

Günün birinde bu hoş sadalı anı bütün güzelliği ile hatırlamak üzere not düşüyoruz ömür yapraklarımızın bir yerine ve kalkıyoruz .

Dönüşte daha kısa ve daha manzaralı olan yolu tercih ediyoruz . Yine Ordu ‘nun gözleri gözlerimizde , bu defa Tabya başı türküsü dilimizde Taş başı mahallesinden Fidangör ‘ e doğru süzülüyoruz . 

“Tabya başında üç kız yan yana 
İçlerinden biri göz etti bana 
Nur olsun seni doğuran ana
Kız allan pullan gel gel gel yanıma “

Tekdüze ve hareketsiz bir günün ardından Boztepe ‘ ye çıkmak hepimize çok iyi geldi . Mekan değişikliği insana ferahlık veriyor . Dünya meşgalelerinin kafamıza sardığı kasveti dağıtıyor birazcık hareket . 

Kızımın yarın sınavı , eşimin emeklilikten sonra daha da yoğunlaşan koşturmacası , benim de bitirmem gereken bir kaç işim var . Bu akşam biz Boztepe ‘nin desteği ile Ordu ‘nun gönlünü aldık uzun bir aradan sonra .

Hafta bitmeden Perşembe ‘ yi de yakaladık kuyruğundan !

11 mart 2010
Perşembe
 

Resimler Resimler Resimler

        
                      http://www.izlesene.com/video/gundogarken-resimler-resimler/5635691
          Eskisi kadar olmasa da bazen karıştırıyorum resim albümlerini. Ne çok hatıra canlanarak geliyor sararmış ucuz naylon muhafazalı sayfalardan. O siyah beyaz fotoğraflar bakana ne çok şey söyler ve nasıl da içine doğru çeker insanı.  Öyle ki o fotoğrafın içinden çıkarak gelmiş olan bizler yeniden o kareye girebilmenin  bir yolunu arar dururuz elimizde olmayarak. Bedenlerimiz zamanlar ötesinde o karenin dışında  olsa da ruhlarımız bütün zamanları aşarak oralarda bir yerlerde duruyordur hala…
           Kare kare çalmış bizden, önce siyah beyaz sonra da renkli fotoğraflar hayatımızı. Tıpkı o şarkıdaki gibi:
          ” Resimler, resimler, resimler; Zamanımı almış gibi; Resimler, resimler, resimler; Devamı varmış gibi”.  
           İnsanın “Fotoğraf makinesi  icad oldu mertlik bozuldu”  diyesi geliyor, elinden uçup giden zamanlarını acımasızca teyid eden o resimlere baktığında. Sahi kim icad etti bu fotoğraf makinesini!?
         Ordu’ nun o yıllarda tek fotoğrafçısıydı (Rahmetli) Ersan Bacınoğlu. Eski tabirle, haza beyefendi , dudaklarından tebessüm eksik olmayan, sakin, işini özenle yapan bir insan olduğunu hatırlıyorum. O bizi siyah beyaz kartlar üzerine usulca ve özenle düşürürken biz de onun resmini hafıza makinemize çoktan kaydetmişiz  meğer.  “Ersan abi” nin çektiği çocukluk ve evlilik resimleri ile sık sık o yıllara giden kaç Ordu’ ludan biriyim kimbilir? Allah c.c rahmet etsin...
         Daha sonraki dönemler herkesin elinde birer ucuz Kodak fotoğraf makinesi ile hayatının neredeyse her anını kaydettiği dönemlerdir. 36’ lık filmler kartlara, kartlar albümlere girerek iyi kötü bu dijital çağa ulaşabildi anılar. Kaç mevsim anı var o acemice çekilmiş karelerde.
          Geçmişi eldeki teknolojik imkanlarla kurtarma, kaydetme merakı hala devam etmekte. Hepimizin kişisel bir tarihi var şüphesiz ki; ve bu kişisel tarihimizi ne kadar geleceğe taşıyabilirsek o kadar hayatta kalıyoruz sanki.
           Babaannemin bir sararmış zarf içerisinde kendi odasında sakladığı resimler gelir aklıma bazen. Herhalde o resimlerle tutunuyordu geçmişine o günlerden her gün biraz daha uzaklaştıkça. Annesi, babası, kardeşleri ve genç yaşta kaybettiği eşini yani dedemi siyah beyaz karelerden çıkararak yürek sızılarında ağırlarken gördüm onu kaç kere. Cahit Sıtkı’ nın dediği gibi "sevgililer dönmeyecekler" belki ama hiç ölmeyecekler de aynı zamanda. Sevgileri yaşatacak onları, bir de siyah beyaz fotoğraflar.

        Asılları yok olup gitse bile suretlerini geride bırakmaktaki gayesi ne olabilir insanoğlunun sizce ölüme meydan okumaktan başka ? Sonlu bir dünyadan sonsuzluğu çıkarmak yaratılışında var insanın. Ve sonsuzluğa daha bu dünyadan talip olduğunu da kanıtlamıştır fotoğraf makinesini icad ederek.

30 Ekim 2010 Cumartesi

Eğer!



Farkında olduğumuz kadar yaşıyoruz hayatı .

Keşiflerimiz fark ettiklerimizle giriyor hayat sahamıza. Farkına vardığımız her durum bilinç duvarımızda açtığımız bir gedik oluyor . Her farkına vardığımız konu hayat kalesine attığımız bir gol , farkına varmadan yaptığımız hatalar ise kendi kalemize yediğimiz goller oluyor . O golleri yemeden de hayat maçına asılamıyoruz bir türlü .

Ben bu satırları karalarken kim bilir kimler nerelerde ve ne şekillerde bir şeylerin farkına varıyorlar . Bir çocuk annesinin bütün ikazlarına rağmen bağlamadığı ayakkabısının bağcıklarını ilk sendelemeden sonra bağlaması gerektiğinin farkına varıyor ; sular kesildiğinde yedek kaplarda su bulundurmanın ne kadar önemli olduğunun farkına varıyor henüz yeni evlenmiş ve bütün bir evin sorumluluğu altına birden bire girmiş genç bir kadın ; sınavda kırık not alan bir öğrenci öğrenmediği konuları cevaplayamadığı sorularla fark ediyor ; bir baba , çocuğundan işittiği bir eleştiri ile kendi babasını eleştirdiği zaman onu nasıl yaraladığını fark ediyor ; ya da bir anne kızı kendisini yargıladığı zaman kendisinin de annesini yargıladığında neler hissettiğini fark ediyor olabilir .

