Hiç niyetim yokken içime
birden dışarı çıkma isteği doğmasının en büyük müsebbibi güneşti. Bu güneş kış
güneşiydi biliyorum; ama sahil yürüyüşü fikrini aklıma sokmuştu bir kere. İçime düşmüştü sıcaklığı daha dışarıya çıkmadan. İzmir de de güzel ve güneşliymiş havalar. Telefondan öyle söyledi bizim küçük İzmirli.
Alsancak- Ordu hattında yaptığımız kısa görüşmeden sonra rıhtımda indim
arabadan.
İner inmez denizin ayazı iliklerime kadar işlemeye kalkışmasın mı; hemen rıhtıma yönelttiğim adımlarımı şehre çevirdim. Zaten bir tane bile balıkçı da yoktu bu saatte. Güneş ısıtmayı tamamen
unutmuştu havayı. Yerlerde dalgaların ıslattığı,
güneşin parlattığı sağa sola dağılmış sarı- kahverengi yapraklar vardı. Kendisine has sesi ile bağırarak dönüyordu kocaman bir martı denizin üzerinde. Belki
bir balık sürüsünü haber veriyordu çatıların üzerinde tüneyen arkadaşlarına. Rüzgar
meydanı boş bulmuş denizin ayazı ile işbirliği halinde esiyor ve de kesiyordu değdiği yeri; yüzümü, ellerimi...
Hızlı adımlarla güneşe
doğru ama rüzgardan kaçarcasına yürümeye devam ettim. Fidangörden içeri daldım.
Yolda dayımın "Cafe" ye uğrayıp sıcak bir çayını içme planları yapmıştım ama
tutmadı. Dayım hazırlanmış berbere gidiyordu ve daha çok erken olduğu için çayı
az sonra demleyeceklerini söyleyince onu sakallarından öpüp yoluma devam ettim.
Fidangör güne yeni uyanıyordu. Tezgahtar kızlar ve erkekler kepenkleri kaldırıyorlardı birer ikişer. Sonuna kadar açmıştı bir Türkcell bayi hareketli bir müziğin
sesini. Ayakkabıcılar, çantacılar, konfeksiyoncular markalarını
konuşturuyorlardı vitrinlerde.
Yalı camii yanında iş yeri olan arkadaşıma uğramak geldi aklıma. Dayımda içmeye niyet ettiğim çay burada
beni buldu sıcak bir dost sohbetinin yanında; üstelik yanında acılı ekmek
bonusu ile. İşyeri müsait olduğu için iki
saate yakın muhabbet ettik. Konular birikmiş konuşulmayı bekliyormuş gördük ki.
Camdan dışarı bakarken bir sürü serçe dükkanın önündeki çimenlere kondular. “Ekmek bekliyorlar benden” diyerek içeriden alıp geldiği bir poşet ekmek
kırıntısı ile serçelere güzel bir ziyafet çekti bizim Yasemin. Belli ki dostluğu epeyce ilerletmişler. Kahve faslından sonra ısmarlaşıp
çıkarken öğlen ezanı okunuyordu.
Sonraki durağım yolumun üstündeki kitabevi
oldu. Biraz yeni çıkan kitaplara baktım. Almasam da yeni çıkan kitapları şöylece bir gözden geçirmiş oldum. Evde okunmayı bekleyen kitaplarım var daha. İyi cins oldukları belli
olan iki köpeğin neşe ile sarmaş dolaş oynarken yanlarından geçip Çarşı mağazasına girdim. İçerisi eşleriyle gelen genç erkek müşteriler, ne alacaklarını önceden planladıkları her hallerinden belli olan orta yaş üzeri teyzeler ve toka reyonunu iştahla kolaçan eden genç kızlarla doluydu. Ben de bu insan kalabalığına karışarak ufak tefek ama keyifli bir alışverişe daldım; ve asıl almam gereken buhar
makinesini tamamen unutarak alışverişimi tamamladım. Artık bir dahaki sefere.
Çıkışta uzun zamandır görmediğim iki arkadaşa rastladım. Saatim ve cep
telefonum yanımda olmadığı için zamandan bihaber kalmıştım. İkindi olmak üzere
dediler. Dolmuş durağının hemen yakınındaki dostların mağazasına uğrayıp selam
vermenin tam zamanıydı. Onlardan çayı ilk fırsatta bizde içme sözünü aldıktan sonra sitenin durağına
geçtim.
Dolmuşta oturup kalkış saatini beklerken önümüzde giden minibüsün arka yazısı gözüme ilişti. “Bu şartlarda imkansız” diyordu yazıda.Bu mesaj özel bir kişiye veriliyordu belli ki ama okuyan herkese gidiyordu aynı zamanda. Bütün imkansızlıklarımı zihnime üşüştüren bu cümleye” Şartlara teslim olmazsan şartlar değişir” sözü ile savaş açtım.
Dolmuşta oturup kalkış saatini beklerken önümüzde giden minibüsün arka yazısı gözüme ilişti. “Bu şartlarda imkansız” diyordu yazıda.Bu mesaj özel bir kişiye veriliyordu belli ki ama okuyan herkese gidiyordu aynı zamanda. Bütün imkansızlıklarımı zihnime üşüştüren bu cümleye” Şartlara teslim olmazsan şartlar değişir” sözü ile savaş açtım.
Bugün böyle bir
Cumartesiydi. Güneş soğuktu ama dostlar içimi ısıttı…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder