24 Şubat 2011 Perşembe

Yağmur Çağırınca (Gürbüz Azak)



Yağmur yağdı yağacak!

Uçan kuşlar az önceki çırpınışında değil ,

Havada susup kalmışlık seziliyor.. 
Şöyle usulca kapıyı aralayıp çekip gitsem mi ki
Bu havada ha ! nereye ve niye ?
Hep nereye ve niyeyi mi düşünmeli insan ? 
Niyesiz yaşamanın tadı hiç mi yok ? 
Nereye olduğunu bilmeden çıkıp gitmek pek mi acaip ?
İnsan bir okul kitabı mı ? hayır !
Röntgen cihazı mı insan ? hayır !
Peki ,otomobil ? değil ! 
O yüzden güzel ya
Bir de bu güzelliğin farkına varabilse
Niyesiz yaşamaların zor erişilen lezzetini bir tanıyabilse
İki defa yaşamış olurdu 
Bir ömrü saat gibi biçimlice tüketmek
En fark edilmez işkence belki de budur
Yahut insanı eskiten kendinden uzaklara savuran bir gizli eziyet
Halbuki hayatı süsleyen nice cin bakışlı nükteler var
Hele o ala ala heyyy yüklü sürprizler
Ansızın çıkagelen çocukluk arkadaşın
Hiç hesapta yokken uzak lokantalarda yediğiniz hünkar beğendi
Tenha bir ağaç altında kalabalığı seyredişiniz
Bir çakışta yanan kibrit
Şakır şakır dere boyları size yok yere yaşamadığınızı bağırır
Hayat ölçülerin dışında da var
Üstelik ölçülü biçili yaşamalar böylesi güzelliklerin ayağına dökecek su bulamaz
Yağmur yağdı yağacak beni bir yerlere çağırıyor
Hazır kuşlar yorgunluğa durmuşken 
Hazır nereye ve niyeyi üzerimden atabilmişken kendimi ödüllendirmeliyim
Çıkıp gitmeliyim saray burnuna, kumkapıya, piyer lotiye
Haliçe niyesiz bakmalıyım
Topkapı sarayını sebepsiz dinlemeliyim
Yağmur yağdı yağacak!
Ve çıkmazsam belli ki ayıp olacak
Yağmur, kumkapı ve ıslak saçların
Yağmur, Sarayburnu ve keyifli gözbebeklerim
En iyisi yağmur martılar ve hesapsızlık
Usulca kapıyı aralayıp çekip gitmeliyim
Nereyeyi ve niyeyi odamda bırakarak
Bir T cetveli olmadığıma kendimi inandırmalıyım
Veya otomobil
Çekilin yolumdan merdiven basamakları , kapılar , yaralı kaldırımlar
Yarına dair vesveseler
Beni yağmur bekliyor
30 yıl önceki gençliğimle Sultanahmet parkında
Yağdı yağacak yağmur !
Biliyorum çağırışını duyuyorum
Bebek sahilinde soldan üçüncü kanepe
Anadolu kavağında topal balıkçı masası
Bir de her yağmur akan çengel köydeki öğrenci evinin gıcırdayan kapısı
Yıllar sonra aynı anda ayak seslerime kulak kabartıyordur
Bu yağmur işte o yağmur!
Eskişehir gecelerinde üşüten, Sivas akşamlarında ferahlatan
İzmir ikindilerinde en sıcak serpintilerle hatır soran yağmur
Bu yağmur o yağmur !
Çağırıyor !
Üstelik 30 yıl evvelki gençliğimle birlikte Sultanahmet parkına
İnsanı bazen kendi yalnızlığı çağırır
Hüzünleri, sevdaları çağırır
Mesleği, evi, hatıraları çağırır
Öfkeleri, ümitleri, bekleyişleri, susuşları
Bazen yeşillikler, sahile vuran sabırsız dalgalar
Doğduğu köy, bir tepe, sevdikleri, sevemedikleri, ince hesaplar
İnsan çağırmasız kalamaz
Hakkı ! ben gidiyorum ..
Arayan olursa 
Yağmur çağırdı de !




Zaman İçinde ( Ümit Yaşar Oğuzcan)



Bak! İşte gizleri yaşamın, işte mutluluk
Gülümsüyor bir kapı aralığından
Ellerimizi uzatsak tutabiliriz belki
Şimdi ya da hiç bir zaman

Unuttuğum bir şarkı mı? neydi o
Çok eskilerde düşmezdi ağzımdan
Birlikte yine söyleyebiliriz belki
Şimdi ya da hiç bir zaman

Gülen bir çocuk vardı yıllarca önce
Düşleriyle bulutlar üstünde yaşayan
Belki bir kez daha yaşarız o günleri
Şimdi ya da hiç bir zaman

Nasıl da yandı bir anda. Görüyor musun?
Dev ağaçlarıyla o içimizdeki orman
Yanmamış bir yer buluruz belki, ararsak
Şimdi ya da hiç bir zaman

Kişi sımsıkı sarılıyor bulduklarına
Umutların bir rüzgarla savrulduğu an
Yine de bir şeyler kurtarabiliriz belki
Şimdi ya da hiç bir zaman

