31 Aralık 2011 Cumartesi

Çok severim

Not


Evinize giden uzun ve dik yokuşlu yolu yaşınıza ve dee romatizmalarınıza rağmen koşarak çıkabilirsiniz. Eğer içinize altını açık unuttuğunuz yemeğin yanıp kül olup ortalığı alevler saracağı korkusu düştüyse tabi:) Sizi ateşleyen bir korkunuz olsun yeter:)

30 Aralık 2011 Cuma

Orda mısınız?

Yazarken yaşamak zor diye düşünmeye başladım aklım fikrim ailemde, çevremde, hatta çevremin de çevresinde, geçmişimde geleceğimde olan ve olabileceklere iştahla bakmaya başlayalı beri. Yazmak kesinlikle bir çeşit delilik. Zaten hayat seni yaza yaza bitiremezken sen tutuyorsun yazılanların bir de tekrarını yapıyorsun kağıtla kalemle. Ne gerek var. Yaşa yazgını çek git.Zaten yazdıklarını okuyan da yok. Herkes kendi yazgısının derdinde.

Bugün Cumaydı. Ve Cuma günlerinin hayat akışımdaki yeri ayrı. Bu akışın tam da farkında olduğumu söyleyemem. Cuma günlerini herhalde bir gün gelecek elimde fenerle arayacağım. Ama içinin bomboş olduğunu göreceğim. Niyesini belki daha sonra anlatırım. Şimdilik bir not düşüyorum.

Beşikler ve bebekler. İlginçler. Bazı beşikler bebekleri uyutuyor ama bu beşik Torunumu uyandırıyordu. Büyük bir zevkle getirdi kurdu çocuklarını uyutup büyüttüğü kendi icadı olan beşiği yeğeninin çocuğu için büyük dayı ama sonuç; bugün kaldırdık. Sabah erkenden beşikle beraber köye çıktım.

Ne zaman çarşıya pazara çıksam uzun zamandır görmediğim eş dost akraba ile karşılaşıyorum. Küçük yerde yaşamak böyle bir şey. Çocuklar büyümüş, büyükler yaşlanmış. Konuşacak hem çok şey hem de hiç bir şey kalmamış. Tebessüm dolu yüzler kırışıkları da kapatıyor sanki.Hem benim hem onların.

Bugün iç içe ne çok şey oldu. Onları madde madde yazmak daha mı kolay nedir.

Deneyelim mi?

1-Sabah annemin telefonu  çalmadan önce uyanmıştım zaten. Sonra hazırlanıp köye doğru yola koyuldum. Sabah güneşi yolda bir kaç yerde gözümü kör etti resmen. Bir yandan da bahçelerde kırağı vardı. Evden üst üste "dikkatli ol birinci vitesle git" uyarıları aldım. Helalleştim bile. Nolmaz nolmaz. Annem babam çoktan hazırlanıp aşağı harmana inmişlerdi. Doğruca hastaneye gittik.
2-Un-Pa pastanesinde onlara karışık tost yaptırıp götürdüm. Akra markette buluştuk. Ben gittiğimde daha alışverişleri bitmemişti.
3-Sonra cami aradık. Bayanların da namaz kılabileceği. Karşıyaka, Ensar, Rus pazarındaki cami derken en sonunda Ulu cami de bulduk kadınlar için yer. Kuran kursu verilmekte olan sınıfta caminin içine açılan pencereyi aralayarak sıcak sobanın başında 10 kişilik bir bayan cemaatle Cuma namazı kıldık. Sahi camiler neden soğuk olur böyle.
4-Namazdan sonra hastaneye geldik.Doktorla görüşmek üzere.Görüştük. Reçeteyi alıp eczaneye geldik.
5-Babam "İffet ya hu!" adlı kitabı istedi.NT den aldım.NT de ödeme yaparken bir bayan Sinan yağmur un kitaplarını almıştı. Aşk üzerine bir kaç kitap daha. Herkes bu aşk konusuna fazla takılmış. Yani tasavvuf aşkına. Baktım arasında babama aldığım kitap da var. "İffet ya hu" çok satanlar listesine aday anladığım kadarıyla.
6-Eski komşumla karşılaştım. Ayak üstü kısa bir muhabbet yaptık.
7-Yine eski bir komşumun kızı ile bir tuhafiye dükkanında karşılaştık. Dükkan onlarınmış. Yün ve şiş aldım ondan. Bir de annemin siparişi olan beyaz üzerine mor güllü çember.Ve bir de üzücü hastalık haberi.
8-Annemleri köye bırakıp şehirden eşimi aldım.
9-Eve geldim. Hamsi yaptım.
10-Sanmayın ki bugün sadece bunlardan ibaretti. Bir on madde daha var ki o da bana kalsın. Velhasılı karalahana yaprakları gibi iç içe geçmiş bir gündü bugün.

Günün yorgunluğu şu an beni ele geçirmeden önce şunu söyleyebilirim ki harekette bereket var.

Yeni bir de yıl var önümüzde ha girdi ha girecek hayatımıza. Eskiyi aratmasın yeter.


Orda mısınız:)

İyi saçmalamış mıyım?!

29 Aralık 2011 Perşembe

Artık Günlük Tadında

Kimbilir hangi harfin ya da hangi kelimenin ucuna takılarak bu bloğa düştü yolunuz. Belki tanışıyoruz belki tanışmıyoruz. Eş, dost, akrabayız belki ya da tanışıklığımız sadece insan oluşumuzdan. Bilmiyorum hangi sebeple bu satırlara gözünüz ilişti. Ama buralara yolunuz düşmeye devam edecekse bundan böyle bazı farklılıkların da farkına varacaksınız demektir. Paylaşmak güzel. Belki en çok istediğimiz ama en az hayata geçirdiğimiz bir hal paylaşma halimiz. Eşimizle, arkadaşlarımızla, çocuklarımızla ilişkilerimiz hiç bir zaman istediğimiz nitelikte olamıyor ne yazık ki. Hep bir erteleme halindeyiz. Bir ömür yüreğimizle yürekli paylaşımların peşinden koşar dururken tamamlanmışlık duygusu veren güzel paylaşımlarımız da olmuştur muhakkak sevdiğimiz, değerli görülüp değer verdiğimiz insanlarla. Onların hayatınızda artmasını dilerim. Ve hayatımda da.

Farklılık dedim bloğumda ya hani işte o farklılığın nasıl olacağından bahsedeyim biraz da.

Aslında önce yeni bir blog açmayı düşündüm. İçinde bulunduğum günü diğer günlerden farklı yapan her şeyi oradan paylaşmak istedim. (Bundan gayem yazı ile ilişkime ara vermemek biraz da.) Sonra neden buradan olmasın dedim. Bundan sonra burada her gün içinde yaşadığım toplumun bana yüklediği sayısız kimliklerimden her birinin duygu ve düşüncelerine rastlayacaksınız. Bazen annece, bazen anneannece, kardeşce, arkadaşca, vatandaşca... Günümü diğer günlerden farklı kılan ne olduysa onları yazacağım. Günlük tadında .

