22 Aralık 2012 Cumartesi

Uğurladık...

                                   "Sanat dünyasının KAMİL insanı; Perşembe' nin SÖNMEZ ışığı"

"Kamil Sönmez' in geleceğini duyunca kapıya bacaya atardık kendimizi" diyordu arkadaşına orta yaşta bir kadın hemen yan tarafımda. "Konseri olsa gelecektik ya cenazesine de geleceğiz tabii" diyerek açıklama yapmak istedi nedense uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşım bana. Doğru söylüyorsun dedim. "Can dosttu O" dedi yine biri diğerine. Herkes ona dair bir şeyler anlatmak ihtiyacındaydı.

Tatlı anılarıyla yad ederek uğurlamaya gelmişlerdi bugün buraya sanatçı dostlarını vefalı Perşembeliler. Mühim bir vazifeyi yerine getiriyorlardı seve seve.

Üzerinde ölümün o derin sessizliği ve dilsizliği olmasaydı sahneden şöyle bir bakar kolunu kaldırır: "Bu siste, yağmurda, soğukta sıcacık evlerinizden kalkıp taa buralara benim için mi geldiniz hemşehrilerim? Uşağım niye zahmet ettiniz? Beni mahcup ettiniz. Uyy! Borçlandırdınız beni daa!" der sonra da içinde ölüm geçen bir temel fıkrası patlatırdı herhalde. Hep beraber gülerdik.  Ondan sonra da gelsin "Oy Asiye Asiye", gitsin "Misiri kuruttun mi" türküsü. Osman Yağmurdereli' nin de kulaklarını çınlatırdı. Ses düzeninin zayıflığına da bir kaç sitemi olurdu muhakkak.

Büyük boy bir posteri belediye binasına asılmıştı. Cami meydanı tıklım tıklımdı. Öğlen namazının peşinden cenaze namazına saf durulduğunda meydana bir sessizlik hakim oldu. Helalleşme faslından sonra naaş omuzlar üzerine alınarak ambulansa taşındı yeşil örtüler içinde. Acı siren sesi sadece Kamil Sönmez' in değil bir gün hepimizin dünyaya veda edeceği anı ruhlarımıza nakşetme derdindeydi sanki.

Tabii ki kulaklarımızı tıkadık...

Kamil Sönmez' i Fatihalarla uğurladık...















Gemiciler türküsünü ondan dinlemiştim ilk kez. O zamanlar daha CD vb. dönemi başlamamıştı. Kasetlerini takip eder alırdım sevdiğim sanatcıların sıklıkla. İki çekmece dolusu kasetim var o yıllardan kalan ne yapacağımı bilemediğim. Zaman hırsızı teybi de kasetleri de çaldı hayatımızdan. Bir ara sadece bu türküsünü dinleyebilmek için fellik fellik Kamil Sönmez kaseti aramış ama bulamamıştım.

Canlı canlı sohbetlerini, türkülerini, fıkra anlatışını özleyeceğiz. Allah c.c rahmet etsin.


GEMİCİLER

Gemiciler Kalkalım Şu Yelkeni Takalım 
Şişirip De Yelkeni Sırt Üstüne Yatalım 

Kızılırmak Başına Şu Irgatı Atalım 

Tutalım Balık Havyar Keyfimize Bakalım 


Kaptan Attık Irgatı Sen De Tut Ha Bu Katı 
Gel Girelim Irmağa Esecek Ha Bu Batı 
Gemici Uşakları Deniz Başımın Tacı 
Yoklayın Şu Irgatı İnşallah Çıkar Acı 

Çekin Uşaklar Çekin 
Hemen Aldık Irgatı 
Geliyor Bir Sert Poyraz
Vuralım İki Katı 

İsmail’a Murat’a
Hasan Geçsin Çördeye 
Coştum Arkadaş Coştum
Biraz Çalalım Kemençe 

Dağı Aldı Bir Duman
Oh Hava Güzel Yaman 
Doğru Yürü Ah Gelin
Bayıldım Aman Aman 
Bayıldım Aman Aman






17 Aralık 2012 Pazartesi

Bir Hadis



“Kim ilim yoluna sülûk ederse, Allah ona Cennet’e giden yolu kolaylaştırır. Melekler işittikleri şeylerden hoşnut oldukları için kanatlarını ilim talibinin ayakları altına sererler.” 

(Tirmizi, İlim 19)

15 Aralık 2012 Cumartesi

Bugün Cumartesi



Hiç niyetim yokken içime birden dışarı çıkma isteği doğmasının en büyük müsebbibi güneşti. Bu güneş kış güneşiydi biliyorum; ama sahil yürüyüşü  fikrini aklıma sokmuştu bir kere. İçime düşmüştü sıcaklığı daha dışarıya çıkmadan. İzmir de de güzel ve güneşliymiş havalar. Telefondan öyle söyledi bizim küçük İzmirli. Alsancak- Ordu hattında yaptığımız kısa görüşmeden sonra rıhtımda indim arabadan. 

İner inmez denizin ayazı iliklerime kadar işlemeye kalkışmasın mı; hemen rıhtıma yönelttiğim adımlarımı şehre çevirdim. Zaten bir tane bile balıkçı da yoktu bu saatte. Güneş ısıtmayı tamamen unutmuştu havayı. Yerlerde dalgaların ıslattığı, güneşin parlattığı sağa sola dağılmış sarı- kahverengi yapraklar vardı. Kendisine has sesi ile bağırarak dönüyordu kocaman bir martı denizin üzerinde. Belki bir balık sürüsünü haber veriyordu çatıların üzerinde tüneyen arkadaşlarına. Rüzgar meydanı boş bulmuş denizin ayazı ile işbirliği halinde esiyor ve de kesiyordu değdiği yeri; yüzümü, ellerimi... 

