Bir insanın definelerin, mücevherlerin olduğu bir mekânda kendisini yoksul sayması ne kadar fena! Bazen böylesi içler acısı bir hâl içinde olduğumuzu düşünüyorum. Büyük hazinelerimiz, muazzam değerlerimiz, muhteşem münevverlerimiz var. Var ama biz onları tanımıyoruz, mahiyetlerini bilmiyoruz, çünkü okumuyoruz. Sonra da kültürel bakımdan kendimizi fakir sanıyoruz. Heyhat ki, zaman zaman kültür hayatımızın çorak, fikir âlemimizin kurak olduğunu iddia edenler oluyor. Hayır, asla! Yüreği ve ruhuyla, beyni ve gönlüyle memleketimizi bereketlendiren o kadar çok kalem erbâbı, yürek adamı, ilim ve irfan sahibi öyle ulu sultanlarımız var ki… Onlardan birini duyardım, ama yakından tanıyamamıştım ne yazık ki bugüne kadar: Yaman Dede… Yıllar önce Mustafa Özdamar ağabeyimizin böyle bir eserini görmüş, ama okuyamamıştım.
Dolayısıyla Yaman Dede hakkında bir program yapılacağını duyduğum anda kararımı hemen verdim, gidip konuşmaları dinleyecektim. Gittim ve Emin Işık Hoca ile mûsikî sanatkârı Mustafa Demirci’yi can kulağıyla dinledim. Üç koca saat, bir ân-ı seyyale gibi geçti. Vaktin nasıl akıp gittiğini doğrusu anlayamadım.
Yaman Dede adıyla bilinen son devir gönül sultanının asıl adı Mehmet Abdulkadir Keçeoğlu’dur. 1887 yılında doğup 3 Mayıs 1962 tarihinde Hakka yürüdü. Mehmet Abdülkadir, Kayseri’nin Talas ilçesinde Rum esnafından meşhur iplikçi tüccarı Yuvan Efendi ve Afurani Hanımefendi’nin oğlu olarak dünyaya geldi. Ailesi ona Rumca ‘elmas’ anlamına gelen Dyamandi adını verdi. Dyamandi henüz on aylıkken ailesi, babasının işi gereği Kastamonu’ya göç etti. İlk öğrenimini Rum Ortodoks Mektebi’nde yaptı. Ailesinin karşı çıkmasına rağmen ısrarına hayır diyemedikleri oğulları Dyamandi, yaz tatillerinde tahsil için medreseye gitti. Liseyi ise şimdi Kastamonu Rektörlük binası olarak kullanılan ve Hababam Sınıfı’nın yazarı Rıfat Ilgaz’a ilham veren Kastamonu İdadisi’nde birincilikle tamamladı. Lise yıllarında sıra arkadaşları ona “Dyamandi Molla” adıyla hitap ederlermiş. Farsça hocasının kara tahtaya yazdığı Mevlâna’ya ait bir beyit hayatında önemli bir kırılma noktası oldu. O beyit Mesnevi’den alınmıştır ve Dyamandi Molla’yı kalbinden vurmuştur. Peki bu büyük Mevlânâ aşkı o yürekte nasıl tutuşmuştur. Bunu kendisinden dinleyelim:
“Rüştiye birinci sınıfta iken 13 yaşındaydım. Bu sınıfta Arapça ve Farsça dersleri başlar: Türk edebiyatı ile birlikte Arapça ve Farsçaya pek düşkündüm. Farsça hocamızın bir gün tahtaya yazdığı birkaç beyit kalbimi tutuşturmaya yetti. O beyitleri bugün gibi hâlâ hatırlıyorum. Mesnevi’nin ilk beyitleri idi:
Dinle neyden ki hikâyet etmede
Ayrılıklardan şikâyet etmede
Tahtaya yazılan ‘Mevlânâ’ ismi bana ek tatlı geldi. Okunan beyitler de beni derinden sarstı. Son beyit ise içimi yaktı. O an içimde yanmaya başlayan aşk ateşini kelimelere dökmekten aciz kalıyordum.”