Bugün oldukça hareketli bir gündü. Saat 2. 30 da Büşra' nın rutin kontrolü vardı. Dedesi doğumevinden randevu alıp bizi yönlendirdi. Saat 2 ye gelmeden hazırlanıp çıktık. Dolmuşla hastane sapağına ordan da yine dolmuşla doğum evine geçtik. Tam vaktinde oradaydık. Mutemet odasında ... bey bizi bekliyordu. Yıllar önce eşimin desteği ile girdiği bu işte 24. yılını tamamlıyormuş. Annesi Büşra ile doktora gitti. Bana çay söyledi ... bey. Saçlarına ak düşmüş bu orta yaşlı adamın gençlik hali dün gibi aklımdaydı. Masasında Muhsin Yazıcıoğlu resimli bir takvim ve duvarda da Galatasaray posteri vardı. Çay çok güzeldi. Bir süre sohbet ettik. Daha doğrusu ... bey konuştu ben dinledim. Daha önce de karşılaştığımızda öyle yapmıştı. Vefasını göstermek için her fırsatta böyle yapıyordu. Mert ve kadirşinas bir adam vesselam. Çocuklarımın  da doktoru Ordu' nun önemli bir değeri olan Dr. Neşide hanımın iki yıl önce başhekimlikten ayrıldığını şimdi acilde görevine devam ettiğini söyledi. Neşide hanımın hastahaneye çok hizmetleri olduğunu anlattı. Şimdiki başhekimin kim olduğunu sormadım o arada. Yeni ve çok iyi çocuk doktorlarının ve kadın doğumcuların geldiğinden bahsetti.

Doğumevindeki işimizi bitirdik çıktık. Hünkar restorana doğru giderken benim aklıma Şükran' ın mutfağı adlı ev yemeklerinin yapıldığı yer geldi. Hünkar dan vazgeçip Şükran' ın mutfağına yöneldik. Beni içeride hoş bir sürpriz bekliyormuş meğer. Şükran bizim Şükran' mış. Çok hoş bir tesadüf oldu bu benim için. Onun da torunu olmuş. Duvarda asılı torununun resimlerini gösterdi. Kızkardeşi cam bir masanın üzerinde mantı kapatıyordu. Çok güzel bir ısırgan çorbası ile ev mantısı yedik bol anneannece muhabbet eşliğinde. Büşra nın iştahla yediği menüsünü ( tavuksuyu şehriye çorbası ve yoğurt) hediye ettiler:)Çıkarken bir tepsi gül tatlısı aldık. Damadım yemin törenini yaptı. Bugün iki günlüğüne geliyor. Şu anda dönüş yolunda. Tatlı onun için.

İşte böyle dostlar. Bundan sonra sizlerle günümü buradan zamanım ve kelimelerim elverdiğince paylaşacağım. Şimdilik hoşçakalın...

26 Aralık 2011 Pazartesi

Günaydın Çaki!

Güne Çaki ile başladık. Şu anda ben klavyede onu ürkütmeden yazmaya çalışırken sol elimin baş parmağında durmuş sağa sola bakınıyor. Uzun bir süre kafesinden çıkaramamıştım. Kafesinden çıkar çıkmaz odada iki tur attı. Sonra geldi başıma kondu. 


Şimdi de parmağımdan koluma yürüdü ve omuzuma yerleşti. Gagasıyla kanatlarını temizliyor. Arada bir kabarıp silkelenerek ne kadar mutlu olduğunu anlatıyor. İnsanları bu kadar kendisine yakın görmesinin sebebi ne acaba. Bir kuş nasıl bir insana bu kadar güvenebiliyor.


Ben sessizim o benden sessiz. İkimizin üzerinde de sabah mahmurluğu var. Birazdan her sabah olduğu gibi üst üste sanki bir orkestra gibi sesler çıkarmaya başlar. Tek kuşluk orkestra!


Bakalım kafesinin yolunu ne zaman tutacak diye düşünüyordum tam omzumdan havalandı kafesine kondu. Hemen kapısını kapattım. Bugünlük bu kadar özgürlük yeter.







9 Aralık 2011 Cuma

Ocak başından Hutbe Dinlemeye




(Hz. Ali (radıyallalhu anh) Kufe’de hutbe verirken minberden şöyle seslenmiştir: “Cum’a günü olunca şeytan çarşı ve pazara erkenden bayraklarıyla gider, insanlara binbir engel çıkararak mani olmaya, onları cum’a'dan (hiç olmasa) geciktirmeye çalışır. Melekler de erkenden gidip mescidin kapılarına dururlar. Gelenleri birinci saatte gelenler, ikinci saatte gelenler diye yazarlar. Bu hal imam (hutbeye) çıkıncaya kadar devam eder. Kişi mescidde, imamı görüp, dinleyebileceği bir yere oturup, can kulağıyla dinledi ve konuşmadı mı, kendisine iki kat sevap vardır. Kişi uzakta kalır ve imamı dinleyemeyeceği bir yere oturur, sessiz durur ve konuşmazsa bir hisse sevap alır. Eğer, imamı görüp dinleyebileceği bir yere oturur fakat boş konuşma yapar, sessiz kalmazsa, ona iki hisse vebal yazılır. Eğer, dinleme ve görme imkanı olmayan bir yere oturur ve boş konuşur ve sessiz kalmazsa, ona bir hisse vebal vardır. Kim de yanındaki arkadaşına cum’a günü “sus!” derse “boş konuşmuş” olur. Kim de boş konuşur ise, o cumadaki sevaptan nasibsiz kalır.”)
Güzel hitabeti ve gür ses tonu ile etkili bir hutbe okuyor imam. Gün ortasında  işi gücü bırakarak camiye gelen “Erkek” cemaate imani meselelerle ilgili hayatın içerisinde uygulayabilecekleri hem dünyaya, hem ahirete dair bilgiler veriyor. Kuran ve hadisi bu mukaddes ortamda bilgisinin ve yüreğinin yettiğince kalplere nakşetmeye çalışıyor. Yaradan ile yaratılan arasında gönül köprüleri kurma gayretinde. İçtimai meselelerden bahsediyor. Toplumsal hayatın sağlıklı, ahlaklı, insani ve islami bir tanzimini cemaat ile birlikte mümkün mertebe hayata geçirme derdinde.

Arabayı sattıkları için bir süredir annem ve babamla köyün camisine birlikte gidip geliyoruz Cuma günleri. Cuma namazının sosyal hayata dönük yüzünü de görmüş, anlamış oldum böylelikle. Evimize en fazla 15-20 dakikalık uzaklıkta olan köyümüze doğru yola çıkıyorum Cuma selası verilirken. Yol üzerinde üç cami var. Kış mevsiminin kendini iyiden iyiye hissettirdiği şu günlerde yün kazak ve berelerini ceketlerinin içine giyinip kuşanmış yaşlı, genç, çocuk ve tabii hepsi de erkek olan cemaat sohbet ederek cami yollarına dökülüyorlar. Kadınlar ise bu saatlerde ocak başına geçiyorlar. Erkekler Cuma namazından çıkıp evlerine doğru yönelirken kadınlar öğlen namazlarını kendi kendilerine evlerinde kılmış; Masayı da kurmuş oluyorlar. Camiye gitmek gibi bir düşünceleri ise hiç olmamış. Köy kadınları, şehir kadınları mutfaklarında harıl harıl kocalarına yemek hazırlarken erkekler camilerde hutbe dinliyorlar. Her Cuma bilgi dağarcıklarına bir şeyler ekliyorlar az-çok. Kadınlar bu ilim, irfan ve hizmet ortamından mahrum olduklarının farkında bile değiller. Eğer kadınlar camiye erkekler kadar yakın olsalardı herhalde yeni bir nesli oluştururlarken birbirlerini daha iyi desteklerlerdi.