Hızlı adımlarla güneşe doğru ama rüzgardan kaçarcasına yürümeye devam ettim. Fidangörden içeri daldım. Yolda dayımın "Cafe" ye uğrayıp sıcak bir çayını içme planları yapmıştım ama tutmadı. Dayım hazırlanmış berbere gidiyordu ve daha çok erken olduğu için çayı az sonra demleyeceklerini söyleyince onu sakallarından öpüp yoluma devam ettim. Fidangör güne yeni uyanıyordu. Tezgahtar kızlar ve erkekler kepenkleri kaldırıyorlardı birer ikişer. Sonuna kadar açmıştı bir Türkcell bayi hareketli bir müziğin sesini. Ayakkabıcılar, çantacılar, konfeksiyoncular markalarını konuşturuyorlardı vitrinlerde. 

Yalı camii yanında iş yeri olan arkadaşıma uğramak geldi aklıma. Dayımda içmeye niyet ettiğim çay burada beni buldu sıcak bir dost sohbetinin yanında; üstelik yanında acılı ekmek bonusu ile. İşyeri müsait olduğu için iki saate yakın muhabbet ettik. Konular birikmiş konuşulmayı bekliyormuş gördük ki. Camdan dışarı bakarken bir sürü serçe dükkanın önündeki çimenlere kondular. “Ekmek bekliyorlar benden” diyerek içeriden alıp geldiği bir poşet ekmek kırıntısı ile serçelere güzel bir ziyafet çekti bizim Yasemin. Belli ki dostluğu epeyce ilerletmişler. Kahve faslından sonra ısmarlaşıp çıkarken öğlen ezanı okunuyordu. 

Sonraki durağım yolumun üstündeki kitabevi oldu. Biraz yeni çıkan kitaplara baktım. Almasam da yeni çıkan kitapları şöylece bir gözden geçirmiş oldum. Evde okunmayı bekleyen kitaplarım var daha. İyi cins oldukları belli olan iki köpeğin neşe ile sarmaş dolaş oynarken yanlarından geçip Çarşı mağazasına girdim. İçerisi eşleriyle gelen genç erkek müşteriler, ne alacaklarını önceden planladıkları her hallerinden belli olan orta yaş üzeri teyzeler ve toka reyonunu iştahla kolaçan eden genç kızlarla doluydu. Ben de bu insan kalabalığına karışarak ufak tefek ama keyifli bir alışverişe daldım; ve asıl almam gereken buhar makinesini tamamen unutarak alışverişimi tamamladım. Artık bir dahaki sefere. 

Çıkışta uzun zamandır görmediğim iki arkadaşa rastladım. Saatim ve cep telefonum yanımda olmadığı için zamandan bihaber kalmıştım. İkindi olmak üzere dediler. Dolmuş durağının hemen yakınındaki dostların mağazasına uğrayıp selam vermenin tam zamanıydı. Onlardan çayı ilk fırsatta bizde içme sözünü aldıktan sonra sitenin durağına geçtim. 

Dolmuşta oturup kalkış saatini beklerken önümüzde giden minibüsün arka yazısı gözüme ilişti. “Bu şartlarda imkansız” diyordu yazıda.Bu mesaj özel bir kişiye veriliyordu belli ki ama okuyan herkese gidiyordu aynı zamanda. Bütün imkansızlıklarımı zihnime üşüştüren bu cümleye” Şartlara teslim olmazsan şartlar değişir” sözü ile savaş açtım.

Bugün böyle bir Cumartesiydi. Güneş soğuktu ama dostlar içimi ısıttı…



13 Aralık 2012 Perşembe

Garip Şairin Garip Etkisi



Huzur Çıkmazı adlı oyuna gitmek üzere evden çıktık kızımla. Günlük güneşlik havalar geride kalmıştı. Otobüs durakları tıklım tıklım, denizden gelen ayaz yakasından tutmuş oradan oraya savuruyordu hazırlıksız yakaladığı insanları . Ege bölgesinde Karadeniz horonu tepmeye başlamıştık soğuktan:) İzmir' de birlikte geçireceğimiz son akşamdı.

Bekleme salonunda oyunculardan biri rahatsızlandığı için oyunun bir hafta sonraya ertelendiğini bu akşam ise Bir Garip Orhan Veli adlı şiir dinletisi olduğunu söylediler. Tamam ona gidelim dedik. Orhan Veli şiirleri güzeldir. "Beni bu havalar mahvetti" dizeleri dilimizde biletlerimizi aldık ve birer çay söyledik başlama saatini beklerken. Doğrusu ya Orhan Veli Kanık' a ait fazla bir bilgim yoktu.

Ve Orhan Veli canlandı sanatın eli ile sahne üzerinde. Ayakları suya değdiği sırada mısralarına düşen o kadın İstanbul' u dinliyorum gözlerim kapalı şiirinde arzı endam ederken; geçti dalgasını Mahmut bizimle... Bu görsel şölen üzerimizde garip bir etki bırakmıştı. Eve geldiğimde internet ortamında Orhan Veli' nin hayatına dair yazılar okudum. Hiç bir ideolojik amaç gütmeden Nazım Hikmet' in serbest bırakılması için üç gün açlık grevi yapmış iki dostu ile (Oktay Rıfat ve Melih Cevdet). beraber; Ki Nazım Hikmet de onun şiirlerinin çoğunu ezbere okurmuş.

"Bir insan daha var çok şükür evde;
Nefes var,
Ayak sesi var;
Çok şükür,çok şükür."