Her şey bize biz kadar yabancı artık
Giderek yitiyor zaman içinde insan
Oysa ki, çağları aşabiliriz birlikte, gel
Şimdi ya da hiç bir zaman


23 Şubat 2011 Çarşamba

“Hızlı Nefis Eğitimi Platformu”


 
"İnsan, hayra dua eder gibi şerre dua eder. İnsan pek acelecidir." İsra-11

Akıl, irade, vicdan, şuur, kalp gibi melekelerimizle bazen elimize geçiriyoruz; bazen de hepsine baskın çıkan canavarlığı sayesinde kaçırıyoruz nefsimizin dizginlerini. Bu öyle kolay verilesi bir mücadele değildir.  İç etkenler ayrı
dış etkenler ayrı zorlar ve bir ömür boyu uğraştırır bizi. Ailede, okulda, iş ve arkadaş çevresinde, askerlikte vs. sayısız durum ve davranışlara muhatap olurken bir çeşit terbiyeden geçiyoruz.

Dün trafikte yaşadıklarımı daha öncekilerle birleştirdikten sonra nefsimizi terbiye etmek için hocalara, profesörlere filan gerek olmadığı kanaatine vardım birdenbire! Trafiğe balıklama dalın olsun bitsin! Herkes öğretmen, her şey eğitim araç ve gereci göreceksiniz ki!

Işıklarda beklerken hemen yanınızda teybin sesini sonuna kadar açmış bir sürücü mesela; Veya sağınızdan vınlayarak önünüze zıplayan araç; dikkatsizce girdiğiniz ters yolda karşıdan korna çalarak; yetmedi, ışık yakarak; o da yetmedi el kol hareketleri yaparak gelen sürücü ( Sanki bu trafikte kendisi hiç ters yola bilerek ya da bilmeyerek girmemiş gibi); Veya ara sokaklardan birinde sırf bayan olduğunuz için önünüzde 3-4 kez frene basarak ağır ağır seyretmekte olan bir sürücü… İşte öğretmenlerimiz(!). Birbirimizle uygulamalı eğitildiğimiz başka bir “Hızlı Nefis Eğitimi” veren platform var mı bildiğiniz?
Her sürücü trafiğe ilk “Doğduğu” günü bütün ayrıntılarıyla hatırlar. Ve doğar doğmaz da eğitim hayatına başlamış olur. Hayati değeri olan acemiliklerini zaman zaman hatırlayıp ders tekrarı yapar. Küçük belaların büyük belaları defedeceğini umar. Dikkatsiz bir anında kırmızı ışıkta geçtiği; bilmediği bir yolda ilerlerken aniden kendini bir uçurumun kenarında bulduğu; yolunda giderken karşıdan gelen kamyonetin uluorta gelip çarptığı anlarda hissettikleri  aklına geldikçe eğitim süreci devam eder gider.

Ve elbette bu yaşananların etkisi üstelik bir de kadın sürücü iseniz ikiye katlanır. Kim ne derse desin bu iyi bir şeydir! Hem kadın, hem sürücü olmak eğitim hızınızı arttırır bu platformda çünkü! Erkek sürücülerden önce mezun olursunuz trafikten bir de bakmışsınız ki çoğunlukla kazasız belasız evvelallah!

Kadınlar her yerde olduğu üzere trafikte yerlerini alalı çok oldu. En feminist kadın trafikte hak ve özgürlükleri en çok kısıtlanan kadındır. Aşağılanan, horlanan kadınlar trafikte her model araçta ( Minibüs, otobüs, jip vs.) görünerek meselelerine sahip çıktılar bir anlamda. Değişim ve dönüşüm hızla devam ediyor.

Şehrimize giren çıkan bazı yol üstü noktalarına koyulan mobeseler, ve meskun mahal diye tanımlanan yerlerde, radarla hız kontrolü yapılan noktalarda ve kavşaklarda görevli trafik polislerinin trafiği, trafiğin de içindeki bizleri yani yayaları ve sürücüleri nasıl eğittiğini hep beraber görüyoruz.

Cadde ve sokaklardan taşan, yayadan çok araba olduğu izlenimi veren şehir trafiğimizde hızlı bir nefs eğitimi alıp vermeye devam ederken herkese kazasız belasız günler diliyorum.


17 Şubat 2011 Perşembe

Hayat Tespihtir





“Süphanallah, Elhamdülillah, Allahuekber”

Tespih almak için pek sık gitmeyiz şehrimizin tespih satan dükkanlarına. Yakın bir zamanda evdeki seccadelerin iyice solduğunu fark ettiğimde Orta Camii karşısındaki  dükkandan mor renk ve desende bir seccade ile yine mor renkte bir tespih almıştım. Küçük ama çok keyifli bir alışverişti.