Cuma namazı sosyal bir ibadet. İnsana sosyal bir varlık olduğunu hatırlatıyor. Bütün namazlar gibi Cuma namazı da dosdoğru kılındığında hem kişisel hem toplumsal ilişkilerimizi düzenleyici, güzelleştirici bir özelliğe sahip. Erkeklere farz kılınmış. Kadınların kılmasında da bir mani görülmemiş.

“Allah’ın c.c kadın kullarını Allah’ ın c.c mescitlerinden engellemeyin.”  Diye buyuruyor Hz. Peygamber.

Kadınları camilerden uzaklaştırmak yerine onları da adap ve usulüne uygun olarak, bu manevi atmosfere dahil etmeye şiddetle ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum Cuma namazı kılmaya başlayalı. Ocak başında kaldıkları yetmez mi! Biraz da hutbe dinlesinler en doğru mekanda ve en doğru zamanda bütün inanan erkekler gibi.


9 aralık 2011 cuma

Hayırlı Tezkereler



Koridora sızan ışık uykumu bölüyor. Kalkıp söndürmek istiyorum. Bir külçe gibiyim. Dizlerim beni tartmıyor. Duvara dayanarak ileriye doğru birkaç adım atabiliyorum. O da nesi?! Yerde pembe bir çift çorap var. Küçücükler. Bebek çorapları bunlar. İyi de burada işleri ne? Üzerimde tonlarca ağırlık. Gözlerimi açamıyorum. Çok sıcak. Pijamamın yakası terden sırılsıklam. Hissediyorum soğuk soğuk. Kaloriferleri neden bu kadar çok yakarlar?

Ne taraftan geldiğini kestiremediğim sesler duyuyorum belli belirsiz. Fısıl fısıl. Zor bir hal koridorun solundaki misafir odasına doğru yöneliyorum. Işık sokak lambasından içeriye süzülerek halının üzerine vuruyor . Yerde acaip karaltılar görüyorum anlayamadığım.  Ne olabilir diye eğilip bakıyorum. Kırmızı plastik bir kepçe ile yeşil kocaman plastik bir salata kasesi, yanında da mavi kokulu bir namaz tespihi boylu boyunca. Az ilerde gökkuşağı renklerinde boncuklu bir saç tokası, ve yine rengarenk bez bir top.

Top mu? Şimdi hatırladım! Oyuncakcıdan almıştım bu topu dün. Doğru ya torunum gelecekti bugün! Gövdemin üzerindeki tonlarca ağırlığın birden kalktığını hissediyorum. Hafifliyorum. Uyku ile uyanıklık arası halimden çıkıyorum. Her şey netleşiyor. Torunum, kızım, damadım. Uzun bir yolculuğun ardından uzunca bir süre kalmak üzere bize geldiler. Damadım bedelli askerlikten az bir ay farkı ile yararlanamadı. Haftaya asker!  Aile kalesinin hayatta  olan biz büyükleri bu geçiş döneminde onlara elimizden gelen desteği vereceğiz seve seve. Daha önce zamanında kendi ailemizden aldığımız desteğe benzer.

Hayat kendini tekrar ediyor. Oyuncular ve rol dağılımı değişti sadece. Dün ben eşimi askere yol ediyordum, bugün kızım eşini. Genç babalar vatani görevlerini bir an evvel yerine getirmek üzere askere giderlerken;  Bizim toplumumuzda genç anneler de bebekleri ile aile kalesi içerisinde kalıyorlar genellikle. Ve aslında onlar da cephe gerisinde birer askerler…

Sesleri yeniden duyuyorum. Yeni beşiğine alışamadığı için ağlayarak uyanan bebeği ile  sesini iyice yumuşatarak konuşuyor annesi. “Tamam yavrum! “Tamam bebeğim!”

Evde bebek var! Yerde  oyuncaklar! Kışlada asker!

Yüreklerde daha gitmeden özlem!

Hayırlı tezkereler!



 08 aralık Perşembe 2011

29 Kasım 2011 Salı

Hayırlı Ayrılıklar!


Geçen sefer de niyet kurduğum halde mümkün olmadı kızımın öğrenci olduğu şehre gitmek. Bu sefer oldu.

Sabahın köründe bizi havaalanına götürecek servis otobüsüne bir kız öğrenci ile birlikte yerleştik. Babası önce otobüse binmedi ; ama kızı arka koltuklara yönelince kendini tutamayarak içeri girdi ve kızına seslendi. Ah bu babalar! Hep aynılar. “Duygu, kızım!” “Efendim baba” “İleri geç kızım, teker üstüne oturma rahatsız olursun. “ Ve ah bu evlatlar! Onlar da hep aynılar. Sitemli sitemli “Babaa” diyerek ön koltuğa geçti. Baba, bu ona çok küçük , ama kızına kocaman gelen babaca müdaheleden sonra içi rahat olarak otobüsten indi. Hareket ettik. Anne ve babanın el sallarken sessizce gönüllerinden kızlarına gönderdikleri duaları bu sahnede defalarca onların yerinde olan bir anne olarak işitebiliyordum olduğum yerden.

Kendini oluşturmak, hayat içinde kendine bir yer tutmak uzun yıllarını alıyor insanın. Bir öğrenci şehri olan İzmir” de bu uğurdaki gayretleri şehre adım atar atmaz oldukça yoğun hissediyorsunuz. Gençlik nefes nefese geleceğinin ardından koşuyor. Elinde kitapları, cebinde babasının memleketten ara ara gönderdiği hiçbir şeye yetiremediği harçlığı ve yine o harçlıkla alıp parmaklarının arasından hiç düşürmediği sigarası… Aslında hepimiz doğduğumuz andan itibaren birer hayat okulu öğrencisiyiz. Gençlik dönemimize denk gelen eğitim- öğretim yıllarında ise elimize tutuşturulan bilgi meşalesi ile hayat yolunda daha emin adımlarla ilerliyoruz hepsi o kadar.

Üniversite kapısından içeriye attığı ilk adım ile o kapıdan çıkıp hayatı adımlamaya başladığı anlar arasında hızlı ve zorlu bir tekamül geçiriyor genç insan. Sıcak ve korunaklı yuvalarından uzaklarda tek başınalığı yaşıyorlar. Aileleri üzülmesinler diye sıkıntılarını çoğu zaman kendi içlerinde, kendisine ailesi ve toplumca sunulan kısıtlı imkanlarla halletme yolunu tercih ediyorlar. Arkadaş muhabbetleri arasında dertlerini unutuyor; Hayatın ciddi yüzüne çarptıkça mütemadiyen hayatla dalga geçiyorlar.

