21 Haziran 2011 Salı

Üç aylar esip geçmeden


“Hayatınızın bazı günlerinde (ilahi) rüzgarlar eser. O rahmet rüzgarlarına kendinizi vermekten gafil olmayın.” (Hadisi Şerif)

Hayata dair hayati cevaplarımızın peşine çok küçük yaşlardan itibaren düşüyoruz. Bu mayamızda var. Sadece bu dünyaya ait olmadığımızı hissettiren pek çok durum giriyor, çıkıyor hayatımıza. Dertler, sıkıntılar, hastalıklarla dürtülüyoruz. Büyürken bu soruları çabucak hayatımızdan çıkarıveriyoruz. Günlük rutin telaşlar neredeyse düşünme yetimizi yok ediyor çünkü. Kendimizi kendimizden çok uzaklara atıyoruz. Tekrar bulmak ise zaman alıyor.

Ankara’ nın Alp Billuriyesini bilmeyeniniz var mı? Her Ankara’ ya gidişimde uğrarım. O ucuzluk anları müthiştir. Gün içinde bir saat süre ile pahalı ve kaliteli bir üründe ucuzluk anonsu yapılır yapılmaz o dükkan hınca hınç müşteri ile dolar. Çekirge fırtınası gibi insan fırtınası başlar bir anda dükkandan içeriye. Ve az sonra o üründen eser kalmaz. Yetişip alabilenlere karlı bir alışveriş duygusu kalır.

Üç ayların da sene içerisinde aynen böyle bir manzarası vardır inananlar için. Yaratıcı kullarına üç ay süre ile bol keseden rahmet dağıtıyor. Onar, yüzer, biner, otuz biner. Karşılığında ise sadece maddeden ibaret olmadığımızı hatırlamamızı ve bu çerçevede peygamberleri aracılığı ile gönderdiği öğretilere bir göz atmamızı , üç aylar içerisine serpiştirdiği mübarek gecelerden istifade etmemizi istiyor. Bizi manevi güzelliklerden bin bir hile ile uzaklaştıran şeytanlarımızı tanımaya davet ediyor. Mazeret üstüne mazeretlerle bizi Allah c.c katında iyi bir kul olmaktan alıkoyma başarısını artık tersine çevirmemizi bekliyor. Gündelik telaşlar içerisinde mana gerçeğimize dair kaybettiğimiz ne varsa yeniden bulabileceğimiz altın zamanlardır üç aylar. Hakikatimizi ortaya çıkaracak, iç dünyamıza doğru yaptığımız bir kutlu yolculuk zamanlarıdır.

Mana alemimiz için bir ziyafet sofrası koyuyor önümüze bizi bizden iyi bilen. Nefsimizin değil ruhumuzun sevdiği nimetlerle, Namaz, Oruç , Kuran ile donatıyor sofrayı. Bu ziyafet sofrasından boş kalkmamamızı tavsiye ediyor. Açlığımızı giderecek ya da aç kalacağız. Tercih bizim. Hayata dair pek çok şeyi yaşayarak ya da gözlemleyerek edindiğimiz kanaatlerle farkına varıyoruz akıbetimizin. Farkındalığımız bizi manevi dünyamızla ilgili en doğru kararı almaya, sonra bu hedefimize kitlenmeye, vazgeçmezsek eğer başarıya götürecektir.O zaman bu manevi şölene katılıyor, sofraya çöküyor ve nasipleniyoruz. Değilsek açlığımız bir bilinmez vakte kadar devam ediyor.

Her şey bu ayların içindeki rahmet yağmurlarının bir damlasının gönlümüze düşmesiyle başlayabilir. Yeter ki biraz cendere altındaki ruhumuzu gül bahçelerine doğru uçuralım. Onu doğruları, güzellikleri bulabileceği yerlere götürelim. İlim irfan sahibi insanların olduğu cemiyetlere yakın duralım. Durgun sularda boğulmaya terk etmeyelim. Çağlayanlara, ırmaklara salalım. Kesmeyelim önünü uyduruk barajlarla.

Üç aylar rüzgarı esip geçmeden ruhumuz huzura kavuşsun.

Bizim için karlı bir alış veriş olsun.

21 Haziran 2011

20 Haziran 2011 Pazartesi

Sergen Başına!





(Kiraz dermis ki "Arkamdan dut çıkmasa beni yiyenlerin boynunu çöpüme çeviririm")

Dut ağacı iki öyküyle salınır bahçelerimizde. Biri insana dair, diğeri ipek böceğine bildiğiniz gibi.

Mitolojide hani şu çok meraklı olduğumuz “Sonsuz Aşk” ı temsil eden bir ağaç olarak geçiyor Dut ağacı. O aşkın bir meyvesi midir acaba yaprakları ile ipek böceğini besleyerek elde edilen ipek. Çeyizlerimizde hakiki ipek elbiselerimiz olurdu muhakkak ve ilk misafirlerimizi o elbiselerle ağırlardık biz kocalarına sonsuza dek aşık olacağına inanmış gelinler daha düne kadar. Gerçi ipek elbiseler çok çabucak Çin ipeğine, Arjantin ipeğine dönüştü ya. Sonsuz aşkı da böylece tartışmaya açmış olduk.