Hepimizin evinde namaz kılsak da kılmasak da çekmecelerimizin bir köşesinde seccadelere uzak düşmüş, bir gün parmaklarımızla buluşmayı bekleyen bir ya da birkaç tespihimiz  muhakkak vardır. Bir hacı ziyaretinden çıkarken elimize tutuşturulmuştur dualı dualı; Ya da Erzurum’ a yolunuz düşmüşse eğer, dönerken rastgeldiğiniz ilk dükkandan oltu taşından bir otuz üçlük tespihe hiç düşünmeden  saymışsınızdır cebinizde  kalan son paranızı; veya Eskişehir’ li bir dostunuz kırık beyaz lüle taşından kıvrım kıvrım bir tesbih hediye etmiştir daima hatırlanmak ümidiyle.

Taneler ve İp Yaradanın 99 ismini bir araya topladılar ve “Kainatta herşey Allah’ ı tespih eder.” Ayetini insan cephesinden hayata geçirdiler.
“Süphanallah, Elhamdülillah, Allahuekber.”

Tespihte rengarenk boncuklar kadar görünmez ama boncuklardan da önemlidir  dualarımızı üzerine tek tek dizdiğimiz  ip. Tespihi tespih yapan ipidir. Tesbih ipi olmasaydı bir nizam ve intizama tabi tutamazdık dualarımızı. Peygamberimizin parmakları, hurma çekirdekleri ve çakıl taşları ile bir düzen ve intizam verdiği dualarını sahabeler daha sonra bir ip üzerinde taneler halinde dizayn etmişler. Peygamberimizin bu şekli sessiz onayı üzerine  ibadetlerimizin içinde yerlerini almaya başlamışlar tespihler renk renk, model model.

“Boncukların dini amaçla ve duaları saymada kullanılmasına ilk olarak Hindistan'da, Hindu inanışında rastlanıyor. Tespihin ataları Hindistan'dan doğuya, sonra Ortadoğu'ya, en sonunda da Avrupa'ya yayılıyor. Tespihin kullanış amacı Müslümanlık, Hıristiyanlık (Katolik), Hinduizm ve Budizm'de aynı olup hepsinde de duaları ve dualar arası bölümleri saymada kullanılır. Tespihin İslam dünyasında ne zamandan beri kullanıldığı kesin olarak belli değildir. Hz.Muhammed'in tespih taşıdığına dair bir kayıt yoktur. Hatta belki Osman Gazi, belki de Fatih Sultan Mehmet'de tespih kullanmadılar. Arşivlerde tespih ile ilgili bilgilere ancak 16. yüzyılın sonlarına doğru rastlanmaktadır.”

Tespih çekme alışkanlığının ibadetteki yerinin dışında ilmen de zihnimizi her şeyden uzaklaştırarak  rahatlatmak gibi bir etkisi varmış. “Beynimizin, çalışma yaşamının güçlükleriyle, sorunlar, endişeler ve korkularla sürekli baskı altında tutulduğunu, bunun sonucunda sinir hücrelerinin aşırı yorulup yıprandığını ve beynimizi rahatlatmak, onu özgür bırakmak, dikkatimizi başka tarafa yöneltmek için tespih çekmenin çok etkili ve faydalı olduğunu söylüyorlar bilim adamları.”

Erkekler delikanlılık, ya da maçoluk aksesuarı olarak da kullanıyor tespihi bildiğiniz gibi. Bir mahalle kabadayısının ellerinde başka; seccadesinin üzerinde iki büklüm dua eden bir insanın ellerinde başka bir manaya bürünür tespih.

Tespih üzerine biraz kafa yorarak, özellikleri ile de haşır-neşir olduysanız eğer hayatın da bir tespih ipinden farklı olmadığı sonucuna varabilirsiniz. Yaşadığımız her şeyi, hatta yaşamadıklarımızı bile hayat ipimize diziyoruz tek tek. Son taneden sonra da İmam(e) ile buluşturarak tamamlıyoruz yolculuğumuzu. Hayat tespihtir başka bir değişle; ve bu anlamda biz mi hayat tespihini, yoksa hayat tespihi mi bizi çekiyor bilinmez!

17 şubat 2011 Perşembe






11 Şubat 2011 Cuma

YAMAN DEDE ( M.Nuri Yardım' ın Kaleminden)



Bir insanın definelerin, mücevherlerin olduğu bir mekânda kendisini yoksul sayması ne kadar fena! Bazen böylesi içler acısı bir hâl içinde olduğumuzu düşünüyorum. Büyük hazinelerimiz, muazzam değerlerimiz, muhteşem münevverlerimiz var. Var ama biz onları tanımıyoruz, mahiyetlerini bilmiyoruz, çünkü okumuyoruz. Sonra da kültürel bakımdan kendimizi fakir sanıyoruz. Heyhat ki, zaman zaman kültür hayatımızın çorak, fikir âlemimizin kurak olduğunu iddia edenler oluyor. Hayır, asla! Yüreği ve ruhuyla, beyni ve gönlüyle memleketimizi bereketlendiren o kadar çok kalem erbâbı, yürek adamı, ilim ve irfan sahibi öyle ulu sultanlarımız var ki… Onlardan birini duyardım, ama yakından tanıyamamıştım ne yazık ki bugüne kadar: Yaman Dede… Yıllar önce Mustafa Özdamar ağabeyimizin böyle bir eserini görmüş, ama okuyamamıştım.