Bir öğrenci evinde onlara hizmet etmeyen tek bir eşya yok. Yatak, masa, sandalye, kitaplık ve eşyalarını muhafaza ettiği birkaç valiz. Kaşığından, halısına, paspasına her bir eşya insanın bu en toy çağında en yeterli ve gerekli hizmeti veriyor öğrenciye; Daha sonraki hayatında eşyanın kölesi olacağını bilmeden. Çabalarının arkasında büyüklerin kendilerine sunduğu ve durmadan kirlettiği dünyayı temizlemek gibi bir arzuları var.

Özel anlardı kızımla kendisine düşen odada geçirdiğimiz birkaç güne sığdırdığımız anlar. Öğrenciceydi. “Evde anne var” diyerek ev arkadaşlarıyla aralarında espri yapmalarının sebebi onlara bir öğünde üç çeşit yemek çıkarmam oldu. Memleketten gelirken valize tıkıştırdığım birkaç kahvaltılığı, hamsiyi, eti, fındığı yerleştirdim dolaplarına. Bir sonraki gün ise kızımın annesi için başka planları vardı. Birlikte Çin lokantasına gitmek gibi. Suşi yemek gibi. Daha önce arkadaşları ile keşfettikleri lokantaya akşam üzeri üç vasıta değiştirdikten sonra sağ- salim intikal ettik. Köşede bir Çinli aziz heykeli bize bakıyordu çekik gözleriyle. Suşi, mantı, soslu tavuk, makarna ve karides cipsini menüden sipariş ettikten sonra tabakların yanında duran çubuklarla alıştırma yaptık. Tutma biçimini bilemediğimiz için tabağın diğer yanında duran servise hazır çatal kaşıklara uzandık. Hep dışarıdan gördüğüm, bildiğim, duyduğum bir kültür olayına içerden bakarken buldum kendimi. Başka bir kültürü mutfağından solukladım kısa bir an için. Hayatın insana dair verdiği mesajlar başka bir şekle büründü. İnsan yelpazesinde kendi kültürümün yerini daha bir net gördüm. “Bugün bir yaşıma daha girdim” derdik o gün bir şey öğrendiğimizde çocukken. Bu defa öğretmenim kızım oldu.

Ayrılık saatleri gelecekti elbet; Geldi. Kocaman bir şehrin tam ortasında yetişkin duruşunu hiç bozmadan otobüsüme el sallayan kızıma bakarken Allah’ tan c.c herkese sevdikleriyle hayırlı ayrılıklar diledim.

17 Kasım 2011 Perşembe

"Aleyküm Selam"



“Aranızda selamı yayınız.” Hadis

Çiseli bir öğlen vaktiydi. Elimdeki şemsiyeyi açma gereği duymadan dolmuşa kadar yürüdüm. Çok beklemeyeceğimizi umarak en arkadaki koltuğa yerleştim.

Hemen iki koltuk ilerimde 3-4 yaşlarında bir oğlan çocuğu ve annesi oturuyordu. Aslında çocuğu oturmuyor, olduğu yerde zıp- zıp- zıplarken bir yandan da annesine bağıra bağıra bir şeyler anlatıyordu. O sırada kaptan yarı yarıya dolu olan minibüsü çalıştırdı. Hareket ettiğimizde çocuk annesine “Parayı ben vericem” diye tutturdu. Anne gayet sakin “Tamam ver, ama sakın düşme” dedi. Ben ve birkaç yolcu daha bu ana- oğul tablosuna yan gözle ister istemez şahit oluyorduk. Çocuk düşer- müşerse diye en yakınından en uzağımıza biz kahraman teyzeler, amcalar hemen onu tutmaya hazırdık. Neyse ki öyle bir şey olmadı.

Hareket halindeki arabada çocuk arka sıradan ön sıraya doğru koşarak şoföre parayı verdi ve tekrar koşarak sağ ve esen annesinin yanına döndü. “Bak anne parayı verdim. Hem de düşmedim” dedi. Sonra büyük bir iş başarmış olmanın verdiği mutlulukla annesi ile bağıra çağıra konuşmasına devam etti. Az ilerdeki durakta indiklerinde içerde garip bir sessizlik oldu. Tiyatro perdesi aniden kapanmış ve oyun bitivermişti sanki. Başlarken de biterken de bizim bir tercih hakkımız olmadan üstelik. Başka bir sahnenin perdelerinin açılmak üzere olduğunu da bilemezdik tabii ki.

Ve ikinci perde!

Önümde oturan koltuktaki kırmızı deri ceketli bayanın telefonu çaldı “Acem kızı” müziği ile o sırada. Sanki arabada ondan ve telefonun öteki ucundaki zattan başka kimsecikler yokmuş gibi gayet neşeli bir sohbet başladı aralarında.

Ben de neden dolmuşa binmeden önce ücreti ödemediysem diye kendi kendime kızarak kırmızı ceketli bayanın neşeli sohbetine pür dikkat kesilmiş  hemen yanında oturan bey efendiye “Bir kişi verir misiniz” diye bir buçuk lirayı uzatarak rahatını kaçırmak zorunda kaldım. Adam parayı aldı bir ileride oturan yolcuya uzattı; Ve güzel güzel dinlemeye devam etti. Tabii ki biz de.

Durakta orta yaşlı iki adam el kaldırdı. Şemsiyelerinden sular aka aka bindiler dolmuşa. Arkalı önlü boş olan koltuklara otururlarken biri diğerine “Bende bozukluk var, ben veririm” diyerek dolmuş  paralarını şoföre uzattı. Sonra da öndeki adam arka koltuktaki arkadaşına doğru dönerek yüz yüze bir sohbete başladılar . Belli ki devlet dairesinde pürüzlü bir işleri var. Kafalarındaki karışıklığı daha da karıştırarak her şeyi içinden çıkılmaz bir hale getiriyorlardı anladığım kadarıyla . Sorsalardı söylerdim doğru cevabı.


Çarşının içine geldiğimizde şoför mahallindeki karı- koca olduklarını bildiğim yolculardan koca olan “Müsait bir yerde durur musunuz ?” diyerek indiler. Onlar hangi sahneye kilitlenmişlerdi bilmiyorum. Kırmızı ceketli kadın ve iki adam yarış halinde konuşmalarına devam ediyorlardı.

Minibüs sağa yanaşarak tekrar yolcu almak için durduğu bir anda birden bir sessizlik oldu. Kırmızı ceketli kadın telefonu kapatmıştı. Sadece yağmurun şakırtısı duyuluyordu. İki adam şemsiyeleri ellerinde aşağıya inerken; Kitaplarını koltuğunun altına sıkıştırmış, başında siyah yün beresiyle bir lise öğrencisi tok ve anlaşılır bir sesle “Selamün aleyküm “ diyerek dolmuşa bindi.

Sahi "Selam" diye bir şey vardı bizim memlekette; Hani kelamdan önce gelen?!


Son perde!

Geç de olsa “Aleyküm selam”……..


