22 Aralık 2012 Cumartesi

Uğurladık...

                                   "Sanat dünyasının KAMİL insanı; Perşembe' nin SÖNMEZ ışığı"

"Kamil Sönmez' in geleceğini duyunca kapıya bacaya atardık kendimizi" diyordu arkadaşına orta yaşta bir kadın hemen yan tarafımda. "Konseri olsa gelecektik ya cenazesine de geleceğiz tabii" diyerek açıklama yapmak istedi nedense uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşım bana. Doğru söylüyorsun dedim. "Can dosttu O" dedi yine biri diğerine. Herkes ona dair bir şeyler anlatmak ihtiyacındaydı.

Tatlı anılarıyla yad ederek uğurlamaya gelmişlerdi bugün buraya sanatçı dostlarını vefalı Perşembeliler. Mühim bir vazifeyi yerine getiriyorlardı seve seve.

Üzerinde ölümün o derin sessizliği ve dilsizliği olmasaydı sahneden şöyle bir bakar kolunu kaldırır: "Bu siste, yağmurda, soğukta sıcacık evlerinizden kalkıp taa buralara benim için mi geldiniz hemşehrilerim? Uşağım niye zahmet ettiniz? Beni mahcup ettiniz. Uyy! Borçlandırdınız beni daa!" der sonra da içinde ölüm geçen bir temel fıkrası patlatırdı herhalde. Hep beraber gülerdik.  Ondan sonra da gelsin "Oy Asiye Asiye", gitsin "Misiri kuruttun mi" türküsü. Osman Yağmurdereli' nin de kulaklarını çınlatırdı. Ses düzeninin zayıflığına da bir kaç sitemi olurdu muhakkak.

Büyük boy bir posteri belediye binasına asılmıştı. Cami meydanı tıklım tıklımdı. Öğlen namazının peşinden cenaze namazına saf durulduğunda meydana bir sessizlik hakim oldu. Helalleşme faslından sonra naaş omuzlar üzerine alınarak ambulansa taşındı yeşil örtüler içinde. Acı siren sesi sadece Kamil Sönmez' in değil bir gün hepimizin dünyaya veda edeceği anı ruhlarımıza nakşetme derdindeydi sanki.

Tabii ki kulaklarımızı tıkadık...

Kamil Sönmez' i Fatihalarla uğurladık...















Gemiciler türküsünü ondan dinlemiştim ilk kez. O zamanlar daha CD vb. dönemi başlamamıştı. Kasetlerini takip eder alırdım sevdiğim sanatcıların sıklıkla. İki çekmece dolusu kasetim var o yıllardan kalan ne yapacağımı bilemediğim. Zaman hırsızı teybi de kasetleri de çaldı hayatımızdan. Bir ara sadece bu türküsünü dinleyebilmek için fellik fellik Kamil Sönmez kaseti aramış ama bulamamıştım.

Canlı canlı sohbetlerini, türkülerini, fıkra anlatışını özleyeceğiz. Allah c.c rahmet etsin.


GEMİCİLER

Gemiciler Kalkalım Şu Yelkeni Takalım 
Şişirip De Yelkeni Sırt Üstüne Yatalım 

Kızılırmak Başına Şu Irgatı Atalım 

Tutalım Balık Havyar Keyfimize Bakalım 


Kaptan Attık Irgatı Sen De Tut Ha Bu Katı 
Gel Girelim Irmağa Esecek Ha Bu Batı 
Gemici Uşakları Deniz Başımın Tacı 
Yoklayın Şu Irgatı İnşallah Çıkar Acı 

Çekin Uşaklar Çekin 
Hemen Aldık Irgatı 
Geliyor Bir Sert Poyraz
Vuralım İki Katı 

İsmail’a Murat’a
Hasan Geçsin Çördeye 
Coştum Arkadaş Coştum
Biraz Çalalım Kemençe 

Dağı Aldı Bir Duman
Oh Hava Güzel Yaman 
Doğru Yürü Ah Gelin
Bayıldım Aman Aman 
Bayıldım Aman Aman






17 Aralık 2012 Pazartesi

Bir Hadis



“Kim ilim yoluna sülûk ederse, Allah ona Cennet’e giden yolu kolaylaştırır. Melekler işittikleri şeylerden hoşnut oldukları için kanatlarını ilim talibinin ayakları altına sererler.” 