“Dut ağacı değilem her gelene eğilem.” yok o Gül agaciydi:)

Dut ağacının dallarının eğik olmasından böyle bir anlam çıkarmayı da ancak insanoğlu becerirdi herhalde. Eğilmiş de fena mı yapmış. Kolayca al ye diye meyvelerini sana sunmuş işte ne güzel.

Rahmetli halamın dalları üçüncü kat balkonuna kadar uzanan bir dut ağacı vardı evinin arkasında. Uzanıp yemek ayrı keyifti. Sonra sinek yapıyor, yerlere dökülerek çevreye rahatsızlık veriyor diye kesildi. Şehirlerde şu sıralarda yer yer Muşmula ağaçlarına rastlayabiliyoruz hala. Yeşil dallar arasından sarı-turuncu bakıyorlar. Muşmulalar biraz daha şanslı Kiraz ve Dut ağacına göre.

Hangimizin çocukluk anılarında bir dut silkeleme şenliği yoktur. Şehirden sırf dut yemek için gelirdi eş- dost. Gün ikindiye dönerken babam mevsimin en güzel ikramını yapmak üzere harekete geçerdi. Çok iyi ağaca çıkar en uçlardaki dutları ağacın dibinde gönüllü dört kişi olarak açtığımız “Sergen”e silkelerdi. Kah dallarını sallayarak, kah elindeki çubuğuyla hafif hafif vurarak. Başımızı sergenin altına sokardık ki kafamıza dutlarla birlikte böcekler, örümcekler, tırtıllar düşmesin diye. Kollarımız ağrımaya başlardı sergeni gergin ve başımızın üzerinde tutmaktan. Sırada bekleyen yedek kuvvetler, kuzenler, halalar, komşular devreye girerdi hemen. Babam bir türlü inmezdi ağaçtan. Koca dut ağacının bütün dutlarını silkelemek azmiyle o daldan bu dala gezinirdi. Düşecek diye ödümüz kopardı.

Evimizin arkasındaki en az 100 yıllık dut ağacının kalın gövdesinde oturmaya kolay bir yerine minderlerimizi döşer Tommiks, Teksas kitaplarımızı okurduk kocaman bir eşek arısı gelip rahatımızı kaçırana kadar. Zamanla içi oyulmaya başladı yaşlı dut ağacının. Ve bir gün köye gittiğimde üzülerek yerinde olmadığını gördüm. Sonra babam bahçenin başka yerlerine farklı dut ağaçları dikti. Beyaz dut, kara dut hepsi var köyde. Ama beni bir dut ağacı ile haşır neşir yapacak çocukluğum yok artık.

Dut, ağacından yenir. Mevsimi geldiğinde gördüğümüz yerde hemen uzanasımız gelir dallarına.Tazesi ayrı kurusu ayrı faydalıdır.

Bu arada “Dut yemiş bülbül” deyimindeki bülbül dut yemek yüzünden değil o mevsimde yeni doğan çocuklarını anneleri terk edip gittiğinden dolayı gece- gündüz yuvaya yiyecek taşımaktan yorulduğu için ötmüyormuş meğer haberiniz olsun. Dişi bülbülün yaptığına bakar mısınız? Acaba o gül benim bu gül senin dolaşıp durduğu için mi terk edip gitti zavallı bülbülü?

Haydi kalkın dut silkeleyeceğiz!
Ağaca kim çıkacak?
Babam.
Sen de Sergeni al gel Serende’ den.
Biriniz de tepsileri alıp gelsin evden.
Sergen başına!

19 Haziran 2011 Pazar

Çılgın




“Ah! bu çocuklar! Neyapayım ben! Zavallı Çılgın! Arada kaldım! Ben hiç istemezdim böyle olmasını!”

Hanife kadın bir yandan söyleniyor bir yandan çevrede kimse var mı yok mu diye sağa-sola bakınarak önündeki tavuğun tüylerini yoluyordu. Akşama yetişmeliydi tavuk. Köy tavuğu yemek istemişti oğlu. İstanbul’dan geliyordu bir kaç günlüğüne.