O zamanlar gayri Müslimler din derslerinden muaf olduğu halde Dyamandi din derslerine büyük bir hevesle, aşkla, şevkle ve gönüllü olarak katılır. Mevlânâ’nın Mesnevi’sini okuyarak açılan kalp kapısı, Efendimizin hayatını araştırma çabaları ile sürer. O artık hadis ezberlemekte ve Kur’an-ı Kerim okumaktadır. Yine bu yılarda İslâmî ilimlere duyduğu ilgi yüzünden bazı günler evde ailesi ile küçük tartışmalar yaşamaya başlar. Onun, hukuk fakültesi yerine tıp fakültesine gitmesini tavsiye edenlere verdiği cevap çok mânidârdır:
“Sağlık kişinin iradesi ile ilgili bir sorun. Sağlığına dikkat eden hastalıklardan korunabilir. Sağlıklı bir insana doktorun yapabileceği bir şey yoktur. Fakat bir insan haksız yere suçlanabilir. Haksızlıklar, adam kayırmalar, öldürmeler olabilir. Bir yığın insan, onların hakkını korumak gerekir. Ben bunun için hukuk okuyacağım.”
İstanbul’da hukuk tahsilini tamamlayan Dyamandi Molla, devletin muhtelif kademelerinde çeşitli görevler alır. Bu arada özel hocalardan edebiyat ve İslâmî ilimler okumaya devam eder. Artık hidayeti bulmuş ve gizli Müslüman olarak yaşamaya başlamıştır. Üsküdar Mevlevihanesi şeyhi Tevfik Molla’dan fıkıh dersleri almaya başlar, Damad Şerhi’nden faydalanır. Bu samimi gayretler, hidayet nurunun gönlüne akmasına, İslâmiyet’te devamlı merhaleler kat etmesine ve yeni bir âleme doğmasına vesile teşkil eder. Mevlevî dergâhına gittiği günlerde bunu öğrenen Patrikhane, ailesine baskı yaparak görücü usulüyle bir Rum kızıyla onu evlendirir. Böylece onu kontrol altında tutabileceğini zannetmektedir. 21 Haziran 1934 tarihinde Soyadı Kanunu çıkınca kendisine Keçeoğlu adını alır.
Memurluğunun yanında Galata Mevlevihanesi’nde Ahmet Remzi Dede’den Mesnevi okur. Okudukça ufku genişler, ruhu lezzet alır, manevi iklimden ziyadesiyle istifade eder. Mevlânâ’nın Mesnevi’de mikroptan bahsetmesi, Hazret-i Pîr’e olan hayranlığını arttırır. Mesnevi’yi bitirdiğinde kendisinin de bittiğini söyler. Artık hayatına tesir eden Müslümanlığı dil ile söyleme zamanı gelmiştir. Mevlânâ’ya olan sevgisini eleştirenlere verdiği anlamlı cevap, hidayet yolculuğunun tamamlandığını gösterir:
“Mevlânâ’yı çok seviyorum diye beni kınıyorlar. Aşırı buluyorlar benim bu sevgimi. Halbuki o kapıdan girdim ben İslâm’â. Mevlânâ ve Mesnevi benim elimden-gönlümden tuttu Hazret-i Peygamber’e götürdü beni. Ben İslâm’ı Mevlâna ve Mesnevi’de tanıdım, sevdim. Hiç insan kendini hidayete götüren büyüğü sevmez mi? Ben hayatımı borçluyum, hidayetimi borçluyum ona. Bunun kınanacak yadırganacak nesi var?”