(Tirmizi, İlim 19)

15 Aralık 2012 Cumartesi

Bugün Cumartesi



Hiç niyetim yokken içime birden dışarı çıkma isteği doğmasının en büyük müsebbibi güneşti. Bu güneş kış güneşiydi biliyorum; ama sahil yürüyüşü  fikrini aklıma sokmuştu bir kere. İçime düşmüştü sıcaklığı daha dışarıya çıkmadan. İzmir de de güzel ve güneşliymiş havalar. Telefondan öyle söyledi bizim küçük İzmirli. Alsancak- Ordu hattında yaptığımız kısa görüşmeden sonra rıhtımda indim arabadan. 

İner inmez denizin ayazı iliklerime kadar işlemeye kalkışmasın mı; hemen rıhtıma yönelttiğim adımlarımı şehre çevirdim. Zaten bir tane bile balıkçı da yoktu bu saatte. Güneş ısıtmayı tamamen unutmuştu havayı. Yerlerde dalgaların ıslattığı, güneşin parlattığı sağa sola dağılmış sarı- kahverengi yapraklar vardı. Kendisine has sesi ile bağırarak dönüyordu kocaman bir martı denizin üzerinde. Belki bir balık sürüsünü haber veriyordu çatıların üzerinde tüneyen arkadaşlarına. Rüzgar meydanı boş bulmuş denizin ayazı ile işbirliği halinde esiyor ve de kesiyordu değdiği yeri; yüzümü, ellerimi... 

Hızlı adımlarla güneşe doğru ama rüzgardan kaçarcasına yürümeye devam ettim. Fidangörden içeri daldım. Yolda dayımın "Cafe" ye uğrayıp sıcak bir çayını içme planları yapmıştım ama tutmadı. Dayım hazırlanmış berbere gidiyordu ve daha çok erken olduğu için çayı az sonra demleyeceklerini söyleyince onu sakallarından öpüp yoluma devam ettim. Fidangör güne yeni uyanıyordu. Tezgahtar kızlar ve erkekler kepenkleri kaldırıyorlardı birer ikişer. Sonuna kadar açmıştı bir Türkcell bayi hareketli bir müziğin sesini. Ayakkabıcılar, çantacılar, konfeksiyoncular markalarını konuşturuyorlardı vitrinlerde. 

Yalı camii yanında iş yeri olan arkadaşıma uğramak geldi aklıma. Dayımda içmeye niyet ettiğim çay burada beni buldu sıcak bir dost sohbetinin yanında; üstelik yanında acılı ekmek bonusu ile. İşyeri müsait olduğu için iki saate yakın muhabbet ettik. Konular birikmiş konuşulmayı bekliyormuş gördük ki. Camdan dışarı bakarken bir sürü serçe dükkanın önündeki çimenlere kondular. “Ekmek bekliyorlar benden” diyerek içeriden alıp geldiği bir poşet ekmek kırıntısı ile serçelere güzel bir ziyafet çekti bizim Yasemin. Belli ki dostluğu epeyce ilerletmişler. Kahve faslından sonra ısmarlaşıp çıkarken öğlen ezanı okunuyordu. 

Sonraki durağım yolumun üstündeki kitabevi oldu. Biraz yeni çıkan kitaplara baktım. Almasam da yeni çıkan kitapları şöylece bir gözden geçirmiş oldum. Evde okunmayı bekleyen kitaplarım var daha. İyi cins oldukları belli olan iki köpeğin neşe ile sarmaş dolaş oynarken yanlarından geçip Çarşı mağazasına girdim. İçerisi eşleriyle gelen genç erkek müşteriler, ne alacaklarını önceden planladıkları her hallerinden belli olan orta yaş üzeri teyzeler ve toka reyonunu iştahla kolaçan eden genç kızlarla doluydu. Ben de bu insan kalabalığına karışarak ufak tefek ama keyifli bir alışverişe daldım; ve asıl almam gereken buhar makinesini tamamen unutarak alışverişimi tamamladım. Artık bir dahaki sefere. 

Çıkışta uzun zamandır görmediğim iki arkadaşa rastladım. Saatim ve cep telefonum yanımda olmadığı için zamandan bihaber kalmıştım. İkindi olmak üzere dediler. Dolmuş durağının hemen yakınındaki dostların mağazasına uğrayıp selam vermenin tam zamanıydı. Onlardan çayı ilk fırsatta bizde içme sözünü aldıktan sonra sitenin durağına geçtim. 

Dolmuşta oturup kalkış saatini beklerken önümüzde giden minibüsün arka yazısı gözüme ilişti. “Bu şartlarda imkansız” diyordu yazıda.Bu mesaj özel bir kişiye veriliyordu belli ki ama okuyan herkese gidiyordu aynı zamanda. Bütün imkansızlıklarımı zihnime üşüştüren bu cümleye” Şartlara teslim olmazsan şartlar değişir” sözü ile savaş açtım.