13 Kasım 2011 Pazar

Ninnilerle Büyüsünler



İnsanın ve ona bahşedilen hayat süresinin ne kadar değerli olduğunu bir yandan da ne kadar aciz ve muhtaç olduğumuzu hatırlatıyor bizlere her an minik torunum. Küçücük varlığı ile kocaman mesajlar veriyor; ötelerden gelmiş bir haberci gibi adeta. Ete kemiğe bürünüp aramıza katıldıktan sonra hepimizin içine ayrı ayrı ve farklı biçimlerde düştü sevgisi. Annesi, babası, dedesi, anneannesi, babaannesi, dayısı, teyzesi, amcası, halası ayrı ayrı, farklı farklı sevgi odacıkları açtılar yüreklerinde onun için.

Bir bebeğin mesaisinin bir yetişkinin mesaisinden hiç de az olmadığını taze anneanne gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim rahatlıkla. Belki daha bile fazladır. Her an bir şeye ilgi duyuyor, her an bir şeyle meşgul. Uyumadığı ve yemek yemediği zamanlarda yaşadığı yeri, çevresindeki insanları keşfe çıkmış; durmak, yorulmak nedir hiç bilmeyen küçük bir gezgin adeta. Öğrendikleriyle kesinlikle yetinmiyor. Bütün donanımlarını top yekun ve büyük bir gayretle kullanıyor. Elleriyle, ayaklarıyla, gözleriyle, ağzıyla, burnuyla, zihinsel ve duygusal becerileriyle küçük dünyasını büyütmeye çalışıyor. Ve bunu başarıyor da hayret dolu bakışlarımız arasında. Bazen bu zorlu keşif yolculuğunda bazı aksilikler de yaşamıyor değil. Odanın öteki ucundan emekleye emekleye gelerek büyük bir heyecan ve kararlılıkla kanepeden destek alarak  ayağa kalktığı an minik elleri ile tutunamayarak dengesini kaybediyor ve arka üstü düşüveriyor. Minik bedeni ile büyük hedeflere kilitleniyor.

Büyüme macerasına uyuya- uyana,  yiye- içe, otura- emekleye, düşe- kalka bir an bile ara vermeksizin devam ederken torunumun Van’ da bir kuzeni dünyaya geldi. Bebek kuzen doğumundan kırk gün sonra annesinin kucağında iken deprem oldu. Van’ dan kaçarcasına çıktılar ve başka bir ilde yaşayan babaannenin evine yerleştiler.

Büyükler büyük meselelerin altından bebeklerine tutunarak kalkarken torunum ve kuzeni kendi kaderlerine doğru minik ama gayretli adımlarla yürümeye devam ediyorlar.

Bir büyük devinim var dünyada.

Her şey bebekler ninnilerle büyüsünler diye.

Çaki

Evde kalmayan muhabbeti başka yerde aramayın. Çaki' den alın bol bol. Bire on veren bir muhabbet anlayışı var . Ondan her eve lazım:)

9 Kasım 2011 Çarşamba

Yaza yaza


Bugün babam dedemin yazı yazmayı çok sevdiğini söyledi. Çok da kitap okurmuş rahmetli.

Aslında her iki dedem de kaleme kağıda hayatlarının her döneminde yakın olmuşlar. Babamın babası olan dedem arzuhalcilik yapmış ta ki ortağına kızıp ayrılıncaya kadar. Günlük notlarını Osmanlıca olarak tuttuğu soluk mavi kaplı çizgisiz defterini genç ve ani vefatı üzerine annem uzun yıllar sakladıktan sonra bana verdi. Dedemin bir de şiiri var “Beyrut ufuklarında” başlıklı. Adnan Menderes’ li yıllarda düşen uçakta hayatını kaybedenlerin çoğunun şehrimizden olması üzerine duygulanarak kaleme aldığı. Ve İstanbul’da yaşayan 1,5 yaşındaki gurbetçi torununa gönderdiği sevgi ve dua içeren ifadeleriyle dolu kısa bir mektubu. Yani bana.

Annemin babasına “Dede” değil “Büyükbaba” diyoruz çok genç yaşta torun sahibi olduğu için. Büyükbabam ormancılık mesleğinin yanı sıra dönem dönem kütüphanecilik, muhasebecilik yaptı il ve ilçelerde. Büyükbabamın çocuklarına çeşitli vesilelerle yazdığı nasihat dolu küçük mektuplar aile içerisinde vakıadır. On altı yaşında baba evinden ayrılarak kocasını koluna takıp gurbetlere giden çok sevdiği kızına yazdığı mektubunda kocaya itaat, baş örtüsü ve namazlarını aksatmamasını nasihat etmiş mesela. Şu anda büyükbabamın çalışma masasının üzerinde “Nasıl kabir ziyareti yapılır” sorusu ve cevaplarının kalın siyah kalemle yazılı olduğu bir kağıt var. Yaşarken de usule ve adaba uygun ziyaretine gittiğimiz büyükbabam belli ki ebedi istirahatgahına da usul ve adabına göre gelmemize dair açık bir mesaj veriyor bizlere.

Babamın da bir ara bazı yazı denemeleri olduğunu hatırlıyorum. Annemin elinden kağıt kalem hiç düşmez. Evin hesabını kitabını tutmanın yanı sıra, torunlarının doğum günlerini, düğünlere götürülen getirilen hediyeleri, babamın doktor tahlil reçete vs. lerini, günlük, aylık, yıllık alışveriş listelerini hep yazar annem… Bir yandan köşe yazarlarını okur (Ahmet Şahin’ i özellikle) bir yandan hayat düzenini yazarak devam ettirir…

Yazıya dair anılarıma şöyle bir göz attığım zaman zihnime neler neler gelmiyor ki. Lise yıllarında Kompozisyon defterime en güzel yazımla ve mavi dolmakalemimle “Cumhuriyet” konulu yazdığım cümleler; Nişan resmimizin arkasına karaladığım hayata dair dizeler; Dayım evlenip karısı ile balayına giderken ona sevgimi ve mutluluk dileklerimi küçük bir kağıda yazıp veremediğim küçük not; Asker eşime her gün yazıp haftada bir postaladığım mektuplar; Çocuklar doğduktan sonra onların gelişmelerini adım adım anlatan günlükler … Ve Radyo (Moral fm) programlarına yazıp durduğum yorumların peşinden çok kıymetli kalem Murat Çiftkaya' nın “Hayatın Yedi Rengi” programına gönderdiğim acemilik ötesi yazılar …

Moral fm zaten her fırsatta elime aldığım kalemi rütuşladı, dizayn etti görünmez bir elle. Derledi toparladı ve duygu ve düşüncelerimi acemi bir gayretle de olsa ifade etmeme sebep oldu. Programlara yazdığım yorumlar, konulardan aldığım ilhamlar neticesinde ve yine o sıralarda eski bir Moralfm dinleyicisinin vasıtası ile yerel bir gazetenin bir köşesinde buldum kendimi. Buradan duygu ve düşüncelerimi üç senedir paylaşıyorum insanlarla.

İlk okul yıllarımdan başlayarak içe dönük yapım beni sık sık kalemle buluşturdu. Çok kitap okuyan bir insan olamadım hiçbir zaman. Yine de bu büyük eksiklik kendimi bu konuda geliştirme isteğime bir engel değil. Kalem ve kağıt ile bir çeşit sevda yaşıyorum kendimi bildim bileli. Ama düz duvara merdivensiz tırmanmaya çalıştığımın da farkındayım uzun zamandır. Merdiveni Moralfm programları sayesinde duvara dayadım şimdi basamakları birer birer çıkmaya çalışıyorum. 