İlk kez duyduğum bu dizeleri dinlerken içim ürperdi, gözlerim doldu. Şair yalnızlığı aslında bir gün herkesin hayatını kuşatabilecek türden bir yalnızlıktı. Uzun ve sessiz bir geçiş töreni yaptı yalnız insanlar zihnimden hüzün bayrağı ellerinde...

Orhan Veli' nin özel yaşantısı, aşkları, içkisi, sigarası bir yanda; şiir etkisi bir yanda duruyor artık benim dünyamda. Mehmet Akif' i de bu salonda bu seyirci ile bu formatta izlemek ne güzel olurdu dedim kendi kendime. Özel hayatları örtüşüyor diye  sanat bir kesimin arzu ve emellerine alet edilmemeli...Orhan Veli' yi de Mehmet Akif' i de okuyalım, anlamaya çalışalım.Yeter ki okuyalım. Hayat ne sadece Orhan Veli ne de Mehmet Akif' ten ibaret. Hayat ikisinden yola çıkılarak, ikisine de uğranarak, ikisi ile de çatışılarak, ikisi ile de barışılarak varilan bir yer... Zaman ikisini birbiri ile var etmeye devam ediyor...



Biraz alıntı:

Orhan Veli, Muvaffak Sami Onat’a askerlik yaptığı sırada yazdığı mektubunda şöyle der: ‘‘1914’te doğdum.1 yaşında kurbağadan korktum.9 yaşında okumaya,10 yaşında yazmaya merak saldım.18’te Oktay Rıfat’ı 16’da Melih Cevdet’i tanıdım.17 yaşında bara gittim.18’de rakıya başladım.19’dan sonra âvarelik devrim başlar.20 yaşından sonra da para kazanmasını ve sefalet çekmesini öğrendim. 25’te başımdan bir otomobil kazası geçti. Çok âşık oldum.Hiç evlenmedim, şimdi askerim.’’

Melih Cevdet Anday’dan Orhan Veli:‘‘...Çok zekiydi. Dinlerken insana çoklukla bakmaz, adamın üstüne düşüp şaşırtmaz, yormazdı. Bırakırdı kendi haline. Dinlemez bile görünürdü. Söylenenleri sevdiyse, aklına uygun bulduysa kendini tutmaz, düşüncesini açığa vururdu.Yok, gözü tutmadı mı kimi zaman itiraz eder, doğrultmaya, düzeltmeye kalkışır ama çok da ayak diretmezdi…Çok tatlı susardı. İnsan onunla saatlerce konuşmadan iyi vakit geçirebilirdi.Ortak bir hatıranızdan, eski günlerden anlatmaya başladınız mı:‘Bak o ne zamandır? Biliyor musun?’der, size yılını, ayını, gününü, yerini söyleyiverirdi. Hafızası çok ama çok kuvvetliydi. Arkadaşlarının mektep numaralarını, telefon numaraları, yolculuk, tanışma, eğ lence gibi irili ufaklı hâdiselerin tarihleri unutmadığı şeyler arasındaydı…Konuşması daha çok nükteli, alaylıydı.’’
------------------------------------------------------

BEN ORHAN VELİ

Ben Orhan Veli,
‘Yazık oldu Süleyman Efendiye’
Mısra-ı meşhurunun mübdii…
Duydum ki merak ediyormuşsunuz
Hususî hayatımı,
Anlatayım;
Evvelâ adamım, yani
Sirk hayvanı falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Evde otururum,
Masa başında çalışırım.
Bir anne ile babadan dünyaya geldim.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübuvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevazıyım,
Ne de Bay Celal Bayar’ın
Ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim.
Puf böreği hele
Bayılırım.
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Yayan dolaşırım,
Mütenekkiren seyahat ederim.
Oktay Rıfat’la Melih Cevdet’tir
En yakın arkadaşlarım.
Bir de sevgilim vardır,pek muteber;
İsmini söyleyemem,
Edebiyat tarihçisi bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Meşgul olmadığım ‘ehemmiyetsiz’
Sadece üdeba arasındadır.
Ne bileyim,
Belki daha bin huyum vardır…
Amma ne lüzum var
Hepsini sıralamaya?
Onlar da bunlara benzer’
--------------------------------------------------------------

http://www.orhanveli.net/kaniksadigimbiri/patatesin.html



17- Brokoli en iyi çorba olur:)


Bizim pancar çorbasının yakın akrabasıdır Brokoli. Son senelerde hayatımıza girdi. Artık biz de üretiyoruz uzun zamandır. Taze taze alıp pişiriyoruz. Yabancı yemek kanallarında görürdüm yeşil yeşil önceleri. Özene bezene pişirirlerdi. Genellikle salata yaparlardı karnabaharla birlikte. Salatası da güzel oluyor. Haşlayıp üzerine sıcak sıcak limonlu baharatlı sarımsaklı sosla nefis bir tat çıkıyor ortaya. Saplarından ayırıp iyice yıkadığım brokoli çiçeklerini soğan, patates ve havuçla haşladıktan sonra mikserde çektim. Yağını, tuzunu ve baharatlarını ilave ettim. Bir taşım kaynattıktan sonra ateşten indirdim. Mısır ekmeği ile tadına tat katabilirsiniz siz de. Afiyet olsun...

6 Aralık 2012 Perşembe

16- Rulo Patates Böreği


Bu böreği ilk kez çok değerli komşum İlhan hanımdan öğrenmiştim. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım onun böreğinin tadını tutturamadığımı itiraf etmek zorundayım. Kulakları çınlasın...