Salonun tam ortasında kocaman bir akreple karşılaşıncaya kadar eşiklerin bir evin muhafazası için ne kadar önemli olduğunun çok da farkında değildim . Berbat bir duyguydu ama bu karşılaşma bir yandan da farkındalığımı arttırmıştı . Eşikler çok önemliydi . Görünen ve görünmeyen eşikler var hayatımızda . Oldukça korumalı yaşamaya çalıştığımız aile hayatımızın içine görünmeyen eşiklerden sızabilecek “nefs” kaynaklı kötülükler var . O eşiklerin altından , bir “akrep” karalığında ve sinsiliğinde iş ve aile hayatımıza sızabilecek ve huzurumuzu bozabilecek mevzular var . Dedikodular , iftiralar , çekememezlikler , kıskançlıklar , iki yüzlülükler ...

Farkındalıklarımızı şöylece bir gözden geçirmek maksadıyla birkaç soru sorsam cevaplarınız neler olurdu acaba . Mesela ;

1-Evde hayvan yetiştirmenin zorluğunu ama diğer bir yandan da hayvan sevgisinin insan sevmeyi öğrettiğini fark ettiniz mi ?
2-Hayatı tam kendimiz için yaşayacakken hayatın sonuna geldiğinizi fark ettiniz mi ?
3-Hepimizin bir türkünün baş kahramanı olduğumuzu fark ettiniz mi ?
4-İnsanın kendi hayatını yönetemediğini , hayatın insanı yönettiğini fark ettiniz mi ?
5-Çal kapı ziyaretlerin ancak gönül dostlarına yapılabileceğini ve o kapıların da ne kadar az olduğunu fark ettiniz mi ?
6-Paranın peşinde ne kadar koşulursa , o kadar hayattan geri kalındığını fark ettiniz mi ?
7-Namazların hiç aksatmadan ve vaktinde kılındığında ruhu bir ton yükten kurtardığını fark ettiniz mi ?
8-Kur ‘ an ‘ ın hayatın tek rehberi olduğunu gerçekten fark ettiniz mi ?
9-Hadislerdeki öğretilerin üzerine öğreti olmadığını fark ettiniz mi ?
10-Öğreneceğimiz ne çok şey olduğunu , aynı zamanda öğrendiklerimiz kadar unuttuğumuz ne çok şey olduğunu fark ettiniz mi ?
11-Aynadaki suretimizle , bu sureti giyinen ruhumuz arasındaki bağın ne kadar zayıf olduğunu fark ettiniz mi ?
12-Hem ruh hem de beden sağlığımızı ne kadar ihmal ettiğimizi fark ettiniz mi ?..
13-Sevgi diyarlarına hem çok uzak ,hem de çok yakın olduğumuzu fark ettiniz mi ?
14-Hayatta olmaz , olmaz diye bir şey olmayacağını fark ettiniz mi ?
15-Kınadığımız şeylerle günün birinde kınandığımızı fark ettiniz mi ?
16-Söylediğimiz sözlerin , bir de söyleyemediğimiz sözlerin manevi yükünü ruhumuzda taşımaktan ne kadar da yorulduğumuzu fark ettiniz mi ?
17-Güzel günlerin geride kaldığını , önümüzde çetin günlerin bizi dört gözle beklediğini fark ettiniz mi ?
18-Kitap okumaya gereken önemi vermediğimizi ve bunun bizlere neler kaybettirdiğini fark ettiniz mi ?
19-Bence en önemlisi de , küçük meseleler yüzünden büyük bir meseleye talip olamadığımızı fark ettiniz mi ?
20-Ya bütün bunların farkında olsaydık nasıl bir aile , nasıl bir toplum , nasıl bir dünya olabileceğimizi fark ettiniz mi ?

Eğer farkında olsaydık ...

Pasaport



İnsan inanan bir varlıktır . Ruh ve ceset dengelerini inanç cephesinden yönetir . Doğru ya da yanlış bir şeylere inanır .. Yaşadıkları hatta yaşamadıkları inanç dünyasını tekamül ettire dursun , istikamet “tek” için ve "tek" e doğrudur . Hayatı boyunca “tek” i arayışı hiç bitmez . Bu arayışın en önemli gerekçesi de "huzur" dur . 

Biraz sancılı da olsa her insan hayattan aldığı cevaplarla bir gün mana aleminin kapısını zorlarken bulur kendisini . Hayatın cevapları ise akıl ve kalbin tornasından geçmelidir . Yoksa o anahtar o kilide asla uymaz .

İşte tam bu noktada peygamberlik müessesesi insanlığa hizmet vermeye başlar . İlk peygamberden son peygambere kadar aralıksız devam eden bu rehberlik müessesesinin tornasından çıkan anahtarla o kapıyı açarız .

Toplum olarak gelmiş geçmiş peygamberler hakkında az çok bilgimiz vardır . Eyüp a.s ın sabrını , İdris a.s ın terziliğini , Nuh a.s ın gemisini , İbrahim a.s ın gökyüzüne bakarak yaptığı tefekkürü , İsa a.s ın diğer dinlerde inanıldığı gibi çarmıha gerilmediğini , Yunus a.s ın balinanın karnında yaptığı tefekkürü , Musa a.s ın Kızıldeniz ’i asa’sı ile ikiye ayırdığını bilmeyenimiz yoktur . Bütün peygamberleri tanırız az çok . Tanıdığımız kadarı ile de anlar ve onlara karşı bir muhabbet duyarız .

Mevlid kandilini yeni kutladık . “Sen olmasaydın ey habibim alemleri yaratmazdım” ilahi hitabına muhatap olması , insanoğluna iki cihanda rehberlik etmesinin dışında rahmet ve müjdeleriyle kendisine inananlara bu dünyadan gittikten sonra da el tutması yani "şefaatçi" olacağını bildirmesi , kalbi irtibatımızın devamı için yeter de artar bile . Her Müslüman günlük hayatının içerisinde salat ve selamları ile "sevgi peygamberi "nin kalbine kalbi ile bir yol arama gayretindedir . Bilir ve inanır ki sevgi kalpten gelip kalbe gider .Kalbi zindeleştiren bu selamlaşmalar inananları , dünyada başlayıp ahirette devam edecek yollara yolcu eder . Peygamber muhabbeti olan bir kalp adeta sonsuzluğun pasaportu gibidir .