Dolayısıyla Yaman Dede hakkında bir program yapılacağını duyduğum anda kararımı hemen verdim, gidip konuşmaları dinleyecektim. Gittim ve Emin Işık Hoca ile mûsikî sanatkârı Mustafa Demirci’yi can kulağıyla dinledim. Üç koca saat, bir ân-ı seyyale gibi geçti. Vaktin nasıl akıp gittiğini doğrusu anlayamadım.

Yaman Dede adıyla bilinen son devir gönül sultanının asıl adı Mehmet Abdulkadir Keçeoğlu’dur. 1887 yılında doğup 3 Mayıs 1962 tarihinde Hakka yürüdü. Mehmet Abdülkadir, Kayseri’nin Talas ilçesinde Rum esnafından meşhur iplikçi tüccarı Yuvan Efendi ve Afurani Hanımefendi’nin oğlu olarak  dünyaya geldi. Ailesi ona Rumca ‘elmas’ anlamına gelen Dyamandi adını verdi. Dyamandi henüz on aylıkken ailesi, babasının işi gereği Kastamonu’ya göç etti. İlk öğrenimini Rum Ortodoks Mektebi’nde yaptı. Ailesinin karşı çıkmasına rağmen ısrarına hayır diyemedikleri oğulları Dyamandi, yaz tatillerinde tahsil için medreseye gitti. Liseyi ise şimdi Kastamonu Rektörlük binası olarak kullanılan ve Hababam Sınıfı’nın yazarı Rıfat Ilgaz’a ilham veren Kastamonu İdadisi’nde birincilikle tamamladı. Lise yıllarında sıra arkadaşları ona “Dyamandi Molla” adıyla hitap ederlermiş. Farsça hocasının kara tahtaya yazdığı Mevlâna’ya ait bir beyit hayatında önemli bir kırılma noktası oldu. O beyit Mesnevi’den alınmıştır ve Dyamandi Molla’yı kalbinden vurmuştur. Peki bu büyük Mevlânâ aşkı o yürekte nasıl tutuşmuştur. Bunu kendisinden dinleyelim:

“Rüştiye birinci sınıfta iken 13 yaşındaydım. Bu sınıfta Arapça ve Farsça dersleri başlar: Türk edebiyatı ile birlikte Arapça ve Farsçaya pek düşkündüm. Farsça hocamızın bir gün tahtaya yazdığı birkaç beyit kalbimi tutuşturmaya yetti. O beyitleri bugün gibi hâlâ hatırlıyorum. Mesnevi’nin ilk beyitleri idi:

Dinle neyden ki hikâyet etmede
Ayrılıklardan şikâyet etmede

Tahtaya yazılan ‘Mevlânâ’ ismi bana ek tatlı geldi. Okunan beyitler de beni derinden sarstı. Son beyit ise içimi yaktı. O an içimde yanmaya başlayan aşk ateşini kelimelere dökmekten aciz kalıyordum.”

O zamanlar gayri Müslimler din derslerinden muaf olduğu halde Dyamandi din derslerine büyük bir hevesle, aşkla, şevkle ve gönüllü olarak katılır. Mevlânâ’nın Mesnevi’sini okuyarak açılan kalp kapısı, Efendimizin hayatını araştırma çabaları ile sürer. O artık hadis ezberlemekte ve Kur’an-ı Kerim okumaktadır. Yine bu yılarda İslâmî ilimlere duyduğu ilgi yüzünden bazı günler evde ailesi ile küçük tartışmalar yaşamaya başlar. Onun, hukuk fakültesi yerine tıp fakültesine gitmesini tavsiye edenlere verdiği cevap çok mânidârdır:

“Sağlık kişinin iradesi ile ilgili bir sorun. Sağlığına dikkat eden hastalıklardan korunabilir. Sağlıklı bir insana doktorun yapabileceği bir şey yoktur. Fakat bir insan haksız yere suçlanabilir. Haksızlıklar, adam kayırmalar, öldürmeler olabilir. Bir yığın insan, onların hakkını korumak gerekir. Ben bunun için hukuk okuyacağım.”
İstanbul’da hukuk tahsilini tamamlayan Dyamandi Molla, devletin muhtelif kademelerinde çeşitli görevler alır. Bu arada özel hocalardan edebiyat ve İslâmî ilimler okumaya devam eder. Artık hidayeti bulmuş ve gizli Müslüman olarak yaşamaya başlamıştır. Üsküdar Mevlevihanesi şeyhi Tevfik Molla’dan fıkıh dersleri almaya başlar, Damad Şerhi’nden faydalanır. Bu samimi gayretler, hidayet nurunun gönlüne akmasına, İslâmiyet’te devamlı merhaleler kat etmesine ve yeni bir âleme doğmasına vesile teşkil eder. Mevlevî dergâhına gittiği günlerde bunu öğrenen Patrikhane, ailesine baskı yaparak görücü usulüyle bir Rum kızıyla onu evlendirir. Böylece onu kontrol altında tutabileceğini zannetmektedir. 21 Haziran 1934 tarihinde Soyadı Kanunu çıkınca kendisine Keçeoğlu adını alır. 