Geçen sene bu tavuğun hayatını nasıl kurtardığını hatırladı. Sabaha kadar başında beklemişti kızı hiç uyumadan. İsmini de “Çılgın” koymuştu kuluçkadan çıkmadan önce Atiye kız. Çılgın ve Atiye arasında Atiye nin anlamlandırdığı bir dostluk, bir bağlılık, bir arkadaşlık, bir muhabbet oluşmuştu. Bir tavukla bir kız çocuğu arasında oluşabilecek en güzel muhabbetti bu. Bir gün aniden hastalandı çılgın. Nefes alamadan yatıyordu Atiye onu bulduğu zaman çimenlerin üzerinde. Nasıl telaşlanmış nasıl korkmuştu ölecek zannederek. Hemen kucaklayıp annesinin yanına getirdi Atiye zavallı hayvanı. Hanife kadın akşam için yemek hazırlığı yapıyor elinde soğan doğruyordu tam o sırada. Bıraktı elinden soğanı hemen çılgını alıp dışarı çıktı. Ne yaptığını bilen hareketlerle tavuğu yere uzattı. Bıçakla yavaşça kursağını çıkardı. İçini boşalttı güzelce. Sonra Atiye den içeriden tavuk yemi ve iğne iplik getirmesini söyledi. Yemleri güzelce kursağa doldurup maharetli bir cerrah gibi dikti ve yerine güzelce yerleştirdi. Atiye olan biteni kocaman açtığı gözleri ile dikkatle izliyordu. Büyülenmiş gibiydi. Sabaha kadar uyudu çılgın hiç kıpırdamadan. Atiye ise hiç gözünü ayırmadı bu süre içerisinde sevgili tavuk arkadaşından. Hanife kadın babasından öğrendiklerini hatırlayarak başarılı bir ameliyat yapmıştı işte. Yine de bilinmezdi tabi neler olacağı. Ama çılgına bir şey olursa Atiye çok üzülecekti.

Çılgın Hanife kadının çılgın ve başarılı müdahalesi sonucu kurtuldu. Sabaha karşı o perdeli tavuk gözlerini açtı kanatlarını yavaşça çırpar gibi yaptı ve mucizevi bir şekilde, Atiye nin sevinç dolu bakışlarının arasında ayağa kalktı.

Hanife kadın bir yandan tavuğu temizliyor bir yandan geçen sene olanları düşünüyordu. Dudaklarını ısırıp söylene söylene çaresiz bir şekilde kızı üzülmesin diye hayatını kurtardığı tavuğu şimdi oğlu için ziyafete hazırlıyordu.

- Anneeeeeee! Çılgını bulamıyorum! Nereye gitti bu tavuk yaa!
İşte hiç duymak istemediği soru geldi çattı! Hanife kadın nereye kaçacağını bilemedi.

Gerisini yazmaya gerek var mı sizce? Küçük bir kızın kırılan kalbi ve gözyaşları. Annenin çaresizliği. Ve zavallı bir hayvanın kaderinden kaçamayışı. Baba ve oğulun evde çıkan krizden bi haber olmaları. Söylesenize bu tabloda kimin yerinde olmak isterdiniz? Yoksa siz de benim gibi mi düşünüyorsunuz? Tabağına yumulmuş kekik kokulu kızarmış bir köy tavuğu butunu afiyetle midesine indiren her şeyden habersiz abinin yerinde olmayı isterdiniz di mi?

Ben adının “Çılgın” olmamasını da istiyorum ayrıca...

Not: Hikaye annemden.

16 Haziran 2011 Perşembe

Ne Yaptın Sen Hatun?



Bu sene de şu başakcı tatsızlığı yaşanmasa bari diye geçirdi içinden kadın beline peştemalını bağlayıp kara lastiklerini ayağına takarken. Evi ocağı çekip- çevirdikten sonra bahçenin yolunu tuttu. Niyeti başakcılardan önce gidip sınırdaki ocakların fındıklarını toplamaktı.

Öğlene doğru sınıra yakın bütün ocakları toplayıp bitirmişti. Fındık dolu çuvalı bir ocağın dalları arasına sonradan kocasını gönderip aldırmak üzere güzelce sakladı. Şimdi gidip öğlen yemeğini hazırlayabilirdi.

Sofra bezini mutfağın ortasına serdi. Ve üzerine yer sofrasını yerleştirdikten sonra bakır sahanlara dumanı üstünde pancar çorbasını bölüştürdü tahta kepçeyle. Ocağın yanından bilekiyi aldı. İçinden sıcak sıcak mısır ekmeğini çıkardı bir tepsiye dilimledi sıcağa alışık parmaklarıyla. Kocasının gelmek üzere olduğunu düşünüyordu artık.

Çok geçmeden geldi kocası gelmesine ama o nasıl gelişti öyle?! Üstü başı toz- toprak olmuş elleri yara bere içinde nefes nefese kapıdan içeri daldı adamcağız. Kendini odanın sağındaki tahta sedire bıraktı. Kadın yerinden fırladı kocasının yanına koştu. Ne olduğunu, bu hale nasıl geldiğini sordu merak ve endişe ile. Adam açtı ağzını yumdu gözünü.

“Aşağı mahalledekiler bahçeye girmişler. Ocakları toplamışlar. Ben de gittim kapılarına dayandım. Yapmadık etmedik dedilerse de adama yumruğu yapıştırdım çıktım. Yokuşa doğru tırmanırken baktım mahalleli peşimde. Yolun üstünde önüme kocaman bir kaya çıktı. Tuttuğum gibi kayayı  yuvarladım. Takip etmeyi bıraktılar ondan sonra.”

Kadın ağzı açık, gözleri şaşkınlık ve korkudan kocaman olmuş halde kocasının anlattıklarını dinledi. Ve: “Ocakları bu sabah ben toplamıştım.” Diyebildi nasıl diyebildiğine kendisi de şaşırarak.