                                                            MALZEMELER
                                                           8-10 adet patates
                                                           4 adet soğan
                                                     Yarım demet maydonoz
                                                              2 yumurta
                                                      1 su bardağı yoğurt
                                             1 su bardağına yakın zeytinyağı
                                             Tuz, karabiber, pul biber, kimyon





YAPILIŞI

Patatesleri haşlayıp süzdükten sonra iyice ezin ya da rendeleyin. Bol soğanda yağda kavurun. Baharatlarını ve maydanozunu ilave ettikten sonra soğumaya bırakın. Soğuyan patatesli içe 1 yumurta ve 1 su bardağı yoğurt ekleyip karıştırın ve dört yufka arasına eşit aralıklarla yayın. Rulo yaptıktan sonra bir parmak kalınlığında keserek tepsiye yerleştirin. Üzerine bir yumurta sarısı ile karıştırdığınız rende kaşarı sürerek çörek otu serpiştirdikten sonra 180 derecede 45 dakika pişirin. Afiyet olsun.



Meraklı bir dokunuş:)




Börekleri birbirine yapışmayacak kadar dondurucuda beklettikten sonra kilitli poşetlerde uzun süre saklayabilirsiniz..
















30 Kasım 2012 Cuma

Diyemedim Ya...!


Ah şu herşeye müdahele eden teyzeler. Dikkatsiz, düşüncesiz, duygusuz, çok bilmiş şeyler. Güya her şeyi yaşamışlardır, her konuda ulemadırlar, danışma merciidirler onlar. O zaman neden hiç sevilmezler, dinlenmezler, saygı görmezler? Çünkü uslupları kötüdür, acımasızdır, cüretkardır, saygısızdır...

Camiler özellikle büyük şehirlerde sürprizli cemaat manzaraları sergiler. Hepiniz karşılaşmışsınızdır erkek ve kadın cemaat çeşitliliği ile. Kılık kıyafetlerine camiden içeri adım attıklarında özen gösteren de vardır ilmihal bilgilerinden yola çıkarak, bilmediği için göstermeyeni de. Kimi başını örter kimi örtmez. Kimi namaza pantolonla durur kimi etekle. Dün Kemeraltı camiinde öğle vaktinde bir grup yaşlı ve orta yaşlı bayanlar olarak kadınlara ait küçük bölümünde namazımızı bitirip duaya geçtiğimiz sırada kapı yavaşça açıldı içeriye daracık kot pantolonu ve tişörtüyle bir genç kız süzüldü. Hemen oracıkta duran uzun basma eteklik ve çemberi giyinerek namaza durdu. Yan tarafımdaki teyzelerden "Maşallah" sesleri geliyordu fısıltı çemberini yara yara. Herkes duayı bırakmış bu genç kıza yöneltmişti dikkatini. "Aferin bak ne güzel!". Bu kadarla kalsa iyiydi. Yanımda duran teyze elinde tespih olduğu halde bir hamle yaparak secdeye giderken açılan genç kızın belini kapatmaya kalkıştı hiç duraksamadan. "Ya bi durun, rahat bırakın, kızın namazını bozacaksınız hatta namazı ebediyen bırakmasına bile sebep olacaksınız mazaallah, açılırsa açılsın beli sana ne, sen kendi acaip kılığına bak!" diyemedim ya .................İşin kötüsü tam da önümde durmuştu kızcağız namaza; bu yüzden de benim müdahele ettiğimi düşünecekti bir ihtimal. Çantamı aldım dışarı çıktım bu saçmalığa daha fazla şahit olmamak için.

Allah bu teyzelerden gençlerimizi, çocuklarımızı korusun. Bir de inşallah hayat bizleri de onlardan biri haline getirmesin...



26 Kasım 2012 Pazartesi

Basamaklar (Hermann Hesse)



Her goncanın soluşu ve gençliğin yaşlılığa dönüşmesi gibi,
zaman içinde hayatın her devresi çiçeklenir.
Her ermişlik ve erdemin kendi zamanı vardır
ve hiçbiri sonsuza dek süremez.
Yürek her zaman yolculuğa ve yeniden başlamaya hazır olmalı.
Hayat her çağırdığında yürek, kimseye yakınmadan,
yeni başlangıçlar için kendine cesaret verebilmelidir.
Ve her başlangıç içinde bir sihir bulundurur.
Bu sihir bizi korur ve yaşamamıza, devam etmemize yardım eder.
Hafiflikle, basamak basamak geçmeliyiz her yolu.
Hiç kimseye anayurt gibi bağlanmadan.
Dünyanın ruhu bizi bağlamak ya da sınırlamak istemiyor,
bizi basamak basamak genişletmek ve yükseltmek istiyor.
Hayatın bir evresine alıştığımız anda,
alışkanlığın getirdiği duygu bizi hapseder,
bize acı verir.
Sadece yolculuk etmeye hazır olan,
felç edici alışkanlıklardan kopmayı göze alabilir.
Belki de bize bu aşılması gereken basamakları gönderen ölümdür.
Hayatın bizden talepleri hiç bitmeyecek.
Haydi o zaman yüreğim,
ayrılığa, yolculuğa hazırlan ve iyileştir artık kendini.
HERMANN HESSE
http://tr.wikipedia.org/wiki/Hermann_Hesse