Memurluğunun yanında Galata Mevlevihanesi’nde Ahmet Remzi Dede’den Mesnevi okur. Okudukça ufku genişler, ruhu lezzet alır, manevi iklimden ziyadesiyle istifade eder. Mevlânâ’nın Mesnevi’de mikroptan bahsetmesi, Hazret-i Pîr’e olan hayranlığını arttırır. Mesnevi’yi bitirdiğinde kendisinin de bittiğini söyler. Artık hayatına tesir eden Müslümanlığı dil ile söyleme zamanı gelmiştir. Mevlânâ’ya olan sevgisini eleştirenlere verdiği anlamlı cevap, hidayet yolculuğunun tamamlandığını gösterir:

“Mevlânâ’yı çok seviyorum diye beni kınıyorlar. Aşırı buluyorlar benim bu sevgimi. Halbuki o kapıdan girdim ben İslâm’â. Mevlânâ ve Mesnevi benim elimden-gönlümden tuttu Hazret-i Peygamber’e götürdü beni. Ben İslâm’ı Mevlâna ve Mesnevi’de tanıdım, sevdim. Hiç insan kendini hidayete götüren büyüğü sevmez mi? Ben hayatımı borçluyum, hidayetimi borçluyum ona. Bunun kınanacak yadırganacak nesi var?”
Yaman Dede, 1942’de ismini Mehmet Abdülkadir Keçeoğlu olarak değiştirir ve Müslüman olur. Bir gece bu yeni durumu eşine ve kızına açtığında büyük bir tepki görür. Soğuk bir şubat gecesi Üsküdar’daki evini, bir daha dönmemek üzere terk eder. Patrikhanenin baskıları ve ailesinin sıkıntıya düşmesi üzerine eşinden de ayrılır. Çeyrek yüzyıl avukatlık yapan Yaman Dede bu mesleği de bırakır ve öğretmenliğe başlar. 1931-1950 yılları arasına Rum, Fransız Avusturya ve İngiliz azınlık okullarında Türkçe, 1950’den sonra ise İstanbul İmam Hatip Okulu’nda Türkçe-Farsça, 1960-61 yılları arasında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde edebiyat ve Farsça derslerine girer. 
Bugün Türkiye’de ve İslâm âleminde tanınan bir çok ilim adamı ve ilahiyatçı Yaman Dede’nin talebeleridir. Kendi alanlarında otorite kabul edilen Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Osman Nuri Topbaş, Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, Dr. Emin Işık gibi pek çok talebesi bulunuyor. Mehmet Abdülkadir Keçeoğlu, yazı yazdığı dinî ve edebî dergilerde kendisine Kayseri Mevlevî Şeyhi Remzi Dede tarafından verilen “Yaman Dede” müstear ismini kullanmayı tercih eder. Ancak onu yakından tanıyanlar ve sevenleri, bu isme küçük bir değişiklik yapar ve minik bir harf müdahalesiyle “Yanan Dede” derler. Böylece onun Allah ve Peygamber aşkıyla yanan bir âşık olduğunu hatırlatmış olurlar. 

Yaman Dede’yi sevenler çok, onun hayranlarından biri de büyük şairimiz Yahya Kemal. Beyatlı bir beytinde Yaman Dede’yi şöyle târif eder:

 Yüz sürdü hâk-i payine çok Müslüman dede
Molla-yı Rum görmedi senden yaman Dede.
Aziz İstanbul’un muhteşem şairi, bu beytiyle, “Nice Müslüman Dede Allah Resulü’nün ayağının tozuna yüz sürdü. Lâkin Anadolu âlimleri senden daha yaman bir dede görmedi.” demektedir.

Yaman Dede 20. Yüzyıl Türkiye’sinde yaşamış bir Yûnus’tur. Onun gibi kalbinde ilahî muhabbet ateşi alev alev yanmaktadır. Bu muhabbet çerağı her geçen gün yalım yalım artmakta ve Yaman Dede, Yûnus gibi yaradılanları yaradandan ötürü sevmektedir. Çevresindeki herkes bu sevgiden nasibini alır. Bir gün dostlarına gözyaşları arasında, Saint Benoit Fransız Kız Okulu’nda Türkçe öğretmenliği yaptığı sıralarda bir öğrencisinin ağlayarak “Hocam, keşke sizin çocuğunuz olsaydık” dediğini nakletmiştir. Bütün öğrencileri ve yakından onu tanıyanlar, Yaman Dede’den başka Allah, Resulullah, Mevlânâ, aşk ve Konya deyince hüzünlenen ve hemen gözleri dökeni görmediklerini beyan ederler. 