Adam uzandığı yerden fırladı. “Ne yaptın sen hatun, ne yaptın sen?” Diye bağırdı. Aslında bu sorunun muhatabının karısı değil kendisi olduğunun farkına da varmıştı o anda.

Meğer karısı bahçenin öte yakasından çıkarken diğer yakasından bahçeye inen adam fındıkların toplandığını görünce geçen senelerden şüphelendiği kişinin bu işe kalkıştığını düşünerek o kızgınlıkla aşağı mahallenin yolunu tutmuş. Ve olanlar olmuş sonrasında.

Bazen yanlış anlayabiliyoruz birbirimizi. Önyargılarımız, yanlış kanaatlerimiz her şeyin önüne geçiyor. Anlamadan, dinlemeden, sormadan, soruşturmadan bir öfkeye kapılarak hüküm verebiliyoruz. Bu yüzden küsüyoruz, tartışıyoruz, kavga ediyoruz … Gerçeğin hiç de bizim sandığımız gibi olmadığını anladığımız da ise olan olmuş oluyor. Hatasını geç de olsa anlayan tarafa özür dilemek düşüyor. Özür dilemek ise başlı başına bir olay…

Yukarıdaki hikayenin kahramanları özür dilemeyi becerdiler. Rahmetli dedem ve babaannemin gençlik yıllarında yaşadıkları bu hadiseyi babamdan dinledim geçenlerde. Dedem günlerce içi içini yiyerek, ne yapacağını bilemez halde dolaşmış durmuş. Sonra kapısına dayanıp yumruk attığı aileden özür dilemiş araya aracılar koyarak. Helallik istemiş. Ve mahalleliyi toplayıp güzel bir ziyafet vermiş onlara. O gün yaşadıklarını anlatarak gülüp eğlenmişler hep beraber. Hatta içlerinden biri: “Yahu, sen o kocaman kayayı nasıl kaldırabildin” diye de sormuş. Çünkü kaya gerçekten de şimdi olsa kaldıramayacağı büyüklükteymiş dedemin.

Aklınıza Seyyid Onbaşı geldi mi sizin de? Benim geldi. Dedelerimizin gücü kuvveti tartışılmaz vesselam. Ama bir o kadar da naiftir onlar. Az biraz benzemişizdir inşallah.

16 haziran 2011

Ay Hatırladı



Bir ay tutulması daha geçti ömrümüzden. Teneke çalmadık, kurbanlar kesmedik ama bu doğa olayına dair yine de ilk okul kitaplarında öğretilenden fazla bir bilgiye hala sahip olmadığımızı da anladık. 

Samsun dönüşü Fatsa tünellerinin üzerinde ay neredeyse güneşe benzer bir halde aniden karşımıza çıktığında hemen fotoğraf makineme sarıldım. Eve gelene kadar boy boy resimlerini çektim makinemin bu görüntüyü kaydetme yeteneğinin sınırlı olduğunu bile bile. Hafızamda sayısız megabayt eşsiz görüntüler depolanmış vaziyette olduğu halde karşıma çıkan her ay ve güneş manzarası yine de heyecanlandırıyor beni. 

Bu eşsiz manzaranın üzerine dünya nın gölgesi düşecekti kısa bir süreliğine de olsa az sonra. Eve kadar ay önde biz arkada tünellerin üzerindeki boyutlarının Ordu’ ya yaklaştıkça küçülmesini izleyerek geldik. Denizin üzerinde yakamozlarıyla ayrı , tepelerin üzerinde kocaman bir kandilmişcesine yanışıyla ayrı güzeldi ay. Mahalleye girdiğimizde binaların arkasına düşerek gözümüzden kayboldu. Görmesek de çevresinde almira diye adlandırılan kızıl bir hale oluşturarak dünyanın gölgesinin üzerine düştüğü anı hayal ettik. 

Astroloji bilimi ay ve dünyanın yılın bazı zaman dilimlerinde aynı yörünge üzerinde karşılaşmasından insan vücudunun ve diğer canlıların olumlu ve olumsuz etkilendiğini anlatıyor. Evrenin kendine has lisanındaki ay ve güneş tutulmalarına dair cümleleriyle insanlarla maddi ve manevi bir iletişime geçtiğini söylüyor. Bazı engellemelere maruz kalacağımızı ima ediyor.

Eski çağlarda doğa ile daha yakın iletişim içerisinde olan insan ile bu zamanda beton evlerinden bu doğa manzarasını izlemek amacıyla perdeyi hafif bir el hareketiyle yana doğru açmak için çaba sarf etmeyen insanın tepkisi aynı olmayacaktı elbet.

Peygamberimizin sünnetini hayatlarına geçirebilenler ay ve güneş tutulmaları sırasında “ kusuf” namazları kılarak bu doğa olayının bilinen olumsuz etkilerini dua ile karşıladılar. Tefekkür ettiler. Güneş, dünya ve ay üçlemesinde insanın konumunu bir kez daha gözden geçirdiler. 