Şehrimizin göbeğindeki “yatır” ı bilirsiniz . Buharalı Şeyh Şakir Efendi yatırı . Buhara ’ dan kalkıp gelmiş , insanlara inanç hizmetlerinde bulunmuş bu muhterem zatın önünden geçerken kalbindeki peygamber sevgisini düşünürüm . O sevgi ve muhabbetin derecesiydi O ’ nu o günün zor şartlarında buralara getiren .

Genellikle aklı tek başına hayata rehber kılma eğilimimize rağmen , inanç noktasında akla muhalif olmayan kalp bizi peygamber sevgisine yol aldıracaktır . Ama bunun at arabası ile değil de hızlı trenle bir yolculuk olmasını istiyorsak o zaman O ‘ nu s.a.v biraz daha tanımaya zaman ayırmalıyız .

Yaşadığımız bir sürü dünyevi sevgiler , nefsin beklentileri doğrultusunda tükenip giderken bizi kalıcı bir sevda arayışına iter . Dünyaya gelerek kaybettiğimiz sevgiyi dünyadan giderken yeniden kazanabilmeyi dert ettirir yaratılışımız . Dermanımız dünyanın dertlerinde gizlidir .

“ Daima iki yol vardır . Uzun olan kitaplardan , kısa olan sevgiden geçer .“ cümlesindeki sevgi işte o sevgidir . Peygamber sevgisi . Kalbinize ne zaman düşeceğini hiç bilemezsiniz . Bulmak için ise o yolda kalmak kafidir çoğu zaman .

Zarf



Bir davet gelir hiç beklemediğiniz bir anda hiç beklemediğiniz bir yerden. Üstelik davetiyesini kendi ellerinizle yazmışsınızdır. Beklentilerinizin üzerinde bir hayat yaşamışsınızdır yaşamasına ama; beklediğiniz büyük teklifi alamamışsınızdır daha. Yaşadığınız hayat sizi gün be gün bu davete hazırlamış, giydirmiş, kuşandırmıştır da sizin henüz haberiniz olmamıştır.

Rüyalar vardır zaman zaman gördüğümüz hani. Bize yeni yeni ufuklar açan, hedefler sunan, derinden sarsan. Uyanıp kısacık bir not düşer bırakırsınız yüreğinizin en ücra köşesine. Yürek toprağınıza ta ezelden bir tohum ekilmiştir de sizi ebediyete taşımayı va'd eden, o tohumu yaşadığımız hayatta besleyip büyütememişsinizdir. Sonun başlangıcındasınızdır artık. Garip bir başlangıç sunar hayat size bazen. Sır yüklüdür ağzına kadar. Bir o kadar da cazibelidir bu yüzden.

Bir sürü anlamsızlığa bir sürü anlam yüklersiniz, anlamlı olan her şeyi de bir kalemde silersiniz. Kocaman bir OFF! gelir bağrınızdan bırakmak istemezsiniz. Bütün suçu ona-buna yükler, doğru olmadığını bile bile “hep sizin yüzünüzden” serzenişleriyle işin içinden çıkmaya çalışırsınız. En basit gerçekler en büyük yalanlar olur.Yalanlar ise ne de çabuk giyer gerçeklerin üzerine bir türlü olmayan elbisesini. Çıkmaz sokaklarda nefesiniz kesilir ama başka yerlerde de nefeslenemezsiniz. Bir önceki boyutta kalır herşey bir anda. 
Tam bu tıkanmışlığın, bu çığlık çığlığa sessizliğin ortasında sizi bambaşka yerlere çağıran bir ses duyarsınız. O dakikadan itibaren sadece o sese kulak kesilirsiniz. Sevgiyi sevgiyle öğrenirsiniz.  Bir tarafta kıyametler koparken bir tarafta sırat köprüleri kurulmaktadır mütemadiyen sanki. İsrafil’ in uyarıcı, haber verici vazifesini başka başka şekillerde yüklenmiştir birileri.

'Bir tecrübedir bu, hiledir bu
Yok,mahvıma bir vesiledir bu'  bocalamaları içinde mahsur kalır;


'Yalnız duyan yaşar' derler ki doğrudur;
'yalnız duyan çeker' derim en doğru söz budur...'  mısrasıyla dertleşir;


'Her nefeste eyledik yüzbin GÜNAH!
Bir günaha etmedik hiç bir GÜN AH! '  dizelerinde de tefekkürün en koyusuna dalarsınız...


Büyük bir iştiyakla, garip bir yolculuk öncesi duyulabilecek endişeler içinde, hiç hazırlıksız, meteliksiz, azıksız ucu bucağı görünmeyen yollara düşersiniz. Enginde yavaş yavaş kaybolursunuz. Bir rota ararsınız yüreğinizde el yordamı ile. Ömrünüzün bir mevsiminde gördüğünüz o rüyayı hatırlarsınız birden. Sonuna kadar açılmış panjurlarıyla o perdesiz pencere gelir gözünüzün önüne. Bembeyaz giysileri  içinde ak saçlı ak sakallı  o mübarek zat ile otururken bulursunuz kendinizi  ismi çoktandır gönlünüze düşen. Manzarayı birlikte temaşa edersiniz gördüklerinizin, duyduklarınızın, hissettiklerinizin bir gerçek olmasını dileyerek. Bütün renklerini bırakmıştır gökkuşağı yeryüzüne bu büyük buluşma için. Sizin için…

Göklerden gelir davet bazen  ve zarf elinize böyle bir rüyada verilir.

28 Ekim 2010 Perşembe

Yer Sofrası


Türk kültüründen başka Japon kültüründe de var yer sofrası. Japonların yer sofrası ile bizim yer sofrası tasarımlarımız birbirine hiç benzemiyor elbette. Ayrıca onlar geleneklerine bizden daha bağlı kalarak, modernize edilmiş yer sofralarında yemeklerini yemeğe devam ediyorlar. Biz ise ister yenilikci yanımızı ister taklitci yanımızı öne çıkardığımızı düşünün Tanzimatla birlikte masa kültürümüzü oluşturmaya başlamışız. 