İstanbul’u ve bu mübarek şehrin camilerini çok seven Yaman Dede, her hafta pazartesi günleri akşam namazları ile Cuma namazlarını Eyüp Sultan’da kılmayı âdet edinmiştir. Cumadan sonra “Haftalık haccımı eda ettim” diyecek kadar Eyüp Sultan’a bağlıdır. Bu semtin manevî iklimine meftundur. Dostlarının tanıştırdığı ve evlendirmeye teşvik ettikleri emekli ilkokul öğretmeni Hatice Hanım’la hayatını birleştirir. Eski karısını ve kızını da zaman zaman arar ve onlara hediyeler gönderir, ihtiyaçları varsa gidermeye çalışır. Böylece büyük bir vefa duygusuna sahip olduğunu yâre ve ağyare göstermiştir.
Her fâni insan gibi Yaman Dede de bir gün ağır bir hastalığa yakalanır. Ancak ilme olan büyük sevdasından dolayı hasta olmasına rağmen Yüksek İslâm Enstitüsü’nde derslere girmeye devam eder. Nihayet 3 Mayıs 1962 tarihinde bir perşembe günü 75 yaşında iken Hakka yürür ve ebedî âleme göç eder. Naaşı, Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilir. Bugün onu ziyaret edenler mezartaşında şu satırları okurlar:

“Hüvelbaki Mevlânâ âşıkı Yaman  Dede
 Hakka Kavuşmak için ircii emrine etti itaat.
1962 bütün Hâk âşıklarına binlerce Fâtiha…”

Bazı şiirleri bestelenen Yaman Dede’nin “Târumâr Olsam da Ben”, “Semâ”, “Kurban Kurban Üstüne”, “Na’t-ı Şerif” ve “Ney” gibi şiirleri vardır. “Ağlatma beni” de onun hüzün yüklü şiirlerinden biridir ve şöyle başlar:

Yak sinemi ateşlere, efganıma bakma;
Ruhumda yanan âteşe, nîrânıma bakma;
Hiç sönmeyecek aşkıma, îmânıma bakma;
Ağlatma da yak, hâl-i perîşanıma bakma.

Bir gönül insanı olan Yaman Dede’nin bazı özdeyişleri vardır ki, bunlar ihtiva ettikleri mânâ ve insan ruhuna açtıkları geniş ufuklarla mutlaka anılmalı, hatırlanmalı ve dost meclislerinde tekrarlanmalıdır. İşte bu nefis vecizelerden birkaçı:

“Kur’an’ı o kadar çok sev o kadar çok sev ki; sevgi kavramı bile bu sevgine gıpta etsin!..”
“Saadetin ölmez çiçekleri gözyaşları ile sulanırsa büyür.”
“Allah hep lütfeder. Kahır gibi görünmesi bizim bakışımızın kötülüğündendir.”
“Okyanusa atılmak için şüphelerden, niçinlerden, akıldan, fikirden soyunmak gerek. Akıldan soyunursan baştan ayağa akıl olursun. İşte o an kovayı atar, okyanusa hortum salar, kana kana içersin hakikati.”
“Nasip ve kısmet varsa, imkân kendi kendine ortaya çıkar.”
“Aykırı görmek bize yakışmaz. Biz ‘illallah’ demeyiz, her şeye ‘eyvallah’ deriz.”
“Yeni olacak hiçbir şey yok. Her şey ezelde olmuş ancak, şimdi görüntü perdeye yansıyor.”
“Eyüp Sultan, Allah’ın cennetinden bir parçadır. Ruhlar kaynar orada. Akşamları mermer mezar taşları ve yeşil serviler nurdan birer sütun olur Eyüp’te. Orası akşamları tamamen ahiretleşir.”
“Hakk’a bağlılığımız ölçüsünde ondan gelen her şeye derece derece razı oluruz.”
“Mısralarım, gözyaşlarımın kelimelere dönüşmüş halidir.”
“Sevgi ve bağlılık iki uçludur. Bir ucu mutlaka sevilendedir. Seviyorsanız, bilin ki seviliyorsunuzdur. Allah’ı seviyorsanız onun da sizi sevdiğinden şüphe etmeyin.”
“İlahi aşkın verdiği yakınlık, kan bağından daha üstündür.”
“Büyük eserleri büyük âşıklar verir. İnsan, yandığı ölçüde yükselir. Ebediyet sırları ile Rabbani aşk arasında kuvvetli bir bağ vardır.”
“Mevlânâ’yı çocuklarımıza tanıtmak millî bir görevdir.”

Mevlânâ’nın büyük takipçisi, 20. Yüzyıl Türkiyesi’nin tasavvuf sultanlarından Yaman Dede’yi tanımak ummanlara dalmak, enginlere açılmak, kutlu kervanlara katılmaktır. Daha yakından âşina olmak isteyenler için www.yamandede.org sitesi iyi bir rehber olabilir.


10 Şubat 2011 Perşembe

Yaman Dede



1887- 1962 yılları arasında, hayat macerasını bir Hak aşığı olarak tamamlarken aynı şehirde aynı gökyüzü altında 1 sene kadar aynı havayı birlikte solumuş olmamız  beni şu hüsn-ü zanna düşürüyor. Bu kısacık denk gelişte kendisinin dualarına muhatap olduğuma ve  Onun manevi şahsiyeti ile  yıllar sonra yeniden karşılaşmamızla da o duaların kabul edildiğine inanıyorum.