Güneşten aldığı ışınları en cömertce sergilediği bu tutulma akşamında şu meşhur replik geçmiş olabilir bence ay ile dünyanın arasında. .“Gölge etme başka ihsan istemem” dedi “Ay” “Dünya”’ ya tam gölgesini üzerine düşürürken. Dünya ise dinlemedi bile “Ay”ı ve küçük bir hatırlatmada bulundu en görkemli zamanında “Güneş” olmadığına dair.

16 haziran 2011


11 Haziran 2011 Cumartesi

SARI KoRDELaM SARI

Uzun zaman oldu bu eve gelmeyeli. Halamın vefatı üzerinden seneler geçti. Oğlu İstanbul’ a kızı Ankara’ ya yerleştiler. Enişte ise evlenmedi. Bugün herkes burada. Oğlu, kızı, gelini, torunları, yeğenleri, komşuları... Hayat yolu üzerinde karşılaşamadığı, evlenme çağına gelmiş güzel torununun düğünü sebebiyle evi şenlenmişti halamın. 


Bu mekanda yaşadıklarım gözümün önüne geldi birer birer. Hafızam beni geçmişle bugün arasında dolaştırdı durdu. Zaman mutlu anları hüzne boyamakta oldukça usta ve ısrarlı. Varlıkla yokluğun karışımı bir şerbet içtim ayak üstü.

Demir korkulukları yaptırılmamış balkonunda halamla birlikteydim serin bir yaz akşamında. Sırtını duvara dayamış, omzunda siyah merserize hırkası, elinde kahvesi ve bafra sigarası, bir mindere bağdaş kurmuş, yanında gazeteler , dergiler. Rüyalarımda bu balkonu ziyaret eder dururum hala.

Üzerimde kırmızı bir bluz ve lacivert bir etekle saçlarımdan bir perçem gözümün önüne düşmüş halde halamın ellerinden öpmeye gelmiştim bir bayram bu eve. Bir adet 25 madeni kuruş tutuşturmuştu az sonra sakız, çikolata ya da leblebi tozuna vereceğim kesin olan.

Birkaç parça bulaşığını siyah-beyaz mozaik mutfak tezgah üzerinde yıkadım diye sayısız abartılı övgüler almıştım ondan. Karşılıklı mutlu etmiştik birbirimizi karşılık beklemeden. Ne mutfakta ne evin başka bir yerinde o günleri hatırlatan bir eşya görememek ruhumu acıttı. Ama bunca yokluğun içinde onu evin her yerinde var eden bir sürü hatıram var hafızamda. Pencereden masa örtüsünü silkeliyor, mutfakta bir alimünyum tepside ıspanak ayıklıyor, küçük fındık sobası çıtır çıtır yanarken mavi plastik leğende yeni doğmuş torununu yıkıyordu. 
“Sarı kordelam sarı “ şarkısını televizyondaki sanatçıyla beraber mırıldanıyor , karşı binada oturan teyzesi ile camdan cama muhabbet ediyordu. 

Bir akşam vakti ziyaretine gelmiştik ailece. Kocaman bir hüzün vardı bu odada çocuk yüreğimi sıkıştıran. Benim şu anda içinde bulunduğum yaşlarda amansız bir hastalığın pençesine düşmüştü. Ahşap oval sehpanın ortasına serilmiş dantel beyaz örtü üzerindeki koyu yeşil cam küllüklerde ucu yanık sigarasından eser yoktu.


Ah! Zaman ve Ah! Hafıza. İkinizin bu işbirliği yok mu.? Yaşama telaşı içerisinde kaybettiğimiz , bir yerlerde bıraktığımız, ya da unuttuğumuz, ya da üstüne kalın kalın perdeler çektiğimiz hayatımızı içindekilerle birlikte ikide bir bugüne taşırken bir de bize sorsanız. Bakalım  buna çok mu meraklıyız?

Sizi biz mi özlemlerimizle baş-göz ettik yoksa? O zaman oh olsun bize!

7 Haziran 2011 Salı

Rüya



Akşamın alaca karanlığı çökmüştü yer  yüzüne. Yıldızsız bir gece düşmek üzereydi denizin ortasına. İnsanlar akşam telaşıyla evlerine doğru hızlı adımlarla yürüyorlardı.  Kaldırımlar ve  asfalt yollar insan kaynıyordu. Herkes yayaydı. Ortalıkta arabadan filan eser yoktu. Mahşeri çağrıştıran bir şeyler vardı havada ve tuhaf bir sessizlik her yerde. Rüzgar bile ordan oraya sessiz sessiz hiç uğultusuz sürüklemekteydi esmer yağmur bulutlarını.