Yaman Dede, 1942’de ismini Mehmet Abdülkadir Keçeoğlu olarak değiştirir ve Müslüman olur. Bir gece bu yeni durumu eşine ve kızına açtığında büyük bir tepki görür. Soğuk bir şubat gecesi Üsküdar’daki evini, bir daha dönmemek üzere terk eder. Patrikhanenin baskıları ve ailesinin sıkıntıya düşmesi üzerine eşinden de ayrılır. Çeyrek yüzyıl avukatlık yapan Yaman Dede bu mesleği de bırakır ve öğretmenliğe başlar. 1931-1950 yılları arasına Rum, Fransız Avusturya ve İngiliz azınlık okullarında Türkçe, 1950’den sonra ise İstanbul İmam Hatip Okulu’nda Türkçe-Farsça, 1960-61 yılları arasında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde edebiyat ve Farsça derslerine girer.
Bugün Türkiye’de ve İslâm âleminde tanınan bir çok ilim adamı ve ilahiyatçı Yaman Dede’nin talebeleridir. Kendi alanlarında otorite kabul edilen Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Osman Nuri Topbaş, Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, Dr. Emin Işık gibi pek çok talebesi bulunuyor. Mehmet Abdülkadir Keçeoğlu, yazı yazdığı dinî ve edebî dergilerde kendisine Kayseri Mevlevî Şeyhi Remzi Dede tarafından verilen “Yaman Dede” müstear ismini kullanmayı tercih eder. Ancak onu yakından tanıyanlar ve sevenleri, bu isme küçük bir değişiklik yapar ve minik bir harf müdahalesiyle “Yanan Dede” derler. Böylece onun Allah ve Peygamber aşkıyla yanan bir âşık olduğunu hatırlatmış olurlar.
Yaman Dede’yi sevenler çok, onun hayranlarından biri de büyük şairimiz Yahya Kemal. Beyatlı bir beytinde Yaman Dede’yi şöyle târif eder:
Yüz sürdü hâk-i payine çok Müslüman dede
Molla-yı Rum görmedi senden yaman Dede.
Aziz İstanbul’un muhteşem şairi, bu beytiyle, “Nice Müslüman Dede Allah Resulü’nün ayağının tozuna yüz sürdü. Lâkin Anadolu âlimleri senden daha yaman bir dede görmedi.” demektedir.
Yaman Dede 20. Yüzyıl Türkiye’sinde yaşamış bir Yûnus’tur. Onun gibi kalbinde ilahî muhabbet ateşi alev alev yanmaktadır. Bu muhabbet çerağı her geçen gün yalım yalım artmakta ve Yaman Dede, Yûnus gibi yaradılanları yaradandan ötürü sevmektedir. Çevresindeki herkes bu sevgiden nasibini alır. Bir gün dostlarına gözyaşları arasında, Saint Benoit Fransız Kız Okulu’nda Türkçe öğretmenliği yaptığı sıralarda bir öğrencisinin ağlayarak “Hocam, keşke sizin çocuğunuz olsaydık” dediğini nakletmiştir. Bütün öğrencileri ve yakından onu tanıyanlar, Yaman Dede’den başka Allah, Resulullah, Mevlânâ, aşk ve Konya deyince hüzünlenen ve hemen gözleri dökeni görmediklerini beyan ederler.
İstanbul’u ve bu mübarek şehrin camilerini çok seven Yaman Dede, her hafta pazartesi günleri akşam namazları ile Cuma namazlarını Eyüp Sultan’da kılmayı âdet edinmiştir. Cumadan sonra “Haftalık haccımı eda ettim” diyecek kadar Eyüp Sultan’a bağlıdır. Bu semtin manevî iklimine meftundur. Dostlarının tanıştırdığı ve evlendirmeye teşvik ettikleri emekli ilkokul öğretmeni Hatice Hanım’la hayatını birleştirir. Eski karısını ve kızını da zaman zaman arar ve onlara hediyeler gönderir, ihtiyaçları varsa gidermeye çalışır. Böylece büyük bir vefa duygusuna sahip olduğunu yâre ve ağyare göstermiştir.