Hala Anadolu’ da arka mahallelerde, köy evlerinde, öğrenci evlerinde, bir salonun baş köşesinde duran on iki kişilik yemek masasına inat pek çok mutfağın tam ortasında ve nostaljik restoranlarda şark köşelerinde var olmaya devam ediyor yer sofrası. Ben ise kendi hayatıma dönüp baktığımda çocuklarımın rengarenk pastel boyalarla resim çalışmaları yaptıkları manzarayı hatırlıyorum en son. Gerisi ise tatlı bir hayal…


Şimdi bir köy evinin mutfağında olsam; Ocak başına yaklaşsam yavaşça ve sacayağı üzerine koyulmuş bakır bir tencereden taşmak üzere olan kekik kokulu mis gibi akşam sütünü yanmadan, dökmeden bakır bir tasa doldurarak içsem. Sonra odanın öteki ucundan yuvarlaya yuvarlaya getirerek ekose desenli kenarları püsküllü keten sofra bezinin tam ortasına yerleştirdiğim yer sofrasında sıcacık “Bileki ekmeği” ile az önce yayıktan tahta kaşıkla toplanmış tereyağını "Öğmeç" yaparak yesem!


Yer sofrası deyince sizin aklınızdan neler geçiyor kim bilir ? 


Yerde yemek yemenin bir de sünnet boyutu var biliyorsunuz. Peygamberimiz sağ dizini dikerek, sol dizinin üzerine oturarak yermiş yemeğini. Bu oturma şekli ise mideyi tıka basa doldurmayı engellediği için oldukça sağlıklı bulunuyor. Biz de Japonlar gibi en azından yerde bağdaş kurarak, diz kırarak yeme geleneğimizde sabit kalabilseydik kısa boylu ve aşırı kilodan muzdarip bir toplum manzarası vermeyecektik belki de bugün.


Teknoloji hayatımızın her alanına girdiği gibi, kahve makinesine kadar bütün mutfak aletlerimize de nüfus etti. Her şey kolaylaştı kolaylaşmasına ama; bir yer sofrası kurulurken ortaya çıkan muhabbet dolu anlar da kaybolup gitti hayatımızdan. 12 kişilik masalarda o muhabbeti bilen ve bulan varsa söylesin.


Anadolu insanının göçebe yaşantısının ve inancının bir neticesi olarak kültürümüzde yerini almış belli ki yer sofrası. Arada sırada çocuklarımıza, torunlarımıza az da olsa o muhabbetten tattırmak amacıyla (romatizmalı dizlerimize rağmen) yer sofralarımızı kursak fena mı olur? 






26 Ekim 2010 Salı

Gökkuşağı Günler


Nasıl da kışkırtıcıdır bir ucu gökte bir ucu yerde davetkar duruşuyla. Yedi ayrı rengiyle en beklenmedik zamanlarda yeryüzüne gökyüzünden sessiz bir ihtişamla kurulduğu manzara ilaç gibi gelir ruhumuza. Aslında toprağa değil gönlümüze düşer bir izdüşümü de her karşılaşmamızda Gökkuşağının. Yüzümüzde gülücükler açar, ruhumuz yükselir, çocuklar gibi neşeleniriz. 



Eski zamanlarda insanlar başka manalar yüklemişler aynı Gökkuşağına. M.Ö. 310 lu yıllara kadar Gökkuşağının üzerinden Tanrı’ nın elçilerini yeryüzüne indirdiğine inanmışlar mesela. Buna benzer bir inanç da Gökkuşağının cennet ile dünya arasında kurulmuş bir köprü olduğuna dairmiş. Kendilerinin yüklediği bu büyük anlamlardan yine korkup, ürken de kendileri olmuş. Her Gökkuşağı çıktığında korku ile kaçışıyorlarmış. Daha sonra, yağmurların ardından güneş ve sisin işbirliği ile görünmesine, bazı kültürlerde şans, talih anlamına gelen yorumlar da yapmış insanoğlu.

Gökkuşağının altından geçenlerin cinsiyet değiştirdiğine dair şaka gibi bir inanış olduğunu biliyordum. Bir de yeryüzüne değen noktasında hazine gömülü olduğuna(!) dair bir şeyler. Şimdi düşündüğüm zaman insanoğlunun hayal gücünün  zamanla irtifa kaybettiğini görüyorum üzülerek. Eski insanların hayal dünyası daha zenginmiş. Kuracak hayal bırakmamış atalarımız bizlere neredeyse. 

Hayatımıza gözümüzle göremediğimiz biçimlerde düşen Gökkuşaklarımız vardır ayrıca. Dünyevi bir sürü dert, sıkıntı, üzüntü bir sis bulutu olur örter her yanımızı zaman zaman. Bunalırız, enseyi karartırız, feleğe verip veriştirir, işin içinden çıkamayız bir türlü. Bir süre mücadele ederiz yüreğimizin, gücümüzün yettiğince. Zorlukların mücadele taktiklerini geliştirici ve hayatı öğretici bir yanı vardır. Amatör bir yolcu olarak çıktığımız hayat yolculuğunda profesyonel birer hayat savaşçısı olmanın ön hazırlıklarıdır çektiğimiz acılar, çileler. Çözümler er ya da geç yağar çise çise problemlerimizin üzerine pes ederek mücadeleden vazgeçmezsek eğer. Ve her şeyin yoluna girerek güneşin üzerimize doğduğunu hissederiz eninde sonunda. Bir de Gökkuşağı düşer renk renk ödül olarak göklerden ruh iklimimize. Huzur, barış, mutluluk, sevgi, saygı, hoşgörü ve kardeşlik diye koyarız insan dilimizle adlarını yeniden sarı, kırmızı, turuncu, yeşil, mavi, mor ve lacivertin. Ve anlarız ki gerçekten de “Gözünde yaş olmayanın ruhunda gökkuşağı çıkmaz” . 


Karıştıkça karışan dünya gündemine sağır ve kör kalarak, ısrarla gündem dışı ama daimi olan gündemimizi yazmaya devam ediyorum. Yalnız bu defa hep beraber, gördüğümüz ilk Gökkuşağının altından geçmek istiyorum; kronikleşmiş, kangren olmuş ismi lazım değil bütün kara gündem maddelerinin hayatımızdan uçup gitmesini dileyerek. 

Gökkuşağı dolu günlerle kalın.

17 ekim 2010
Pazar 
02.51

Dengelerin gücü adına!




Pardon o öyle değildi. “Gölgelerin gücü adına!” olacaktı doğrusu. Oğlumun yaldızlı plastikten He-man kılıcını başının üzerine kaldırarak nara attığı günlerden kalma sözler.