25 Kasım 2012 Pazar

Gurbet Aşuresi

(Ramazandan sonra en faziletli oruç, Muharrem ayında tutulan oruçtur.)Müslim


Bu yıl aşure gününde evden çok uzaklarda kızımın evinde aşure yapmak varmış. Akşamdan soğuk suda ısladığım buğday, nohut ve kuru fasulyeyi ayrı ayrı bu sabah tekrar kaynattıktan sonra komşudan aldığımız kocaman alümünyum tencerede birleştirdim. Malzemeler bu tencerede rahat rahat kaynaştılar:) Ve diğer malzemelerle yani pirinç, kuru üzüm, kuru incir, kuru kayısı ile de tamam oldular. En son şekerini ve sütünü ilave ederken bu kadar kuru baklagili şekerle yemek kimin aklına geldi diye de merak ettim yine. Annemin aşuresi kadar güzel olmasa da fena olmadı aşurem. Orta boy cam kaselere bölüp üzerlerini fındık, fıstık, ceviz ve tarçınla süsledim. Komşulardan da aşure getirenler oldu. Kızım hiç beklemeden bütün apartmanda oturan komşularına birer birer dağıttı. Bu aşure günü de böyle geldi ve geçti. Allah c.c tekrarını nasip etsin.



Aşure Günü

"Allahü teâlâ, birçok duaları Aşure günü kabul etmiştir. Hazret-i Âdem'in tevbesinin kabul olması, Hazret-i Nuh'un tufandan kurtulması, Hazret-i Yunus'un balığın karnından çıkması, Hazret-i İbrahim'in ateşte yanmaması, Hazret-i İdris'in canlı olarak göğe çıkarılması, Hazret-i Yakub'un, oğlu Hazret-i Yusuf'a kavuşması, Hazret-i Yusuf'un kuyudan çıkması, Hazret-i Eyyüb'ün hastalıktan kurtulması, Hazret-i Musa'nın Kızıldeniz'i geçmesi, Hazret-i İsa'nın doğumu ve ölümden kurtulup, diri olarak göğe çıkarılması Aşure günü oldu."

"Bugün bazı hayvanların bile bir şey yemediği bildirilmiştir. Bir avcı, Aşure günü, bir geyik yakaladı. Geyik, yavrularını emzirip akşamdan sonra dönmek üzere, avcının izin vermesi için, Resulullah efendimizden, şefaat istedi. Avcı, geyiğin akşama kalmadan hemen gelmesini isteyince, geyik, (Bugün Aşure günüdür. Bugünün hürmetine yavrularımızı emzirmeyiz. Onun için akşamdan sonra gelmek için izin istedim) dedi. Bunu duyan avcı, geyiği Resulullaha hediye etti. O da, geyiği serbest bıraktı."


24 Kasım 2012 Cumartesi

Rüya içinde Rüya




Rüya içinde rüya görüyoruz biz insanlar. Gün boyunca yaşadıklarımız zihinsel, duygusal donanımlarımızla beynimiz tarafından kayıt altına alınıyor; Gece uyku halindeyken o kayıtlar ruhsal dünyamızda bize seyrettiriliyor zamanlar ve mekanlar ötesinden. Gece rüyada gördüklerimiz gündüzün izleri. Bir de uyanıkken bir ömür boyunca gördüğümüz rüya var. Dünya rüyası. Bütün algılarımızla yaşadığımız dünya rüyası. İşte bu dünya rüyasında gördüklerimiz, yaşadıklarımız, yaşamadıklarımız, madde ve mana alemimize ait olan her şey, bizi öldükten sonra uyanacağımız dünyaya hazırlar. Gerçek dünyaya. Sanal dünyadan gerçek dünyaya uyandığımızda ruhumuzu hangi duygu, hayal ve düşünce ile donattıysak onunla buluşacağız. Gündüz ne yaşadıysak gece (Rüyamızda) onu gördüğümüz gibi; Dünya rüyamızda aklımızı, ruhumuzu, kalbimizi ne ile doldurduysak ahiret dünyamızda da onu göreceğimiz gibi. Yani cennetimizi de cehennemimizi de yaşarken buluyoruz (Kazanıyoruz); Öldüğümüzde kavuşuyoruz. 

16 Kasım 2012 Cuma

Hoşçakalın


Yolculuk var dostlar. Bir- iki hafta kadar evimden uzaklarda olacağım. Tek başıma yaptığım yolculukları seviyorum.Yola çıkmadan evvel halletmem gereken işlerim yüzünden bütün gün dışarda kalınca artık evi süpürmeyi dönüşe bırakırım diye düşünmüştüm. Fakat küçük bir örümceğin daha içeri girer girmez ağını pervasızca omuzumdan halının üzerine doğru sarkıttığını görünce muhakkak süpürge yapmalıyım dedim.  Yolculuk öncesi biz kadınlar evlerini derli toplu ve temiz bırakmaya dikkat ediyoruz . ( Olur da bir hal gelirse başımıza ve eve dönemezsek elaleme "Rahmetli de amma pasaklıymış" dedirtmemek gibi bir bilinçaltı denetim mekanızmamız var bizim en çok da yolculuk öncesi çalışmaya başlayan:)) Kimseden bu anlamda bir yardım görmesek de geride kalan eşimizin, çocuğumuzun hayatını biz yokken zora sokmamak için işleri sıraya koyarız. Harıl harıl gömleklerini ütüleriz, buzdolabına en az iki çeşit yemek pişirip koyarız, çamaşırları makine makine yıkar asarız, kirli sepetinde çamaşır bırakmaz, yastık yorgan yüzlerini değiştirir, mutfak tezgahını güzelce siler, boşaltırız. Sıra valiz hazırlamaya geldiğinde artık diliniz dışarıya düşmüştür, beliniz de kopmuş, sırtınız ağrılar içinde kalmıştır. Bir de bunları yazmaya kalkarsınız niyeyse:)Tamam tamam belki birkaç gün önceden gideceğiniz yere uygun kılık kıyafet durumunuzu aklınızdan şöyle bir geçirip işi kolaylamış olabilirsiniz ama o valizin kapağı son ana kadar açık tutulur yine de değil mi? Niçin? Çünkü ekleme çıkarma yapmak isteyebilirsiniz son anda. Bilgisayar masama bakıyorum da fazla dağılmış. Bazı kitapları kitaplığa kaldırmalı, yanına alacağın kitabı tespit etmeli, kalemleri seçmeli, yazmayanları artık atmanın tam zamanı. İlaçlar, şarj aleti gibi bazı ayrıntılı eksikleri bir yandan küçük bir kağıda not etmeli. Muhabbet kuşumuzun yemini, suyunu, kafes temizliğini şöyle bir elden geçirmeli. Yolculuk öncesi her şeyi tamamlama duygusunun verdiği stresi sevmiyorum. Bir de bu yaşlarda bir yerden bir yere giderken daha mı çok aklı geride kalıyor insanın nedir. Ama bir anlamı da kavuşmak yolculuğun. Gideceğin yerde seni bekleyen birileri varsa tabii. Bir yerlere gitmeyi de bir yerlerden eve tekrar dönmeyi de seviyorum. Ve tabii ki her şeyi bıraktığım gibi bulmayı da. Neyse artık yola çıkma vakti. Son kalan işleri de bitirip valizin fermuarını çekmeli. Şemsiye ve mantoyu da çıkarken almayı unutmamalı.