Yazamıyorum ama yazabilirim; eğer yaşadıklarımı doğru okuyabilir ve kendime “Yaza yaza” doğru rotalar çizebilirsem.

4 Kasım 2011 Cuma

İyi Bayramlar





Ay, güneş ve yıldızlardan aldı cevabını; yaratıcısını yaratılmış her şeyde ve her yerde bulmadan evvel.An içinde bir andı hakikat İbrahim'' e. Aklı, mantığı ve kalbiyle batan, yiten, biten, kaybolan varlıkların yaratıcı hükmünde olamayacağını anladı. İbrahim, Rabbine ilk böyle yöneldi, böyle yakınlaştı. Nemrut’ un ateşi bu yüzden yakmadı İbrahim'' i. Peygamberlik libasını giyinip kuşanmıştı çünkü çoktan. 

Peygamberinin yüreğindeki sevgiyi can paresi oğlu ile açığa çıkardı Yaradan. Teslimiyetin en büyüğü, en kutlusu ile karşılaşacağını biliyordu ve bilmeyenlere de bildiriyordu aynı zamanda. Büyük bir senaryo, O’ nun (c.c)büyüklüğüne yakışır bir şekilde sahneleniyordu dünya sahnesinde seçilmiş kulları tarafından ve büyük bir ihtişamla. 

“Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber! ” nidalarıyla göklerden büyük bir koç indirdi Cebrail(a.s)Yaradanın emri ile ; La ilahe illallahu Allahu Ekber diyerek sevinç gözyaşları içerisinde aldı kabul etti İbrahim(a.s); “Allahu Ekber Velillahil hamd” dedi ve doğruldu gözlerindeki bağları çözerek İsmail(a.s) yattığı yerden. 

Yetmiş kere vurdu bıçağı can paresine İbrahim (a.s);yanıbaşındaki taşı tek vuruşta ortasından ikiye ayırdığı halde kesmedi bıçak İsmail’ i(a.s). Emir büyük yerdendi. Gelmiş, geçmiş ve geleceğin, varlık ve yokluk aleminin gözleri önünde aczini bilip anlasın insan diye. Yaradanını bilsin, tanısın diye… 

O’ na (c.c) yakınlaşabilmek için bir büyük fırsat kurban. 

Bayramımız ondan… 

İyi bayramlar. 






27 Ekim 2011 Perşembe

Çağatay


Kütahya Gediz depreminde  ailesinin bütün fertlerini kaybederek bizim şehirdeki yakınlarının yanına gönderilmişti “Çağatay” . Derin bakışları, alnına düşen kahküllü sarı saçlarıyla her deprem haberinde  zihnimin başköşesine gelir kurulur küçük depremzede sınıf arkadaşımız ilkokul yıllarımdan. Çocuk hissiyatımızla kendisi için üzülüp durduğumuzu hatırlıyorum. Gözümüzü üzerinden ayıramıyorduk. Kaçamak bakışlarımızla belki de içinde bulunduğu ruh halini daha da zorlaştırdık bilmeden istemeden.Teneffüslerde koşup oynarken yüzündeki gülücükler ondan çok bizi mutlu ediyordu etmesine ama bir yandan da tam olarak anlayamadığımız bir nedenle aslında biz bu güzel deprem çocuğuna büyük beden bir hüzün elbisesi giydirmiştik kendimizce...

Çağatay' lar şimdi Van' dalar... 

22 Ekim 2011 Cumartesi

Bizim Eller (Bestami)

"Bizim eller" diyebilmek aidiyet duygumuzun zirvesidir.Alır bize getirir bizim saydığımız her şeyi; havayı, suyu, dağı, taşı, dereyi, tepeyi, bir çeşme başını, bir ağaç gölgesini, bir kuzu melemesini, gönül koyduğumuz gönül dolusu türkülerimizi gönül hızıyla... Hatta bizim olmayan yerleri de bizim yapma ihtimali vardır gönlümüzden bir şeyler katabildiğimiz ölçüde... En "Yaban eller" bile "Bizim eller" olur böylece...

15 Ekim 2011 Cumartesi

Kapı

æ



Yağmur yağdı yağacak. Şemsiye de almadım yanıma. Romatizmalarım zaten iki gündür eklem yerlerimi  ele geçirdi. Bir koşu işlerimi bitirmek ve hemen eve dönmek derdindeyim. İlk uğrayacağım dükkanın önünde indim dolmuştan. Çabuk çabuk işimi bitirdim çıktım. Uğramam gereken diğer dükkana oldukça uzak bir mesafedeyim. 

Yağmurun öncüsü çise de atmaya başladı bir yandan.
Geçtiğim sokak  otuz yıl önce evlenerek yerleştiğim sokak. Gelin geldiğim ev de işte tam önümde. Kapının şekli boyası aynen duruyor. Gayri ihtiyari yavaşladım.  

Aklımdan bir sürü hatıra geçmeye başladı. Bu demir kapıdan on sene girdik çıktık. Çocuklarım her sabah bu kapıyı açarak okullarına gittiler. Eşim elinde ekmekle  bu kapıdan geldi akşamları. Komşu günlerine bu kapıdan çıktım kucağımda çocuklarımla. Rahmetli halam bu kapıdan geldi bir gün aniden yeni evlenmiş yeğenini ziyarete  ve fasulye diblesi yaptıktan sonra bu kapıdan uğurladım onu bir ikindi vakti.

Evliliğimin ilk on yılı bu evde geçti. En güzel on yılı. İlk kez bu evde anne oldum. Eşimi asker dönüşü bu evde karşıladım. Sonra kızım doğdu. Becerikli komşularımla yufkalar açtık, tarhanalar yaptık...

Ne çok açıp kapadım ben bu kapıyı. Evin arkasındaki duvardan düşerek kafasını yardığında komşu Hikmet bey benim haberim olana kadar oğlumu hastaneye götürüp tedavi ettirip bu kapıdan bana getirdi.

Annem torunlarının elinden tutarak bu kapıdan çıkıp onları okullarına bıraktı kendi iş yerine giderken.

12 eylül ihtilali de bu evdeyken girdi hayatımıza.

Çok misafir ağırladım ben bu evde bütün acemiliğime rağmen.

Ve bir gün konu- komşu ile helalleşerek bu kapıdan çıkıp başka bir eve taşındık.

Dile geldi kapı resmen. Benimle hasbihal etmek istedi. Vefa bekledi sanki yıllar öncesinin hizmetlerinin bir karşılığı olarak.

Yağmur artmaya başladı.

Şemsiyem de yok.

Hızlı adımlarla yürüyerek uzaklaştım kapıdan, evden, hatıralardan…


Vesikaya Dört Resim

“Neye lazım vesikalık resim? Herifi mi boşuyacan?” diye espri ile sorunca bizim fotoğrafcı abi “Af”tan yararlandım üniversiteye kayıt yaptıracam” diyemedim ben de tabi olarak. Öyle ya vesikalık resim bu yaştan sonra  ikametgah, tapu işlemleri ya da boşanma belgesi için lazım olabilirdi.