Bugün böyle bir Cumartesiydi. Güneş soğuktu ama dostlar içimi ısıttı…



13 Aralık 2012 Perşembe

Garip Şairin Garip Etkisi



Huzur Çıkmazı adlı oyuna gitmek üzere evden çıktık kızımla. Günlük güneşlik havalar geride kalmıştı. Otobüs durakları tıklım tıklım, denizden gelen ayaz yakasından tutmuş oradan oraya savuruyordu hazırlıksız yakaladığı insanları . Ege bölgesinde Karadeniz horonu tepmeye başlamıştık soğuktan:) İzmir' de birlikte geçireceğimiz son akşamdı.

Bekleme salonunda oyunculardan biri rahatsızlandığı için oyunun bir hafta sonraya ertelendiğini bu akşam ise Bir Garip Orhan Veli adlı şiir dinletisi olduğunu söylediler. Tamam ona gidelim dedik. Orhan Veli şiirleri güzeldir. "Beni bu havalar mahvetti" dizeleri dilimizde biletlerimizi aldık ve birer çay söyledik başlama saatini beklerken. Doğrusu ya Orhan Veli Kanık' a ait fazla bir bilgim yoktu.

Ve Orhan Veli canlandı sanatın eli ile sahne üzerinde. Ayakları suya değdiği sırada mısralarına düşen o kadın İstanbul' u dinliyorum gözlerim kapalı şiirinde arzı endam ederken; geçti dalgasını Mahmut bizimle... Bu görsel şölen üzerimizde garip bir etki bırakmıştı. Eve geldiğimde internet ortamında Orhan Veli' nin hayatına dair yazılar okudum. Hiç bir ideolojik amaç gütmeden Nazım Hikmet' in serbest bırakılması için üç gün açlık grevi yapmış iki dostu ile (Oktay Rıfat ve Melih Cevdet). beraber; Ki Nazım Hikmet de onun şiirlerinin çoğunu ezbere okurmuş.

"Bir insan daha var çok şükür evde;
Nefes var,
Ayak sesi var;
Çok şükür,çok şükür."

İlk kez duyduğum bu dizeleri dinlerken içim ürperdi, gözlerim doldu. Şair yalnızlığı aslında bir gün herkesin hayatını kuşatabilecek türden bir yalnızlıktı. Uzun ve sessiz bir geçiş töreni yaptı yalnız insanlar zihnimden hüzün bayrağı ellerinde...

Orhan Veli' nin özel yaşantısı, aşkları, içkisi, sigarası bir yanda; şiir etkisi bir yanda duruyor artık benim dünyamda. Mehmet Akif' i de bu salonda bu seyirci ile bu formatta izlemek ne güzel olurdu dedim kendi kendime. Özel hayatları örtüşüyor diye  sanat bir kesimin arzu ve emellerine alet edilmemeli...Orhan Veli' yi de Mehmet Akif' i de okuyalım, anlamaya çalışalım.Yeter ki okuyalım. Hayat ne sadece Orhan Veli ne de Mehmet Akif' ten ibaret. Hayat ikisinden yola çıkılarak, ikisine de uğranarak, ikisi ile de çatışılarak, ikisi ile de barışılarak varilan bir yer... Zaman ikisini birbiri ile var etmeye devam ediyor...



Biraz alıntı:

Orhan Veli, Muvaffak Sami Onat’a askerlik yaptığı sırada yazdığı mektubunda şöyle der: ‘‘1914’te doğdum.1 yaşında kurbağadan korktum.9 yaşında okumaya,10 yaşında yazmaya merak saldım.18’te Oktay Rıfat’ı 16’da Melih Cevdet’i tanıdım.17 yaşında bara gittim.18’de rakıya başladım.19’dan sonra âvarelik devrim başlar.20 yaşından sonra da para kazanmasını ve sefalet çekmesini öğrendim. 25’te başımdan bir otomobil kazası geçti. Çok âşık oldum.Hiç evlenmedim, şimdi askerim.’’