Yaman Dede’ nin “Aşk” yolculuğu Mesnevinin ilk beyti ile başlıyor. ( Dinle neyden ki hikâyet etmede/ Ayrılıklardan şikâyet etmede ) dizeleriyle karşılaştığında neler hissettiğini şöyle anlatıyor çeşitli kaynaklarda; “Rüştiye birinci sınıfta iken 13 yaşındaydım. Bu sınıfta Arapça ve Farsça derslerine  başladım. Türk Edebiyatı ile birlikte Arapça ve Farsçaya pek düşkündüm. Farsça hocamızın bir gün tahtaya yazdığı birkaç beyit kalbimi tutuşturmaya yetti. Tahtaya yazılan ‘Mevlânâ’ ismi bana pek tatlı geldi. Okunan beyitler de beni derinden sarstı. Son beyit ise içimi yaktı. O an içimde yanmaya başlayan aşk ateşini kelimelere dökmekten aciz kalıyordum.”

Yaman Dede, Rum ve Ortodoks bir ailenin çocuğu olmasına rağmen aldığı Hukuk eğitiminin yanısıra içinde yaşadığı Müslüman ve Türk toplumunun din, dil, kültür ve sanat ortamlarında tamamlıyor eğitimini. Mesneviyi baştan sona okuyup bitirdiğinde “Ben mesneviyi değil mesnevi beni bitirdi”  diyerek ruh doygunluğunu kendi lisanıyla böylece ifade ediyor. Görünmez bir el onu doğumundan ölümüne kadar İslamın etrafında bir yörüngede tutuyor her zaman. Kendisini Peygamber sevgisi ile buluşturan bu kalp yolculuğu hakkında şöyle söylüyor; “Mevlânâ ve Mesnevi elimden-gönlümden tuttu Hazret-i Peygamber’e götürdü beni. Ben İslâm’ı Mevlâna ve Mesnevi’ de tanıdım, sevdim.”

Hak aşığı bir gönülden sızan cümlelerin bizim toy gönlümüzde de bir karşılığı muhakkak olacaktır. İşte o engin ve arınmış gönülden sızıntılar:

“Kur’an’ı o kadar çok sev o kadar çok sev ki; sevgi kavramı bile bu sevgine gıpta etsin!..”
“Saadetin ölmez çiçekleri gözyaşları ile sulanırsa büyür.”
“Allah hep lütfeder. Kahır gibi görünmesi bizim bakışımızın kötülüğündendir.”
“Okyanusa atılmak için şüphelerden, niçinlerden, akıldan, fikirden soyunmak gerek. Akıldan soyunursan baştan ayağa akıl olursun. İşte o an kovayı atar, okyanusa hortum salar, kana kana içersin hakikati.”
“Nasip ve kısmet varsa, imkân kendi kendine ortaya çıkar.”
“Aykırı görmek bize yakışmaz. Biz ‘illallah’ demeyiz, her şeye ‘eyvallah’ deriz.”
“Yeni olacak hiçbir şey yok. Her şey ezelde olmuş ancak, şimdi görüntü perdeye yansıyor.”
“Eyüp Sultan, Allah’ın cennetinden bir parçadır. Ruhlar kaynar orada. Akşamları mermer mezar taşları ve yeşil serviler nurdan birer sütun olur Eyüp’te. Orası akşamları tamamen ahiretleşir.”
“Hakk’a bağlılığımız ölçüsünde ondan gelen her şeye derece derece razı oluruz.”
“Mısralarım, gözyaşlarımın kelimelere dönüşmüş halidir.”
“Sevgi ve bağlılık iki uçludur. Bir ucu mutlaka sevilendedir. Seviyorsanız, bilin ki seviliyorsunuzdur. Allah’ı seviyorsanız onun da sizi sevdiğinden şüphe etmeyin.”
“İlahi aşkın verdiği yakınlık, kan bağından daha üstündür.”
“Büyük eserleri büyük âşıklar verir. İnsan, yandığı ölçüde yükselir. Ebediyet sırları ile Rabbani aşk arasında kuvvetli bir bağ vardır.”
“Mevlânâ’yı çocuklarımıza tanıtmak millî bir görevdir.”

1 Şubat 2011 Salı

Sobalı Gençliğim!




Sobanın borusuna yağmurdan ıslanan atkınızı asar mıydınız? Hiç asmazdım demeyin. Eğer hayatınız Ocak başında geçtiyse soba ile ilk karşılaşmanızda ıslak çamaşırınızı bal gibi de sıcak boruların üzerine doğru kurusun diye sererdiniz. Serer sermez de anlardınız tabi. Babaannemin sobalı hayata geçerken başına gelmiş bu olay.