Aslında evde önceden kalma 5-6 tane vesikalık resmim vardı  ama yeni olsun istedim. Daha da doğrusu evdekini beğenmediğim için yeniden vesikalık bir resim çektireyim dedim iyi çıkacağını umut ederek.

En son vesikalık resim çektirmeye gittiğimde yüzümün ortasına“Poft” diye patlayarak gözümü bir süreliğine kör eden flaş bu sefer patlamadı. O her an devrilecek imajı veren ayarlanabilir taburede  fotoğrafcının talimatlarına uygun verdim pozumu. Başımı hafif sola eğerek ve hafif de tebessüm ederek. Gözünü kırpma! Elleri göbeğinde kavuşturmak serbest..

Bir saat sonra almaya gittiğimde ise resme bakar bakmaz tam bir hayal kırıklığına uğradım. Az da olsa iyi çıkar diye ümit etmişim demek ki farkında olmadan. Ne gezer! Neden hep böyle kötü çıkılır vesikalık resimlerde bileniniz var mı? Eti,  kemiği benim ama ifadesi asla benim değil fotoğraftaki kadının. Yok böyle bir ifadem benim yahu! O kadar aynaya bakar dururum senelerdir hiç böyle bir bakışla karşılaşmadım ben…

E napılır bundan sonra tabii ki doğru başka bir fotoğrafcıya gidilir.

Bu defa espriyi ben yaparak giriyorum içeriye. “En az 10 yaş gençleşmiş bir vesikalık fotoğraf istiyorum” 

Ve ilk defa doğru düzgün bir vesikalık resmim oluyor. Şaşırıyorum.

Güzel çıkmış bir vesikalık resmin insana iyi hissettirmediğini kim söyleyebilir!

Keramet espride miydi yoksa?



5 Eylül 2011 Pazartesi

İyi ki varsın Çambaşı!


Çambaşına çıktım anam çıram yanmadı
Mektup saldım yare anam mektup varmadı
Etrafıma baktım anam kimse kalmadı

Çambaşı yollarına düşmeden türküsü düştü dilimize.

Babamın, koltuklarını söktüğü, aslında Kuru temizleme işinin şehir içi servisinde kullandığı mavi minibüsü ile hoplaya zıplaya geçmiştik  bu yollardan. Her yaylaya çıkışımızda yıllar önceki o halimiz canlanır zihnimde.
Bir dostun telefonu ile bu Pazar sabahı da yönümüzü uzun bir aradan sonra tekrar yaylaya çevirdik. 

Evden çıkmadan önce boş su kaplarımızı, hırkalarımızı ve şemsiyelerimizi aldık her ihtimale karşı.

Yaydığı huzur ve dinginlik duygusu, sadeliği, yeşilliği, havası ve suyu cezbe üstüne cezbe katar yaylalara rutubetli yaz günlerinde. Sıcak ve nemin ortasında düşünüp düşlerken bile hissedebilirsiniz esintisini, çisesini  eğer bir parça aşinalığınız varsa oralara. Huzursuz, yorgun, karmaşık, havasız, susuz, betonlar içerisinde kalmış şehir insanının bu cazibeye kayıtsız kalması mümkün müdür? İlk fırsatta düşer yayla yollarına bizim gibi.

Bir çeşme başında afiyetle yemek üzere karşımıza çıkan ilk  dükkandan klasik nevalemiz olan üzüm ve ekmeklerimizi de alıp attık bagaja.

Gün içerisinde bir mevsimden başka bir mevsime doğru yol alıp giderken manzara manzara fotoğrafladık  her yeri neredeyse. Gözümüz gönlümüz doymak bilmiyordu ne kadar çekersek çekelim dağın taşın resmini. “İnsanın ömrü uzar, hücreleri yenilenir burada. Ah! Zaman olsa da kalsak birkaç ay” cümlelerini kaç kere sarf ettik bilmiyorum.

Kurul kayalıklarını Esenyurt tarafından görüntüledik bütün heybetiyle.
Demiroluk mevkiinde tereyağlı gözleme, salatalık turşusu ve buz gibi suyundan da nasiplendik.

Bakacak’ ta Perşembe ilçesinin göründüğü noktada muhakkak resim çek diyen kardeşimi dinledik ve indik arabadan.

Kabadüz, Bakacak, Yokuş dibi derken  sisli ve çiseli yayla havasının ortasında bulduk kendimizi. Yazlık kıyafetlerimizle bile bunaldığımız şehir havasından sonra yaylanın soğuk havası ile karşılaşınca hırkalarımıza iyice sarıldık. Bu köşe kış köşesi(!).

Kim bilir hangi obanın düzlüğünde kendisini bekleyen arkadaşlarına yetişme telaşıyla bisikletine binmeye çalışıyorken yanından geçtik yanakları al al olmuş bir yayla çocuğunun.

Çambaşı birkaç senedir çok güzel bir camiye sahip artık. Caminin yapımında eski Ordu Valisi Kemal Yazıcıoğlu, merhum İbrahim Köksal ve varisleri, iş adamı Mustafa Poyraz, Muzaffer Yüce, İsmet Şenocak ve Celal Şahin olmak üzere birçok kişinin ismi geçiyor.

Biz camiye girerken cemaat kadınlı erkekli öğlen namazından çıkıyordu. 1972- 73 yıllarında Çambaşı' nda imam olarak görev yapan Hocaları (Eşim)Sebahattin (Öztürk) Bey' i aniden karşılarında gören cemaat önce şaşırdı sonra kısa da olsa ayaküstü eski günleri yad ettiler muhabbetle.

Merkez oldukça hareketliydi havaya rağmen. Dükkanlar açık müşteriler dürme pancar çuvallarının, tulum peynirlerinin arasında geziniyor fiyat sorup pazarlık ediyorlardı. Hediyelik eşyalarda en çok da peştamal kıyafetler, çember şallar , semaverler, bakır taslar, sepetler, heyler göze çarpıyordu.

Rengarenk oyalı çemberleri, desen desen basma eteklikleri, yün hırkalarının üzerinden bellerine taktıkları siyah deriden bel çantaları, yün çorapları ve lastik ayakkabıları ile yaylanın hamarat kadınları pancar, pezük, havuç, fasulye satıyorlardı yol boyunca yer yer  kapalı çardaklarda. Gelin parmağı, tavuk kirmidi, dağ kirmidi, yayla peyniri, pestil, dut pekmezi tezgahlarda alıcılarına arz-ı ednam etmekteydi. Hepsinden bol bol almak duygusu  bizim gibi yaylaya ender gelenler için başa çıkılması zor bir duygudur. İki kilo yayla fasulyesi ile iki bağ pancar alarak çabucak uzaklaştık yüzde yüz doğallık fışkıran tezgahlardan.

Evlerin bacalarından dumanlar yükselirken dönüş yolundaydık. 

Her zaman gidemesek de, kalamasak da orada bir yaylamız var uzakta.

Rengarenk çiçeklerinle, el değmemiş tüm güzelliklerinle  iyi ki varsın Çambaşı. İnşallah kıymetini biliriz, inşallah seni de hoyratça tüketmeyiz.