Güç her zaman “denge” de. Her ne kadar dünyanın dengesi bizzat yaşayarak şahit olduğumuz zaman diliminde iyice bozulduysa da bir gerçek de şu ki bazen dengelerin yeniden kurulması için karmaşa da gerekiyor. 

Hayatın üzerimize üzerimize geldiğini hissettiğimiz zamanlar vardır. Kümelenmiştir her yanda sorumluluklarımız, ötelediklerimiz, öncelediklerimiz. Döne döne gelir ve döne döne gider bizden sayılı günlerimiz. Geride yapacak bir sürü iş kalır. Bitmeyen işler, yaşanamayan idealler, hayaller.

Rengarenk bir kelebeğe bakarak onun gibi çiçekten çiçeğe umarsız uçabilmeyi , güneşin altında sere serpe mırıltılar içerisinde uyuyan kedimizin ruhunu giyinebilmeyi, kafesindeki salıncağında kafasını kanatlarının arasına gömerek huzurlu huzurlu uyuyan mavi muhabbet kuşumuzun yerinde olabilmeyi nasıl da isteriz insan sorumluluklarımız omuzlarımızı çökerttikçe. 

Bütün toyluklarımızdan kurtulduğumuz yaşlarda, zaman da gittikçe daralırken hayalini kurduğumuz hayat tarzını yaşayamadan gitme düşüncesi zihnimizi sıklıkla meşgul etmeye başlar. Belki de en çok bu dönemde bize lazım olan şeydir elimizdekiler ile elde edemediğimiz şeyler arasında bir denge kurmayı başarabilmek. Daha doğrusu hayallerimizle gerçeklerimizi dengeleyebilmek.

Ömür tahteravallisinin bir ucu geçmişe bir ucu geleceğe uzanıyor. Ne geçmişte ne gelecekte kurulabiliyor kuramadığımız dengeler. Her nefes aldığımız gündür bize hayati dengelerimizi yeniden kurabilme şansı veren. O gün de bugündür.

“Hayat geriye bakılarak anlaşılır, ileriye bakılarak yaşanırmış.”

Bizi biz yapan hatalarımızla, günahlarımızla, sevaplarımızla yüzleşerek ve muhakkak önceliklerimizin altını kalın bir çizgi ile yeniden çizerek yola devam etmeliyiz. Yolculuk daha devam ederken,duracak zaman da değildir artık. 

Gecenin gündüzü dengelediği gibi hayatımızı da dengelemez mi ölüm?

Kavşaklar


Bu kavşağa ne zaman ve nasıl geldiğimin hiç farkında değilim. Bunun sebebi yıllar  geçtikçe hızına yetişemediğim hayat trafiğim olabilir. Kırmızı ışık yanıyor ve gözüm trafik lambasında beklemeye başlıyorum. 


60 lı yıllar kavşağı burası. 16 yaşında evlenerek gurbete giden bir genç kız ve babası geliyor aklıma o yıllardan. Baba-kız ayrı diyarlara düşecekler birbirlerinden az sonra hayat yolu üzerindeki bu ilk ayrılık kavşağında. Böyle anlarda ne çok şey söylenmek istendiği halde ne az şey söylenir. “Başını örtmeyi ihmal etme ve namazlarını aksatma kızım.” Diyebiliyor baba ve birkaç öğüt daha kendine has kelamıyla.

80 li yıllara gidiyorum bu defa trafik lambasından gözümü ayırmadan. Bir dost meclisi canlanıyor zihnimde. O günlerin de demirbaş konusu bir soru ile ortaya geliveriyor. “Çağdaş bir kıyafet midir Başörtüsü?” Hiç düşünmemiştim o ana kadar. Ya değilse! Bu sorudan sonra mıydı el birliği ile başörtüsünü çağa uydurma gayretlerine düşmek ve düşürmek acaba?!

90 lı yıllara geliyorum sarı lamba yanmadan. Bir düğündeyim. Yer askeri bir gazino. Başörtümden iğneyi çıkarmam nazik bir şekilde isteniyor mu, emir mi ediliyor anlayamıyorum. Çıkarıyorum iğneyi; Benim başörtü “Anne başörtüsü” oluyor o anda. Daha önce “çağdaş” bile değildi! 

Evet istismar ve gerginlik yaratıyor yaratmasına bu bir türlü halledilemeyen kadın özgürlüğüne ait mesele; ama bu da geçecek. Kırmızı ışık sarıya dönecek. Birbirimizi doğru ve objektif algılamamız eskiden olduğu kadar zor değil artık. Yaralar, ne intikam naraları atarak  ne de kişisel hak ve özgürlükleri çifte standartlara kurban ederek  iyileştirilebilir. Bu sorunu kangrenleştiren, yıllarla üzerimize giydirilen bütün kalıplardan arınmamız gerekiyor elbirliği ile. Bu ne sağ ne de sol ideoloji meselesi. Ne sadece siyasi, ne de dini bir sorun. Herkes bu sorunun içerisinde ve bu sorunun bir parçası. Düşünce tembelliğimiz yüzünden, bir türlü işin içinden çıkamıyoruz farklı bir tercih yaptığımız  noktada hepsi o kadar.

Şehir mezarlığı’ nın önündeki kavşakta ötelere , şehrin merkezine dönen kavşakta da hayatın kalbine doğru bir davet alıyorum sanki her yollara düştüğümde. Şehirler kavşaklarda dile geliyor adeta. Bazı önemli noktalara kavşak yapılana kadar gitmek istediğimiz yerlere ne kadar da uzak düşüyorduk. Yollar kavşaksız, kavşaklar da yollarsız olamaz. Yollardaki kavşaklardadır mutluluklarımız. Yol almamızı sağlayarak mutlu eder yol kavşakları bizleri. Mutluluk yol almaktır. Milletçe daha aşmamız gereken  kilometrelerce yolumuz var.

Nihayet yeşil ışık yanıyor! Başörtüsü için de yıllardır bekletildiği demokrasi ve özgürlük kavşağında en kısa zamanda ışığın “yeşil”  yanmasını dileyerek yoluma devam ediyorum...

23 ekim 2010

6 Ekim 2010 Çarşamba

Sema ve Nur



                   “ Şartlara teslim olmazsan şartlar değişir " ( Ak Şemseddin )



      Ruhumuzun reddettiği hayatın dayatmalarına aslında daha da direneceğizdir ; fakat , nefsin dayatmaları ile karşı karşıya kalırız bu sefer de .