Melih Cevdet Anday’dan Orhan Veli:‘‘...Çok zekiydi. Dinlerken insana çoklukla bakmaz, adamın üstüne düşüp şaşırtmaz, yormazdı. Bırakırdı kendi haline. Dinlemez bile görünürdü. Söylenenleri sevdiyse, aklına uygun bulduysa kendini tutmaz, düşüncesini açığa vururdu.Yok, gözü tutmadı mı kimi zaman itiraz eder, doğrultmaya, düzeltmeye kalkışır ama çok da ayak diretmezdi…Çok tatlı susardı. İnsan onunla saatlerce konuşmadan iyi vakit geçirebilirdi.Ortak bir hatıranızdan, eski günlerden anlatmaya başladınız mı:‘Bak o ne zamandır? Biliyor musun?’der, size yılını, ayını, gününü, yerini söyleyiverirdi. Hafızası çok ama çok kuvvetliydi. Arkadaşlarının mektep numaralarını, telefon numaraları, yolculuk, tanışma, eğ lence gibi irili ufaklı hâdiselerin tarihleri unutmadığı şeyler arasındaydı…Konuşması daha çok nükteli, alaylıydı.’’
------------------------------------------------------

BEN ORHAN VELİ

Ben Orhan Veli,
‘Yazık oldu Süleyman Efendiye’
Mısra-ı meşhurunun mübdii…
Duydum ki merak ediyormuşsunuz
Hususî hayatımı,
Anlatayım;
Evvelâ adamım, yani
Sirk hayvanı falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Evde otururum,
Masa başında çalışırım.
Bir anne ile babadan dünyaya geldim.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübuvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevazıyım,
Ne de Bay Celal Bayar’ın
Ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim.
Puf böreği hele
Bayılırım.
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Yayan dolaşırım,
Mütenekkiren seyahat ederim.
Oktay Rıfat’la Melih Cevdet’tir
En yakın arkadaşlarım.
Bir de sevgilim vardır,pek muteber;
İsmini söyleyemem,
Edebiyat tarihçisi bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Meşgul olmadığım ‘ehemmiyetsiz’
Sadece üdeba arasındadır.
Ne bileyim,
Belki daha bin huyum vardır…
Amma ne lüzum var
Hepsini sıralamaya?
Onlar da bunlara benzer’
--------------------------------------------------------------

http://www.orhanveli.net/kaniksadigimbiri/patatesin.html



17- Brokoli en iyi çorba olur:)


Bizim pancar çorbasının yakın akrabasıdır Brokoli. Son senelerde hayatımıza girdi. Artık biz de üretiyoruz uzun zamandır. Taze taze alıp pişiriyoruz. Yabancı yemek kanallarında görürdüm yeşil yeşil önceleri. Özene bezene pişirirlerdi. Genellikle salata yaparlardı karnabaharla birlikte. Salatası da güzel oluyor. Haşlayıp üzerine sıcak sıcak limonlu baharatlı sarımsaklı sosla nefis bir tat çıkıyor ortaya. Saplarından ayırıp iyice yıkadığım brokoli çiçeklerini soğan, patates ve havuçla haşladıktan sonra mikserde çektim. Yağını, tuzunu ve baharatlarını ilave ettim. Bir taşım kaynattıktan sonra ateşten indirdim. Mısır ekmeği ile tadına tat katabilirsiniz siz de. Afiyet olsun...

6 Aralık 2012 Perşembe

16- Rulo Patates Böreği


Bu böreği ilk kez çok değerli komşum İlhan hanımdan öğrenmiştim. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım onun böreğinin tadını tutturamadığımı itiraf etmek zorundayım. Kulakları çınlasın...



                                                            MALZEMELER
                                                           8-10 adet patates
                                                           4 adet soğan
                                                     Yarım demet maydonoz
                                                              2 yumurta
                                                      1 su bardağı yoğurt
                                             1 su bardağına yakın zeytinyağı
                                             Tuz, karabiber, pul biber, kimyon





YAPILIŞI

Patatesleri haşlayıp süzdükten sonra iyice ezin ya da rendeleyin. Bol soğanda yağda kavurun. Baharatlarını ve maydanozunu ilave ettikten sonra soğumaya bırakın. Soğuyan patatesli içe 1 yumurta ve 1 su bardağı yoğurt ekleyip karıştırın ve dört yufka arasına eşit aralıklarla yayın. Rulo yaptıktan sonra bir parmak kalınlığında keserek tepsiye yerleştirin. Üzerine bir yumurta sarısı ile karıştırdığınız rende kaşarı sürerek çörek otu serpiştirdikten sonra 180 derecede 45 dakika pişirin. Afiyet olsun.



Meraklı bir dokunuş:)




Börekleri birbirine yapışmayacak kadar dondurucuda beklettikten sonra kilitli poşetlerde uzun süre saklayabilirsiniz..
















sizin planlarınız kaderi bağlamaz

Ne kadar kendinizden yana olursanız olun ve ne kadar planlar üstüne planlar yaparsanız yapın ön görmediğiniz, hiç bilmediğiniz bir sürpriz ...