Hoşçakalın:)



http://www.canliyayin.org/moral-fm-istanbul_176.htm



13 Kasım 2012 Salı

15- Hacaburi(Kuzinede)


MALZEMELER:
Yumurta
Soğan
Çörekotu
Lor veya yağsız beyaz peynir
Tuz
Ekmek hamuru


YAPILIŞI:
Mayalı hamur ikiye ayrılır.Bir kısmı yağlanmış tepsiye yayılır.Haşlanmış yumurtalar ikiye bölünüp hamura serpiştirilir. İnce doğranmış ve tuzla yoğrularak öldürülmüş soğanlar ilave edilir. Peynir ve çörekotu da karıştırıldıktan sonra kalan hamurla üzeri örtülür. Yumurta sarısı sürülür. Normal fırında 200 derecede, kuzinede çevirerek pişirilir.








14- Ev Yapımı Sucuk


Evde sucuk yaptınız mı hiç bilmiyorum ama şimdi size vereceğim tarifi muhakkak denemelisiniz.

Malzemeler:
1 kilo yağlı kıyma
25 gram tuz
Karabiber
Kimyon
Tarçın
Yeni bahar
Kinzi
100 gram ince kıyılmış sarımsak
100 gram çekilmiş acı pul biber

Püf noktası: Kimyon yeni bahardan biraz fazla olacak. Diğer baharatlar yarım yemek kaşığı olarak koyulacak. Sucuk için alınan kıyma kaburga ve gerdan karışımı kendinden yağlı etten olacak.

Yapılışı:
Baharatları harmanlayın. Sarımsakla çektirin. Çektiremezseniz kıymayı parça parça tepsiye yayılmış baharata bulayın. Sonra güzelce hepsini yoğurun. Dondurucuda saklayın.

Bu sitedeki tarif de çok başarılı görünüyor. Buradan bakabilirsiniz.

http://cahidejibek.com/2011/11/18/evde-sucuk-nasil-yapilir/#more-10059



12 Kasım 2012 Pazartesi

İnkâr seçilmiş bir körlüktür (Ahmet Ay)


“Edebî birşeyler yazabilirim, yazarım, hatta yazdım, yok ileride yazacağım” tarzında hiç iddialarım olmadı. Yazmak başlıbaşına bir iddia olsa da hep bunlardan kaçtım ben. Çünkü biliyordum; olmadığım birşey gibi görünmeye çalıştıkça aslında olduğum şeyin altında kalacaktım. Bilinçaltına itilmiş ikinci bir kişilik gibi hep çıkmayı bekleyecekti asl-ı siretim. Ve ben farketmesem de hep ortalarda geziyor olacaktı. Yalnızca ben varlığını duyumsamayacaktım. Çünkü onu inkâr ediyordum. Nihayetinde ‘gözünü kapayan yalnız kendisine gece yapar.’ İnkâr, seçilmiş bir körlüktür. Ben de tahayyülden gecemde insanları kör sanıp kralın aslında çıplak olduğunu bilenlere komik bir şov yapacaktım. Yapmamayı seçtim. Önce Hz. Mevlana, sonra Hz. Bediüzzaman (Rabbim ikisinden de razı olsun) beni uyardılar.

“Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol!” cümlesine, insanlara hayatta başarı için Mevlana Hazretleri tarafından verilmiş bir tüyo gibi davranıyoruz, ama aslında bu tür tavsiyelerin hepsi insana insanca yaşamayı öğreten şeylerdir. İhtiyaç olan şeylerdir. Meyve değil, ekmektirler. Lüks değil, zarurettirler. Peki, bu insanca yaşama nedir, ona gelecek olursak. İnsanca yaşama, insanın yaşadığından zevk-i ruhanî almasıdır, kanaatimce.

Bakınız, böyle menfaat elde etmekten, bedensel bir tatmine ulaşmaktan hasıl olan geçici zevki kastetmiyorum. Zevk-i ruhanî aynen beden değişirken sabit kalan ruh gibi hayatta sabit kalan bir zevktir. Bir kere alınmakla bitip tükenmez, yenisinin gelmesi beklenmez. O yaşadığınız sürece omuzlarınızda kalır.