       Savaşlar ilan ederiz en gözü kara anlarımızda arzu ve isteklerimize , umutsuzca “Zülfikarlar” elimizde . Sonra da  zayıf stratejilerle yönetmeye kalkıştığımız ,  sonu baştan belli olan bu savaşların içerisinde kaybolur gideriz .  Sebepleri ve sonuçlarını sorgularız yine kendi kendimize ilan ettiğimiz  ateşkeslerimizde . Yeni stratejiler üretiriz kazanmak adına . Takviye güçler ararız denize düşen yılana sarılır misali .   Bazen buluruz , bazen buluruz da farkında olmayız aradığımızın onlar olduğunun . Bir çeşit körlük yaşıyoruzdur da haberimiz yoktur .
       Bir gece bir gündüzün üzerine kapatır kapılarını birer birer . Katran karası gece , “sır”lar gündüzü karış karış . Sema nurunu görünmez diyarlara uğurlar isteksiz isteksiz .  Anlamlı anlamsız bir sürü hüzün bulut bulut yağar yıldızların üzerine . Yürekler sessiz çığlıklar atarak  savrulurlar oradan oraya .
Cismen var göründüğümüz her yerde ruhumuzun yelleri eserken , ten kafesimizde bir kuru canımızla başbaşa kalışımız kaderimiz olmamalı diyedir bütün çabalarımızın arkasındaki sebep . Canımıza can katan kuşun peşinde yalınayak koşturan acemi bir avcı olmuşuzdur artık .
              En son baharını sarartmak üzere olan gönlümüzün dua bahçelerine atarız kendimizi yağmur yağmur . O saatten sonra  her şey var ve yok arasında gidip gelmeye başlar . Her günümüz yazılmamış kayıp bir sayfa olarak düşer ömür kitabımıza sorgusuz sualsiz . Bomboş sayfalarla dolu bir ömür kitabı varlığımıza delil olmaktan aciz mi acizdir . Korkunun krallığında hiç bitmez sandığımız ömrümüz gelir - geçer hızlı ve kör adımlarla .

       Düşlerimizden nerdeyse bize ait hiçbir şey kalmamıştır hayra-şerre , vara-yoğa  yoracak . Hani o türküdeki gibi aynen, sağımız yalan solumuz yalan olmuştur . Gaflet uykularımızdan her sıçrayarak uyanışlarımızda  gerçeklere çarptıkça yara bere içerisinde kalmıştır var etmeye çalıştığımız ruhumuz . Tutsaklığımızdan beslenmeye başladığımız uzun gecelerde  beraat hayallerine hiç ama hiç kapılmayız . Özgür dünyada karşılığını bulamayan cevaplar vardır elimizde kilit üzerine kilit vurduğumuz sandıklarda  kendimizden bile  sakladığımız . Bütün cesur davranışlarımızı korku canavarının midesine afiyetle indirmesini seyrederiz zihin parmaklıklarımızın   arkasından . Kapısı bacası olmayan kapkara bir odaya kendi ellerimizle hapsettiğimiz benliğimizin kapısına iki de nöbetçi dikeriz .

                                          Biri “var” ,diğeri “yok” !
          Tam bu noktada korku  tek “var” ımız olurken yokluğun içinden çekip çıkardığımız ümidi de yeniden “var” etmeye çalışırız  . Korku ile ümit arasında kurduğumuz sırat köprülerinden kul cambazlığı ile geçmeye hevesleniriz .

            Asıl savaş dışarıdadır . Ve zafer de ihlas ile dahil olduğumuz savaşların tam kalbindedir .  Her şeyi silip yeniden başlamak gerekebilir bazen . Bu da hiç kolay alınası bir karar  değildir .  Dengelerimizin en fazla çökmeye meylettikleri anlarda gönlümüze kurduğumuz terazinin bir kefesine “ var olan aklımızı ” bir kefesine de “ yok saydığımız kalbimizi ”  koyarız .

          Hepsi ama hepsi maddeden  manaya geçmenin bir ön hazırlığıdır . Emekleye emekleye katettiğimiz yolları koşar adımlarla bitirebilmek hayaline tutunuruz sımsıkı . Yollar hep vardır aslında . Bu da yolcunun  varlığına en büyük işarettir .Bütün hikaye de o yola yolcu olmaya karar verdiğimiz zaman başlar .

           Benliğimizin kapısına diktiğimiz “Var” ve “yok” un bir nöbet değişimi esnasında düşürdükleri anahtar gözümüze ilişir de “ özgürlüğümüze ” kayıtsız kalmayız belki de kimbilir ?!

          Bu gece de bütün geceler gibi bir hayalet ordusu iş başında . Kılıçlar kınlarından çıktı çıkacak . Oklar hedeflerine saplandı saplanacak . Rotasını kaybetmiş yürekler gecenin tam ortasında ha çarpiştı ha çarpışacak . Kan revan içinde gönüller hoşsadalarını arayacak .
          Aradığı adresin hangi hoşsadalı bir gecenin içerisinde  saklandığını ise , arayışlarından vazgeçmeyenler , en somut söylemiyle ;  “ şartlara teslim olmayanlar ” çok geçmeden anlayacaklar . Ve kapılar , bir seher vaktine doğru adım adım yaklaşırken ardı ardına açılacak , ısmarlama bir “dost” selamı ile sonuna kadar . Akabinde şiir şiir  , türkü türkü şifa dağıtacak gönüller gönüllere bol keseden .

       Acı , tatlı , iyi , kötü , canlı , cansız ne varsa , içindekilerle beraber  bir kez daha geceler gündüzlerine uyanırken ,  semalar  yeniden  hasret kaldığı “nur” larına kavuşacak !