Her fâni insan gibi Yaman Dede de bir gün ağır bir hastalığa yakalanır. Ancak ilme olan büyük sevdasından dolayı hasta olmasına rağmen Yüksek İslâm Enstitüsü’nde derslere girmeye devam eder. Nihayet 3 Mayıs 1962 tarihinde bir perşembe günü 75 yaşında iken Hakka yürür ve ebedî âleme göç eder. Naaşı, Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilir. Bugün onu ziyaret edenler mezartaşında şu satırları okurlar:
“Hüvelbaki Mevlânâ âşıkı Yaman Dede
Hakka Kavuşmak için ircii emrine etti itaat.
1962 bütün Hâk âşıklarına binlerce Fâtiha…”
Bazı şiirleri bestelenen Yaman Dede’nin “Târumâr Olsam da Ben”, “Semâ”, “Kurban Kurban Üstüne”, “Na’t-ı Şerif” ve “Ney” gibi şiirleri vardır. “Ağlatma beni” de onun hüzün yüklü şiirlerinden biridir ve şöyle başlar:
Yak sinemi ateşlere, efganıma bakma;
Ruhumda yanan âteşe, nîrânıma bakma;
Hiç sönmeyecek aşkıma, îmânıma bakma;
Ağlatma da yak, hâl-i perîşanıma bakma.
Bir gönül insanı olan Yaman Dede’nin bazı özdeyişleri vardır ki, bunlar ihtiva ettikleri mânâ ve insan ruhuna açtıkları geniş ufuklarla mutlaka anılmalı, hatırlanmalı ve dost meclislerinde tekrarlanmalıdır. İşte bu nefis vecizelerden birkaçı:
“Kur’an’ı o kadar çok sev o kadar çok sev ki; sevgi kavramı bile bu sevgine gıpta etsin!..”
“Saadetin ölmez çiçekleri gözyaşları ile sulanırsa büyür.”
“Allah hep lütfeder. Kahır gibi görünmesi bizim bakışımızın kötülüğündendir.”
“Okyanusa atılmak için şüphelerden, niçinlerden, akıldan, fikirden soyunmak gerek. Akıldan soyunursan baştan ayağa akıl olursun. İşte o an kovayı atar, okyanusa hortum salar, kana kana içersin hakikati.”
“Nasip ve kısmet varsa, imkân kendi kendine ortaya çıkar.”
“Aykırı görmek bize yakışmaz. Biz ‘illallah’ demeyiz, her şeye ‘eyvallah’ deriz.”
“Yeni olacak hiçbir şey yok. Her şey ezelde olmuş ancak, şimdi görüntü perdeye yansıyor.”
“Eyüp Sultan, Allah’ın cennetinden bir parçadır. Ruhlar kaynar orada. Akşamları mermer mezar taşları ve yeşil serviler nurdan birer sütun olur Eyüp’te. Orası akşamları tamamen ahiretleşir.”
“Hakk’a bağlılığımız ölçüsünde ondan gelen her şeye derece derece razı oluruz.”
“Mısralarım, gözyaşlarımın kelimelere dönüşmüş halidir.”
“Sevgi ve bağlılık iki uçludur. Bir ucu mutlaka sevilendedir. Seviyorsanız, bilin ki seviliyorsunuzdur. Allah’ı seviyorsanız onun da sizi sevdiğinden şüphe etmeyin.”
“İlahi aşkın verdiği yakınlık, kan bağından daha üstündür.”
“Büyük eserleri büyük âşıklar verir. İnsan, yandığı ölçüde yükselir. Ebediyet sırları ile Rabbani aşk arasında kuvvetli bir bağ vardır.”
“Mevlânâ’yı çocuklarımıza tanıtmak millî bir görevdir.”
Mevlânâ’nın büyük takipçisi, 20. Yüzyıl Türkiyesi’nin tasavvuf sultanlarından Yaman Dede’yi tanımak ummanlara dalmak, enginlere açılmak, kutlu kervanlara katılmaktır. Daha yakından âşina olmak isteyenler için www.yamandede.org sitesi iyi bir rehber olabilir.