Nasıl bir örnek vereyim? Mesela birisine, çok dar bir anında, çok gerekli bir yardımı yaptınız. O bir zevk-i ruhanîye sebep olur işte... Onun zevk-i ruhanî olduğunu, hatırladıkça o zevkin yenilenmesinden anlayabilirsiniz. Demek ruhanîdir ki, izi ruhta kalmış, sizi terketmemiştir. Fakat bedensel bir zevk, tahattur edildiğinde çok az teselli verir. Belki teselli bile vermez. Verdiği tek şey teellümdür, acıdır. Zira geçip gitmiştir, geri gelmeyecek, tadını hissettirmeyecektir. Zevk bedensel olursa ancak “zeval-i lezzet elem verir.”

Hop, hop... Nereye gidiyorum ben? Başka birşey anlatacaktım size. Hah, tamam. Hatırladım şimdi: Olmadığımız birşey gibi davranmaktan ve kendimiz olmaktan bahsediyorduk. Evet, kanaatimce insan ruhuna tasannudan/yapmacıklıktan daha ağır gelen birşey yoktur. Mademki bir oyunu sahneleyen oyuncunun o oyun sürecinde yaşadığı bir yıpranma, yorgunluk vardır—1998’de sanırım, Sivas’ta, Susam Sokağı’ndaki Kırpık karakterini seslendiren oyuncudan işitmiştim bunu—elbette böylesi bir maskeyi bütün hayatı boyunca taşıyan insanlarda da bir yıpranma olacaktır. Bu yönüyle Mevlana’nın tavsiyesi tüyo değil, ihtiyaçtır. Öyle algılansa daha mantıklı olur. Ki ben de öyle bakıyorum. Olduğum gibi görünmediğim veya göründüğüm gibi olmadığım yerlerde büyük bir azap çekiyorum. Özellikle uzak akraba ziyaretlerinde. Veyahut insanların beni olduğumdan fazla gördüğü yerlerde...

Bana bunu ders verenlerden birisi de Bediüzzaman demiştim, doğrudur. Bediüzzaman’ın başta Münacaat Risalesi olmak üzere bence bütün eserlerinde olduğu gibi görünmek kaygısı vardır. Ha, bence olduğu şey, anlattığı şeyden daha yukarıdadır. Ancak daireleri karıştırmayalım. Onun kendi bulunduğu noktadan kendisini Allah’a uzak görmesi, benim bulunduğum noktadan onu Allah’a (bana kıyasla) çok yakın görmem çelişmezler, ikisi de caizdir. Çünkü kelam, bulunulan makama göre edilmiştir. (Kelama değer biçerken kimin söylediğine de bakılır.) Tıpkı Şems’in ilk tanıştıkları gün Mevlana’ya sorduğu sualde olduğu gibi. Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselam ile Beyazıd-ı Bistamî kuddise sirruh arasında yaptığı kıyaslamadaki gibi... Hatırlarsınız, hiçbir yerden hatırlamasanız Elif Şafak’ın Aşk’ından hatırlarsınız.

Nihayetinde olduğun gibi görünmek çok rahatlatıcıdır. Rol yapmaktan kurtarır ve fıtrata uygun bir yaşam sağlar. Zaten insan içindeki şirkleri öldürürse tasannu yapmaya da ihtiyacı kalmaz. Bence tasannuya/yapmacıklığa bizi en çok iten şey de Allah’tan başkasının kanaatine O’ndan daha fazla değer vermemizle ilintilidir. Bunu biraz da tebliğ aşkımız bize mantıklı gösteriyor. Öyle görünürsek, olmadığımız birşey gibi davranırsak insanlar davamıza daha çok gelir sanıyoruz.
Halbuki dava dediğin içten dışa yürünen bir yol. Sen önce içindeki davaları karara bağlasan, farketmesen de dışarıda birşeyler olur. Zaten hep söylerim; ne zaman ki tebliğ yaşamanın önüne geçti; tasannu yol bulup içimize yerleşti. Çaresi de taptıklarımıza birer balyoz vurup suçu kırmadığımızın üstüne atmak. Böylece hepsi bizden soğumuş olacak. Role gerek kalmayacak.

Hz. İbrahim aleyhisselam tasannudan yıldığı gün bunu yapmıştı. “Hastayım” diyerek katılmadığı kavmine karşı sergilediği tavır, belki öyle kanına dokundu ki düşündükçe; “Ne olacaksa olsun artık!” diyerek gitti putları kırdı. Balyozu da en büyüğünün üstüne astı. Bu sonuncusu yazının tamamı gibi salt kendi yorumum. Kayıtlara böyle geçsin. Ben peygamberlerin de insan olduğunu düşündüğümden haddimi aşarak bazen psikolojilerini anlamaya çalışıyorum. Kusursa, kusurumdur. İnsanlardan değil, Allah’tan affımı dilerim. Ben olduğum gibiyim.

twitter.com/yenirenkler

5 Kasım 2012 Pazartesi

Hangi Yol?


"Bazen sorunlarımızla yüzleşmekten kaçıp çözme yükümlülüğünü zamana attığımızda, sadece sırtımıza taşınamaz bir yük değil ayaklarımıza da prangalar bağlamış oluruz. Kendi için karar veremeyen acizler için zamanın da acelesi yoktur. Uzattıkça uzatır. Ta ki prangalar ayağınıza takılıp sizi düşürene kadar. O kadar kötü düşersiniz ki fark etmeden bir yola doğru sürüklenirsiniz. O sırada aklınızdan geçen tek şey "Acaba diğer yolu mu seçmeliydim?" olur."