Tam tünelden geçerken bu derin sessizliği bölerek bize çömelmemizi söyledi  tiz bir insan sesi. Çömeldik. O  sırada tanıdık birini görür gibi oldum ve hemen  onu gözümle takibe başladım. Ta kendisiydi. Cenazesine gitmek nasip olmamıştı. Sahildeki çay bahçesinde serin bir yaz akşamı amiral battı oyununu anlatıyorken kalmıştı bende Ayşe yenge. Türkan Şoray' ın Kayseri şubesiyim ben derken Türkan Şoray gülüşüyle bir de. Son karşılaşmamız bir ortak dostumuzun oğlunun düğününde olmuştu. Hastalığına rağmen kara gözleri kara kaşları ve tabii ki Türkan Şoray gülüşü ile dimdik ayaktaydı.


Aramızda on-onbeş kişi vardı. Arkası dönüktü. Seslenmek istedim. Sesim çıkmadı.  Kimseye aldırmadan yürüyerek kalabalığın arasından uzaklaşmaya başladı. Hızla akıyordu kalabalığın içinden.  Tünelden çıkarak yolun soluna doğru devam etti gitti. Gözden kaybetmiştim artık . Ne kendimi gösterebilmiştim ne sesimi duyurabilmiştim.  Müthiş bir yalnızlık duygusu sarmıştı her yanımı.  Belli ki O ötelerin yolunu tutmuştu çoktan. Ve benim kendisine eşlik etmemi istemiyordu . Bir an evvel hedefine ulaşmak gayretindeydi. 


Sonra binlerce insan  çömeldiğimiz yerden kalkarak yolumuza devam ettik.


Ne çok geçip gittiler önümden hiç arkalarına bakmadan. Kimisine yetişemedim. Helalleşemedim. 


Uyandığımda aklımda sadece bir  düşünce vardı. Gitmeden önce iyi bir iz bırakabilmek. En azından amiral battı oyununa dair bir hoş iz. 


(Allah c.c rahmet etsin.)

Bahçelerde Şölen Var

Bahçelerde şölen var. Akasya şöleni.


Kar beyaz Akasya çiçeklerinin kokusu eflatun çimen çiçeklerinin kokusuna karışıyor. Havada güneş, yaprakta çiğ taneleri, bisikletli bir çocuğun arkasında rüzgar, toprakta müjdeler, dilimizde de  “Akasyalar açarken” şarkısı var bugünlerde.


Akasya ağaçlarının özellikleri ile ilgili bazı yazılar okurken karşıma akasya karıncaları çıktı. Karıncalarla akasya ağaçları arasında ki ilişki ise insanı hayrete düşürecek özellikte. Böceklerin faydalarına dair bir şeyler bildiğimi sanıyordum ama karıncalarla akasya ağacı arasındaki ilişkiyi öğrendiğimde hiçbir şey bilmediğimi anlamış oldum.

Birbirleri ile var oluyor, birbirlerini var ediyorlar ilahi bir program dahilinde akasyalar ve karıncalar.

Karıncalar, Akasya ağacının dikenlerini oyarak kendilerine yuva yapıyorlar. Nektarından besleniyorlar. Bunun karşılığında da akasya ağacının gövdesine dolanarak güneşini engelleyen sarmaşıkları dişleriyle keserek  yok ediyorlar. Aynı zamanda çekirgeleri akasya ağacına yaklaştırmıyorlar. Onları canları pahasına ısırarak ağaçtan uzaklaştırıyorlar.

Akasyanın menfaati karıncadan karıncanın da akasyadanmış meğer.  

Hangimiz çocukken etli beyaz akasya çiçeklerinin tadına bakmadık ki. Meğer fazla yendiğinde zehirleyici etkisi varmış. Yeni nesle hatırlatma olsun. Gerçi onlar akasya ağaçlarına o kadar uzak düşüyorlar ki. Apartman dairelerinden çıkarak kilometrelerce uzaklıktaki köylerine ulaşana kadar akasya ağaçları çiçeklerini çoktan dökmüş oluyorlar.

Diğer yandan belli başlı faydaları da var akasya çiçeklerinin. Nefes darlığını gidermek , astım şikâyetlerini azaltmak, hafif mikrop öldürücü olması, safrayı arttırması gibi. Ayrıca Akasya, Su altı yer altı inşaatlarda iyi sonuç veren bir ağaç. Araba yapımında, alet saplarında, beden eğitimi aletlerinde kullanılıyor. Mobilyacılıkta özellikle tornalı, oymalı ve kakmalı işlerde kullanılıyor.

Koklamak ayrı  tatmak ayrı güzeldir akasyaları. Ama en güzeli de yaza girerken yeşillenmiş fındık bahçeleri arasında yol boyunca çiçekli dallarını savura savura duruşlarıdır gelinler gibi. Yeşilin üzerine atılmış bembeyaz fırça darbeleridir her biri Yaratanın eliyle.

Üç haftadır açmaya devam ediyor akasyalar. Hafif esintilerle dallarından koparak havada uçuşuyorlar. Haftaya hepsi toprağa düşmüş olacak  muhtemelen. Ve bu tabiat şöleni bu mevsimlik sona erecek .

Akasya balını biliriz ama çiçeklerinden reçel de yapıldığını pek bilmeyiz. Mevsim geçmeden bir akasya reçeli yapmaya ne dersiniz.