Aspirin

 Zihnimiz geçen günlerin bıraktığı izlerle dopdolu . Şimdi çok uzaklarda kalan o günlere gittim , bugünlerde gündeme düşen bir haberi duyduğum zaman .
2002 yılında , 20 günlük Macaristan gezisinde , en etkileyici ve en iz bırakan ziyaret “Köszeg” kalesine yaptığımız ziyaret olmuştu . Kaleye giden yolun alt kısmında küçük bir yol üstü tezgahı dikkatimizi çekti . Yaklaştık . Etrafta kimseler yoktu . Bizim yol üstlerinde satılan sebze , meyve tezgahları gibi düşünebilirsiniz . Tek fark bizim tezgahların başına kız ya da erkek çocuklar dikilir anne – babaları tarafından . 
Plastik kaplara doldurulmuş dalından yeni koparıldığı belli olan taze ve simsiyah böğürtlenler hala gözümün önünde . Hemen bir köşesinde de içinde bozuk paralar olan , üzerinde not yazan bir kumbara vardı . Bize eşlik eden rehberler , notta böğürtlenlerin fiatının yazdığını ve bu miktarı kumbaraya atmamızın istendiğini söylediler . Bunun üzerine hemen o anda , Yavuz Sultan Selim ’ in Macaristan seferinde Osmanlı askerlerinin üzüm bağlarından geçerken dallara , yedikleri üzümlerin bedeli olarak altın keselerini astıklarını hatırladık . Hatta eşim bir ağacın dalına 25 Türk Lirası asarak tarihi canlandırdı oracıkta .
Beni o günlere götüren olay ise aynen şöyle : “Bir ev hanımı temizlik yaparken altınlarını örtü ile birlikte sokağa silkeliyor hiç farkında olmadan . Yoldan geçen çocuklar altınları buluyor ve eve götürerek annelerine veriyorlar . Anne de altınları alıp doğruca polise teslim ediyor . Ve altınlar hiç sekteye uğramadan kısa sürede sahibine geri dönüyor .” 
Duyduğunuzda “insanlık ölmemiş , hala böyle insanlar var” diye sevindiniz ve inanmakta güçlük çekerek ; bunca keşmekeş gündemden çıkan , olması gerektiği gibi düzgün bir haberi nereye koyacağınızı bilememiş olabilirsiniz siz de benim gibi . Ya da , o meşhur anlatımdaki gibi eğer “ Köpek adamı ısırdığında ” haber değeri taşımıyorsa , yolda bulunan altınları götürüp polise teslim etmek de oldukça normal ve olması gereken budur diye kabul edilerek haber olmamalıydı diye düşünmek istediniz belki de ısrarla .
Ne olursa olsun , farkettim ki böyle haberlere çok ihtiyacımız var . Çünkü yitiğimiz olan değerlere kavuşmak ruhumuzu tedavi ediyor . Toplumsal rahatsızlığımızı teşhis ediyor ve elimizin altındaki “Aspirin”i yeniden bulduruyor bize . 
Olması gereken olduğunda şaşırmaya başladıysak , olması gerekenle olan biten arasındaki mesafe çok fazla açılmış demektir .Daha fazla açılmadan kapanır mesafeler ve gündemimize insanlığımızı hatırlatan , böylesine güzel haberler daha çok düşer inşaallah . 

Eylül


“İnce bir duman gibi geçip gidiyor zaman”



Ağustos bitti. Toprak yükünü boşalttı bütün bereketi ile, istirahate çekiliyor artık. Tabiat bir devir teslim hazırlığı içerisinde. Başıboş sıcaklar başıboş yağmurlara bırakıyor mevsim nöbetini yavaş yavaş. Sonbahar görünüyor sarı elbiseleri içerisinde uzaktan. Ve o şarkı ruhlarda makes buluyor.
“Hep sarıdır elbiselerim; Ben bu rengi pek çok severim!”
Okullar açılıyor bu ay. Bir maratondur başlıyor evlerde. İlk uçuşlarını yıllar önce ilkokullarına yaparak ilk veda mesajlarını inceden inceden gönüllerimize bırakan dünün çocukları bugünün yetişkinleri olarak en uzun uçuşları için kanat çırpmaya başladılar. Yolları uzun, zahmetli, engebeli…
Anneler babalar bu safhada üzerlerine düşeni ellerinden geldiğince yapmaya çalışıyorlar maddi-manevi. Kızlar ayrı erkekler ayrı tatlı telaşlar, zaman zaman endişeler bırakıyorlar yüreklerine. Zaman kötü. Geçim zor. Geleceğe doğru yola çıkan evlatlarına ne yapsalar az.
Bir deniz kıyısı restoranında siparişlerimizi beklerken hemen karşımızdaki çatıdan martıların yavrularına verdikleri uçuş derslerine şahit olmuştuk. Anne martının sabırla, hiç telaşsız yavrusu ile denizin üzerine doğru süzülmesi görülmeye değer ibretlik bir manzaraydı. Belli ki günlerdir çalışmışlar ve artık çok az kalmış görünüyordu tek başına uzun uçuşlar yapabilmesine yavru martının. Her kanat çırpışı onu annesinin hayatından biraz daha uzaklaştırıyordu fark ettim ki. Ve yine fark ettim ki; uçmak gibi görünse de en başta dertleri; göklerin hakimi olmaktı asıl niyetleri.
“Geldi hazân, yine hicran, yine hüsran, yine giryân bana düştü ah!..
Yine firkat, yine hasret, yine figan, yine efgân cana düştü ah!....
Attı felek, her birimiz bir yana düştü
İnce bir duman gibi geçip gidiyor zaman
Yan ey gönül yan, şimdi dermansız derdine yan”
Haksız sayılmaz şair(N.Can). Bu ay kadar içinde veda, özlem, hüzün barındıran başka bir ay var mıdır? Ama bu defa eylül kılıcını indirmedi mi sizce de yanı başındaki Ramazan ayının manevi iklimi sayesinde?
Ebeveynler, bütün zorluklarına rağmen Eylül ayından gönül hoşluğu ile çıkarlar ve çocuklarımız da sağlıklı, başarılı, sorunsuz bir eğitim yılı geçirirler inşaallah.
Yeni eğitim-öğretim yılı hayırlı uğurlu olsun.



Yaman Baba ile Akkoyun

“Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir ve büyük mükâfat Allah'ın katındadır.”(Enfal-28)




Akkoyun ile Yaman Baba ’ nın birbirini anlaması için sayısız sebepler bir araya geliyor . Sonunda her ikisi de yüreklerine bir anda düşen acı ve ızdırabın ateşi  ile birbirlerini çok iyi anlıyorlar . Ama ne yazık ki onlar için iş işten geçmiştir artık . Kayıpları büyüktür .

O masalı bilenleriniz vardır muhakkak . Bilmeyenler için kısaca anlatayım .

“Bir zamanlar” diye başlar masalımız . Aslında o “bir zamanlar “ tam da içinde bulunduğumuz zamanlardır biraz dikkatli bakarsak  zamanın içinde olan bitenlere .