21 Ağustos 2011 Pazar

Özeller Gecesi


“Kendi topraklarından kopup gelerek, yeni topraklara kök salan mücadeleci insanlar” diyerek konuşmasına başlamıştı gecenin organizatörlerinden Dr. Nurver hanım. Babam da dedelerinden aktarımlarıyla her zaman gürcülerin ezan sesine geldiğini anlatır bizlere. Bu yeniden var olmanın, ayakta kalmanın bir kutlu mücadelesidir gerçekten de. Dedelerimiz bu mücadeleden alınlarının akıyla çıkmışlardır.

Altıncı kuşağı temsil eden kızımı da alarak katıldık Özeller gecesine. Anne tarafından akrabalığımızı bir kere daha perçinlemek için burada olduğumuzu gecenin ilerleyen saatlerinde çekilen toplu sülale fotoğrafında kuvvetle hissettim. Gerçekten de özel bir geceydi.

Ben ve erkek kardeşim eşlerimizle birlikte “Kız” evlattan gelen beşinci kuşak olarak annemizi temsilen oradaydık. Büyükbabam, anneannem, dayımlar, teyzemler. Annemin amcaları, amca çocukları ve onların çocuklarının yanı sıra çocuklarının çocukları da yavaş yavaş yer almaya başlamışlardı bu büyük sülale fotoğrafında. Büyük ve küçük yengeler ve enişteler ise bu fotoğraftaki çok “Özel” tarihin en yakın birer renkli 
tanıklarıydılar. 


Anlaşılan o ki insanın yaşlandığını iyice anlaması için bir; Albümlere bakması, bir de böyle gecelere katılması yeterli. Zaman mefhumu en çok uzun aralardan sonra yapılan böylesi görüşmelerle ortaya çıkıveriyor ne de olsa. Kaya’ nın (Annemin amcasının oğlu) kızımı torunum zannetmesine kızamadım o yüzden.
Bir de sülalecilik damarlarınızın hala içinizde bir yerlerde atmaya devam ettiğini fark ediyorsunuz. Galiba bundan kaçış yok. Anne tarafından Katemize, baba tarafından    
Canderize olduğumu da kızıma böylece anlatma fırsatı buldum.

Rıza, Ramiz, Kamil , Hüsnü, Mahmut  ve Osman Özel dedeler artık hayatta değiller. Çocukları ve  torunlarının yüreklerinde bıraktıkları özel hatıralarla var olmaya devam 
ediyorlar. Tabi onlardan sonra geniş Özel ailesinden ahirete göçenler de oldu. Onları da sessizce kalbimizden geçirdik. Ali amca, Dürdane yenge, Hasan amca, Ömer abi, Fatma yenge, Meryem yenge, Mehmet amca ilk aklıma gelenler. Allah c.c mekanlarını cennet eylesin.

Annem Rıza dedenin torunu. Ve ben annemin Rıza dedesini elinde bastonu, ayaklarında deri mesleri, bakımlı beyaz sakalları ile anneannemlerin misafir odasında istirahat ettiği günlerden hatırlıyorum. 70’ li yıllardı. Az konuşan, az gülen, çok ibadet eden, otoriter bir hayat duruşu vardı. Aslında gecede herkes dedeleri ile ilgili güzel anılarını paylaşsa ne iyi olurdu.

Ayette “Biz sizi kabile kabile yarattık görüşüp anlaşasınız diye” diyor ya hani; İşte “Özel kabilesi” ve gelinler, damatlar, çocuklar ve torunlar vesilesi ile bağ kurulan daha bir çok kabileler. Geriye görüşmek, kaynaşmak kalıyor. Aile bağlarının önemine dair kuvvetli mesajlar içeren böyle gecelere özellikle genç kuşakların çok ihtiyacı var.

Mahmut Özel dedenin torunlarından Dr. Nurver Özel Özbay’ ın önayak olmasıyla 
gerçekleştirilen bu ilk “Özel” gecesinin tekrarında eminim daha hoş şeyler yaşanacaktır. Nurver hanım bu bir araya gelişlerde neler yapılabileceğine dair herkesten öneri ve görüşlerini sorarken bunun işaretini de vermiş oluyordu. Bu özel geceyi daha özel kılmak içindi gayretler.  


Emeği geçen herkese çok çok teşekkürler


6 Ağustos 2011 Cumartesi

Açlık Kere Açlık

Karnı acıkan bir çocuğun ağlaması ile karnı tok bir çocuğun ağlaması arasındaki farkı bütün anneler bilir. Bir İHH görevlisinin duyarlı insanlarımızdan toplanarak Somali’ ye götürülen yardımları dağıtma esnasında Somali’ li genç bir anneden duyduğu sözler aynen şöyle: “Çocuğum bugün de ağlayacak belki ama karnı tok olarak ağlayacak!”

Afrika insanının kemikleri çıkmış, patlak göz çukurlarına konan sinekleri kovalamaya mecali olmayan hüzünlü fotoğrafı kendimi bildim bileli var. Uzun uzun yıllardan beri bu ülkeye yardımlar yapılır. Yine de güneş ölü çocuklar üzerine doğmaya devam ediyor Afrika’ da.

Bir tarafta sınırsız bir yeme- içme israfında olan MÜSLÜMAN ülkeler; bir tarafta açlıktan kırılan MÜSLÜMAN bir ülke.

Açlık kere açlık…

Çocuklar kere çocuklar… Anneler kere anneler…

Her gün ölüyorlar… Her saat ölüyorlar… Her dakika ölüyorlar…

Dünya Somali’ yi istese de kurtaramıyor. Belki de gerçekten kurtarmak istemiyor. Geçici çözümlerle en sonunda şimdiye kadar olduğundan daha ağır bir açlık- kuraklık gerçeği içerisinde kıvranıyor Afrikalı. Bir lokma ekmeğe muhtaç edilen insanların misyoner gruplarca dinlerini değiştirme karşılığında taahhüt ettikleri yardımlar ise oldukça manidar.

Açlıkla terbiye olan Yalnız Somali değil. Hepimiziz.

Egemenliği ihlal edilmiş, kıyıları kimyasal atıklarla zehirlenmiş, tek dişi kalmış canavar bir medeniyet tarafından geleceği çoktan elinden alınmış Somali’ nin. Batı her zaman batılığını yaptı. Yanlış olan Müslüman ülkelerin batıdan medet ummasıydı. Müslüman’ın Müslüman’ a en çok ihtiyacı olduğu zamanlarda gerçek bir yardımlaşma içerisinde olamamaları da ayrı bir kıyamet manzarası. İslam ülkeleri kendi içlerinde birbirlerini yemekle meşgulken büyük bir senaryonun en acıklı sahneleri üst üste oynanmakta.



Günümüzün ayrımcı, bencil, duyarsız dünyasında ""İnsan" olabilmek gerçekten de artık bir "Kahramanlık" işi...Somali’ yi yüreğinde hisseden, bu ağır insani harabiyet manzarasının ortadan kaldırılması için ufak da olsa çaba gösteren herkes birer kahramandır.







sizin planlarınız kaderi bağlamaz

Ne kadar kendinizden yana olursanız olun ve ne kadar planlar üstüne planlar yaparsanız yapın ön görmediğiniz, hiç bilmediğiniz bir sürpriz ...