Limonlu akasya çiçeği reçeli:

Malzemeler:

Bir küçük tepsi dolusu kaliteli akasya çiçeği 

4 bardak su 

5 bardak tozşeker 

4 adet kalın kabuklu limon 

Bir adet limonun suyu 




Yapılışı: Limonlar rendenin en ince tarafıyla tıraşlanır, (limon kabuğu rendesi çıkarır gibi) soğuk suda yıkanır, portakal dilimi gibi dış kabukları kesilip 20 dakika kadar haşlanır. Kabuklar haşlanırken iyice yumuşadığından kendi ekseninde kıvrılıp kürdanlanır veya ipe dizilir. Diğer tarafta kaynayan şerbetin içine yıkanmış akasya çiçekleri atılır, ardından da kürdanlanmış limon kabukları bırakılır. 45 Dakika kadar kaynatılıp limon suyuyla kestirilir. Sabahtan akşama kadar tencerenin üzerine bir ince tülbent örtülüp bekletilir, daha sonra kavanozlara boşaltılır. (Alıntı) 




7 Haziran 2011

5 Haziran 2011 Pazar

Miting



Bu bir siyasi yazı değildir onu baştan belirteyim. Ama siyaseti hayatımızdan çıkarırsak geriye bir şey kalmayacağının da farkındayım. Hepimizin siyasi tercihleri doğrultusunda siyasi bir geçmişi vardır elbette. Ve en az katıldığı bir miting de olmuştur hayatının bir döneminde.

Geçende bir aile sohbetinde mitinglerden konu açıldı. Herkesin bu işin arka planı hakkında bir fikri vardı. Ne kadar anlamaya çalışsam da mitinglerin görünmeyen yüzünün işin içinde yer almadıktan sonra anlaşılamayacağını anlamıştım en azından. Televizyonda bile izlemeye dayanamadığım miting alanlarına bu sohbetten sonra yakından bakmak istedim. Bunun üzerine Samsun mitingine katılmaya karar verdim. Ailede de 1. Sıra milletvekili adayı varken üstelik. Gözlemlerimi yola çıkar çıkmaz not etmeye başladım.

Bir akşam önceden arabamızı parti bayrakları ve afişleriyle donattık güzelce. Sabah parti binasının önünde kısa bir beklemeden sonra yola çıktık.Telefonlar durmuyordu. Mitinge gelmek isteyenlere yol üstlerine çıkmaları söyleniyordu. Gençlerin içi kıpır kıpırdı, coşmaya yer arıyorlardı. Partinin ileri gelenlerindeki stres ise had safhadaydı. Sınırlı bütçe yüzünden 23 adet parti sempatizanı dolu minibüsler kaldırılamıyor. Kalpler kırılıyor. Planlar aksıyor. Mitinge herkes kendi imkanlarıyla gelmek zorunda kalıyor. Bu da gerçek partililerin onlar olduğuna dair bir işaret olarak değerlendirilmesine sebep oluyor.

Gençlik yıllarıma denk gelen “Islahatcı Demokrasi Partisi” nin mitingleri de aklıma düşüp duruyordu bir yandan. Geçmişteki miting hatıralarımla bugünkü arasında ise bazı önemli farklar göze çarpıyordu. Bir kere o günkü heyecan, coşku yoktu. Bunu ideal eksikliğine bağlıyorum .O yıllarda herkes ne kadar da idealistti. Şimdi miting alanlarında hareket eden her şeyin maddi bir külfeti, beklentisi var. Yerde gezen karınca bile neredeyse alanda yer kaplama ücreti talep edecek gibiydi.

Rüzgar yolda afişi uçurunca duruyoruz. Yeniden yapıştırıp devam ediyoruz. Teyp parti müziği çalıyor. “Geliyor tek lider; Başbakan Zeybek” . “Liderimiz Edibali” dediğimiz günlerde de yine bir demokrasi şemsiyesi altındaydık. Bu anlamda değişen fazla bir şey yok.

Baraj engeli, orantısız güç, adaletsiz sistem bir partiyi gereğinden fazla maddi meselelere mahkum ettiği için miting alanları maalesef zor doluyor. Diğer partilerin miting alanlarının nasıl doldurulduğunu artık biliyorum. Dağ taş partilerin boy boy afişleriyle dolu. Müthiş paralar orantısız ve adaletsiz bir şekilde parti tanıtımlarına ayrılmış. O paralarla kaç aile, kaç öğrenci düze çıkardı kim bilir diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Muhteşem seçim manzaralarımız muhteşem sefaletimizin üzerini örtemiyor...

Dönüş yoluna doğru bu hareketli ve hem madden hem manen yorucu günden geriye kalan o görüntü ise zihnimi uzun zaman terk edecek gibi değil. Miting meydanını sessiz sessiz dolanan 80 yaşlarındaki lacivert takımlı, yün bereli, ak sakallı dedenin Fiskobirlik kutusunda satmaya çalıştığı fındıkların hepsini alabilmeyi çok isterdim.