Haydi o kadıncağız Ocak döneminden Soba dönemine geçerken şaşırmış, anlayamamış diyelim ya çağımızda  sobaya başka bir boyut kazandıran vatandaşımıza ne demeli. Kimsenin aklına gelmeyen bir şey  bir gün birimizin aklına geliveriyor işte! Bir video paylaşım sitesinde vatandaşın seyir halindeki minibüsünün tam ortasına soba kurduğunu gördüm. Evet evet bildiğimiz soba. Evlerin bacasından kıvrıla kıvrıla göğe doğru yükselen dumanlar minibüsün bacasından çıkıyordu bu defa. Çok çılgın, çok korkunç ya da kötü bir  şaka olduğunu filan düşünebilirsiniz izlediğinizde. Ne derseniz deyin ama ısınma sorununu  en azından trafik asayiş şubesince yakalanana kadar kendince çözmüştü vatandaş(!) Bir de minübüste soba yakılıp yakılmayacağına dair kanunlarda bir boşluk varsa yaşadı (!)

Karlı günlere girdik. Radyo ve televizyonlarda sık sık ısınırken başımıza gelebilecek kazalara dair ikazlar da duymaya başladık. Sobadan, doğalgazdan zehirlenmeler düşer artık gazete sayfalarına kış boyunca. Devamlı kulak verdiğim radyo programında da soba konusu işlendi bu sabah. Ve beni aldı gençliğimin sobalı günlerine götürdü anlatılanlar..
Minibüslerimizde değil tabii ama evlerimizde soba ile ısındığımız günlerimiz vardı bizim. En genç ve en tecrübesiz zamanlarımıza denk düşen o günlerden sağ salim çıkıp gelebildik çok şükür ki. Kurum ve is kokusu hala burnuma geliyor. 

Bu arada pek çok köy evlerinde  kalorifer sistemi yerini aldı. Çocuklarımız sobaları, kuzineleri anneannelerinin, babaannelerinin evlerinde bile göremeyeceklerdi neredeyse. Bizler 70- 80li yıllarda evlerimizin orta yerine kurardık sobalarımızı. Küçük kabuk sobalarını genellikle mutfakta ya da banyoda kullanmayı tercih ederdik. 
Bütün kış boyunca boruların içinde biriken kurumları önce gazete kağıtları üzerine hafif vuruşlarla döker, banyo küvetinde yıkardık. Sonra da gazete kağıtlarına sarıp kaldırırdık bir sonraki kışa kadar dolapların üzerine. Temizliğini ihmal ettiğimiz bir kış baca dumanı çekmeyince borulardan akan sarı kurum sularıyla nasıl cebelleştiğimizi hatırlıyorum. Dumanlar içinde kalmıştık. Çeyizlik dantelli saten yorganlarımın üzerine de akmıştı o sarı sular. 
Kibrit kokusu, çıra kokusu, odun , kabuk, kömür kokusu içinde kalırdık kış boyunca. Ta ki mayıs 20 sine kadar. Sonra yavaş yavaş kaldırdığımız sobaların yerine başka eşyalarımızı yerleştirirken sobalarımızı da odanın bir köşesine dinlenmeye bırakırdık. Tabii üzerine süslü örtülerimizi sermeyi,  çiçek saksılarımızı koymayı da ihmal etmezdik.


Üç odanın kapılarının açıldığı salona kurardık sobayı her kış; Sonra da ikide bir içeri dışarı girip çıktığımızda kapıları kapalı tutmaya çaba gösterirdik. İki lafımızın başı "Kapıyı ört" olurdu! Yoksa içerisi hemen soğurdu. Sobanın çevresine bir tahta parmaklık yaptırma modası vardı  çocuklu evlerde. Soba borularına takılan tel çamaşırlıkta kuruturduk bebeğimizin zıbınlarını, pijamalarını, bezlerini. Konu komşu  hemen sobanın bir boru üst kısmına küçük fırınlar taktırmışlardı. Orda ekmek, kek, börek pişiriyorlardı. O fırını, bir de tahta parmaklıkları  taktıramadan çıkmıştık soba devrinden. 

Misafir geldiği zaman kahvaltı soframızı mutfaktan salona taşırdık. Önce uyanıklık ederek sobanın yakınına oturanımız, bir yandan da içtiği sıcak çayın etkisi ile hararet bastırınca odanın sobaya en uzak köşesine kaçardı. Bir yere gittiğimiz zaman hemen sandalyelerimizi sobanın yanına konuşlandırırdık büyük bir keyifle. Soba başına birikilerek yapılan muhabbetler ise kaloriferli evlerde büyüyen çocukların hiç anlayamayacağı türden muhabbetlerdendi.  Üzerinde çinko ya da aliminyum çaydanlıklarımızda demlenmiş mis gibi çay,  kabuğuyla pişirdiğimiz  patates,  kavurduğumuz fındıklar, ve akşamdan suya koyduğumuz kuru fasulyelerin bakır tencereler içinde pişerken çıkardığı tıkırtılar… Gençlik günlerimizi de hatırlattığı için olmalı herhalde; bütün zahmetli yanlarına rağmen özlüyorum  sobalı günlerimi. 

01 şubat 2011Salı

sizin planlarınız kaderi bağlamaz

Ne kadar kendinizden yana olursanız olun ve ne kadar planlar üstüne planlar yaparsanız yapın ön görmediğiniz, hiç bilmediğiniz bir sürpriz ...