İşte o bir zamanlar bir ülkede Yaman Baba diye gülleriyle ünlü bir bahçevan yaşarmış . Yaman Baba bahçevanlık hayatının en güzel gülünü yetiştirmiş  sonunda . Masal bu ya bu gülün ünü dünyaya yayılmış ve devrin  güllere meraklı padişahının kulağına kadar gitmiş . Padişah  bu gülü görmeye geleceğini duyurmuş Yaman Baba ‘ ya . Yaman Baba hemen hazırlıklara başlamış . Öyle ya koskoca padişah yetiştirdiği “gül” ü görmek için geliyor . Ve beklenen gün gelmiş-çatmış . Yemekler yenmiş . Sonra da Padişah önde Yaman Baba arkada meşhur gülü görmek için ziyafet masasından kalkarak gül bahçesine girmişler . Bir de ne görsünler gülün yerinde yeller esmiyor mu ?! Ve gül ağacının hemen yanında da Akkoyun geviş getirmiyor mu ?! Belli ki gülü yemiş Akkoyun .

( Suç ortada suçlu ortada ! )

Yaman Baba perişan bir vaziyette Akkoyun ‘ un yanına gidiyor “ne yaptın sen Akkoyun , ne yaptın ?! Ver gülümü Akkoyun , Ver  gülümü !” diye şaşkın , çaresiz ve aciz bir şekilde Akkoyun’ a sesleniyor .  İşte tam o sırada Akkoyun dile geliyor ve ziyafet masasında padişaha ikram edilen “kuzusunu” kastederek gözyaşları içerisinde “ meee mee meeee ! nasıl kıydın bebeğime ?! Ver gülümü Yaman Baba , al gülünü Yaman Baba !” diyor .

( Suç ortada suçlu ortada ! )

Bir rivayete göre Yaman Baba ile Akkoyun ‘ un yaşadıklarına yakından şahit olan ve biraz da olanlardan kendisini suçlu gören o padişah o günden sonra ülkede kuzu kesilmesini yasaklıyor .

Elimizde  bu öyküye taş çıkaracak nitelikte , üstelik de tamamen gerçek olan o kadar çok öykü var ki . Yıllardır dini , siyasi , sosyal , ekonomik ve kültürel alanlarda  açık , gizli , dolaylı , dolaysız  terör odaklarının her yandan saldırılarına maruz bırakılan kuzularımız birilerinin ziyafet sofralarında servis ediliyor ve bin bir zahmetle yetiştirdiğimiz güllerimiz bağrımızdan koparılıyor !

Bizim birbirimizi çoktan  anlamış olmamız gerekmez miydi ?


1 Kasım 2009 Ordu Hayat Gazetesi




‘Küçücük yastık, içine biz un bastık’


‘Küçücük yastık, içine biz un bastık’

Çocukluğumun ilginç lezzeti...

Çeşit çeşit çerezlerin arasında hemen göze çarpar, yuvarlak şeffaf camsı kaplarda yerini alırdı iğdeler turuncu giysileri içerisinde. Tabii ki eylül ayında ve tabii ki yaz bittiği zaman. Kumaşa benzeyen kabuğunu küçük parmaklarımızla özenle soyduktan sonra unlu kısmını çekirdeğine kadar kemirirdik teneffüs saatlerinde büyük bir iştahla. Bir karadeniz çocuğunun hayatında bunca yer edinebildiyse kimbilir bozkır çocuklarının hayatını nasıl ele geçirmiştir iğde ağaçları.

Bu yıl iğdeleri dalında gördüm ilk kez. Bu, zeytin ağacına benzeyen, meyvesi de zeytingillerden sayılan iğde ağacının baharda açan çiçeklerinin etrafa yaydığı kokusu çok güzel olmasının yanısıra zihni açıcı etkisi de varmış. Bir bahar koklamak nasip olur inşaallah.

Bir efsaneye göre de uzun ve pürüzsüz dalları Hz. İbrahim' i yakmaya talip olan tek ağaç olduğu için yüzü yerde, eğri büğrü ve dikenli oluvermis o günden sonra iğde ağacının. Söylenişindeki ince hüzne bir anlam veremiyordum bu efsaneyi okuyuncaya kadar. Var mıdır başka bir ağac, bunca hüzün yüklediğimiz dallarına?

Atatürk’ ün yaşlanmış ve çelimsiz bir iğde ağacının her zamanki yerinde olmadığını görünce nasıl üzüldüğünü anlatıyor Falih Rıfkı Atay. “Arabadan inerek orada bulunanlara: — Burada bir iğde ağacı vardı, ne oldu? “ diye sormuş.-Baharda çok güzel kokular veriyordu!” diye sızlanmış sonra da.

İyice uzayan iğde dalları meyvelerini de komşunun bahçesine dökmeye başlayınca Tahsin bey’ e dallarını kesebileceğine dair müsade vermis komşu teyze. Ama İlhan hanım iğdenin dallarını kesemeyeceklerini çünkü çiçeklendiğinde kokusundan bol bol istifade ettiklerini, meyvelerinden şikayetci olmaya haklarının olmadığını söylemiş. İlhan hanım ve Tahsin bey, meyveleriyle bahçesini kirleten bir iğde ağacına nasıl muamele ettiklerini anlatırlarken, o yaşlı ve çelimsiz ama çok güzel kokular yayan iğde ağacının kesilmesinden büyük üzüntü duyan Atatürk ile aynı duygular içerisindeydiler ve en önemli insani hasletlerimizden olan “vefa”yı düştüğü yerden kaldırıyorlardı birlikte. 

İçinde bulunduğunuz zaman dilimi ile veya  şu anda işgal ettiğiniz mekanla bir derdiniz varsa gönlünüzün bozkırlarına doğru yola çıkın. Orada bir yerlerde sizi bekleyen bir iğde ağacı vardır muhakkak. Senelerin gönlünüze yığıp durduğu tatsızlıkları, kırgınlıkları, yorgunlukları hiç beklemeden asın birer birer dikenli kurşuni renkli dallarına ve şöyle bir yeşertin gönül evinizi vefalı bir muhabbetle.

‘Küçücük yastık, içine biz un bastık’ . Bildiniz değil mi cevabın “iğde” olduğunu?

28 eylül 2010

sizin planlarınız kaderi bağlamaz

Ne kadar kendinizden yana olursanız olun ve ne kadar planlar üstüne planlar yaparsanız yapın ön görmediğiniz, hiç bilmediğiniz bir sürpriz ...