Büyük partilerin aldatıcı miting manzaralarında memleket profili ne kadar yanlış aksettiriliyorsa, çeşitli oyunlarla yok edilmek istenen gövdesi küçük ama ruhu büyük partilerin miting alanlarında o kadar açık- seçik bir şekilde ortaya çıkıyor. Ve bence bu seçimde, mecliste kendisini temsil etme hakkı elinden çekip alınan önemli bir kesimin sesi bütün engellemelere rağmen “Gür “ çıkacak.

6 mayıs 2011

4 Haziran 2011 Cumartesi

Ordu Spor, futbol ve kadınlar

Taraftar yense de yenilse de tuttuğu takıma manevi anlamda desteğini vermeye devam eder. Yenildiğinde vereceği destek belki daha da önemli.

Eşimle baş başa Ordumuzun şampiyonluk maçını izlerken oldukça kaygılıydık. Bütün Ordu tirübünlerdeydi. Otobüslerce gitmişler ve Ordu Spora destek vermek , bu büyük heyecanı arkadaşlarıyla grup grup paylaşmak için yerlerini almışlardı. Her yer mor-beyazdı.

“Ya yenilirsek!”

Yenilme kaygısını televizyon başında daha fazla mı hissediyor insan nedir? Oradakilerden daha huzursuz ve kaygılı olmamızın sebebi tam olarak o coşkunun içerisinde olamayışımızdandı belki de. Büyük maçları evden seyrettiğinizde heyecan daha sağlıksız bir şekle dönüşüyor. Böyle maçlarda kesinlikle o kalabalığın içinde olmak en iyisi. Gidin ve maçı yerinde seyredin.

Ordu Spor şampiyon oldu. İçimiz neşe doldu. İş yerlerinde herkesin üzerinde mor beyaz formalar görmek ne güzel. Paylaşmak, şampiyonluğa şampiyonluk katıyor. Sevincimiz, mutluluğumuz iki kat artıyor.

Spor, özellikle de futbol insanın sosyal yönünü en fazla ortaya çıkaran bir faaliyet. Bazen istenmeyen durumlar olmasına rağmen bu her zaman böyle. Taşkınlıklardan, arzu edilmeyen davranış ve sözlerin sarf edilmesinden biraz da biz maçlara hiç ilgi duymayan kadınlar sorumlu değil miyiz. Maçlara gitmeyiz. Futbol izlemeyiz. İzleyen eşimize de rahatlık vermeyiz. Sonra bir gün yaşadığımız ilin futbol takımı şampiyon olur. O zaman o sevinç kervanının içerisinde o coşku selinde buluruz kendimizi. Gitmeden etmeden böyle oluyorsa bir de seyirci, taraftar desteği vererek maçları takip etseydik nasıl olurdu bu coşku kimbilir.

Peki neden böyleyiz biz. Daha çok erkeklerin ilgi odağı olan futbola ilgisizliğimiz nedendir. Bu sorunun cevabını çocukluk yıllarımıza giderek bulabiliriz belki. Biz kızlar sokak oyunlarında topla çok kısa süreli buluşuyoruz. Bu da daha ziyade İs top, yakan top, voleybol oynayarak oluyor. Topu ayağımıza zor indiriyoruz. Erkekler, kızların çabucak kendilerine bıraktıkları bu alanın bütün heyecan ve güzelliklerini ömür boyu yaşamaya devam ediyorlar.

Çocukken oyunlarımızı yetiştirilme tarzımızdan kaynaklanan tercihlerimizle belirleriz biraz da. Erkek çocuklar yeşil alanlarda yalın ayak, kıran kırana, kan ter içerisinde top koştururken biz kızlar apartman boşluklarının rutubetli taşlıklarına serdiğimiz kilimler üzerinde kız kıza hanım hanımcık evcilik oynamayı tercih ettik. Sonra da hiç gitmediğimiz futbol maçlarındaki kavgaları, gürültüleri hiç anlamadık. Eşimizi anlamadık, çocuğumuzu anlamadık.

İnsan sosyal bir varlık. Bunu en çok da bir şampiyonluk maçı ortaya çıkarıyor. Maç seyretsin, seyretmesin, anlasın, anlamasın herkes Ordu Sporluydu o gün. Marketlerin, hastanelerin vs. personellerini Ordu Spor formasıyla görmek bile bu sosyalliği paylaştıkça arttıran bir küçük manzaraydı . Herkes bir güzelliği paylaşıyordu. Tam da seçim arefesinde bu siyasi hengameye güzellik kattı futbol. Bir şampiyonluğu şampiyonluk yapan şey biraz da hayatın sıkıntı ve dertlerinden uzak kalma isteği değil midir? Herkes spor gündemine kaçtı. Mutlu oldu. Yüzü güldü.

Ya yenilseydik! Cevabı düşünmek bile istemiyorum.

sizin planlarınız kaderi bağlamaz

Ne kadar kendinizden yana olursanız olun ve ne kadar planlar üstüne planlar yaparsanız yapın ön görmediğiniz, hiç bilmediğiniz bir sürpriz ...