Bir (Ç)alıntı

3 Kasım 2012 Cumartesi

Bir paragraf

"Gülümsemeyi ihmal etmedi hiç bir iç savaş yaşarken ömrü. Belkide kırılması gereken kalbi değil pencereleriydi. Ömrü gayr-ı resmi bir geçit töreniydi. Eğlendirdi binlercesini, uğurladı binlercesini ama hiç bir otoğarda iki kişi değildi. Gülümsemeyi ihmal etmedi adam bir de uyandırmaya çalışmayı kendini. Durdu sonra, neonlar durdu, gölgesi durdu ama hakikat durmadı. Tüm itirazlarına rağmen sarı kartını göstermişti sonbahar. Durdu, arkasına döndü ve gülümsemeyi ihmal etmedi adam, önce mevsime sonra sarıya güldü. 

Durdu, arkasında geçmiş, önünde gelecek."

Kaçış



Bir yazı yazmanın arefesinde; artık yazacak bir şey kalmadı yazabileceğim ne varsa üç seneden fazladır yazmış durmuşum duygusuna kapılıyorum. Zaten benim yazamadıklarımı da başkaları yazdı bitirdi sonuç itibariyle diye de bu düşüncemi destekliyorum kendi kendime. Söylenmiş sözleri tekrar tekrar söylemenin ne alemi var filan diyorum. Ama böyle düşünmenin de hem kocaman bir yalan hem de  yazma sancılarından süratle kaçıp kurtulmak arzusundan kaynaklandığını da biliyorum. Ve yakalanıyorum tabii ki daha bir adım bile atamadan. Başkalarının ne söylediğinden bana ne. Önemli olan benim o söylenmiş ya da yaşanmış sözlere ve olgulara olan mesafem. Ve kendi birikimlerimle o mesafeler yakınlaştığında onları bir leğende hamur yoğururcasına yoğurup zihinsel bir pasta olarak ortaya çıkarıp çıkaramamam. O pastanın başka hiçbir pastaya benzemeyeceği kesindir bilirim ki. Hayat insanı gün be gün biriktiriyor. Zaten geçmişin geleceği inşa edecek konteynırlar dolusu konularla yüklü sabırsız bir bekleyişi vardır ki evlere şenlik. Bir yay gibi gerilir de gerilirsiniz hatıralar iki de bir hatırınıza düştükçe.  İç dünyanızı bir kelimeler, cümleler ordusu istila etmiştir. Savaşlar içinde savaşlar yaşamaktasınızdır zihin koridorlarınızda herkesle ve herşeyle. Ve yine herkesle ve her şeyle barışmak uğruna bazen günlerce o kelimelerin, cümlelerin peşine düşersiniz. Bir kaleden bir kaleye savrulursunuz havan toplarında güllelerce. Kafanızda biri gider biri gelir kurgularınızın...

Neyse siz onu bunu boşverin de hiç düşündünüz mü hayat bir müzik makamı olsaydı hangi makamdan çalardınız? Ben Nihavent:)))


Iskalamak üzerine




"-Hayatı daha ne kadar ıskalayacağız Olric?
-Oklarımız bitene kadar efendimiz!"
 Oğuz Atay- Tutunamayanlar

Dikkat güvertede bebek var!




O gün insan olarak dünyaya gelişimin bir buçuk sene-i devriyesinde güvertenin demirlerine minik ellerimle yapışarak denizin köpük köpük dalgaları üzerinden dünya alemi temaşaa ettiğim gündü. Annemin bir anlık gafletinden istifade edip bebek cesaretimle doğruca gidip durduğum yerden bir minik adım atsaydım şimdi bu satırlar içinde hayatıma göndermeler yapıyor olmayacaktım. Öldürmeyen Allah öldürmüyor işte. Kalbim dışarı fırlayacakmış gibi attığı halde büyük bir soğukkanlılıkla arkasından yavaşça yaklaşarak bebeğimi tutup alabilir miydim ölümün kıyısından gibi annemin anlattıklarıyla aklıma soktuğu bu sorunun cevabını ise hiç bilemeyeceğim. Annem yapabilmiş. O an çektiği korkuyu hissedebiliyorum ama.

Aslında bana kalsaydı o demirleri hiç bırakmazdım herhaldeJ Annem beni çekip aldığında canım çok sıkılmıştır muhtemelenL Ne güzeldir dalgalara öyle yakın olmak. Çiseler yüzüme gözüme değdikçe neşem artıyordu muhakkak. Denizi, dalgaları biraz daha seyrettikten sonra güvertede şöyle bir gezintiye çıkacak; İnsanları inceleyecek, yeni yeni arkadaşlar bulacaktım belki de. Tayfalarla konuşacak; Kamaraların yuvarlak pencerelerinden bakacaktım; Kaptanla dümene geçecektim ve uçsuz bucaksız diyarlara doğru rotalar çizecektim küçük dev bebek halimleLNe gezer yolculuk boyunca annem bir daha yanından ayırmamış beni.

Güverteden düşüp ölmek çocuk oyuncağıydı o çağda. Ya şimdi? Hayat güvertesinin demirlerine sıkı sıkı tutunmaya devam ediyoruz hala; Ve ölüm artık oyun değil.  

30 Ekim 2012 Salı

13- Havis Papa


                  ( Havis Papa' yı herkes yapar ama Hande(Çol) başka yapar. Eline sağlık Handecim. Aşamalarını fotoğraflayıp gönderdiğin için ayrıca çok teşekkürler. Toz şeker ve tereyağı çok güzel görünüyor.)

Bu papaya az mı kaşık salladık çocukluğumuzda. Nasıl sabırsız bekleşirdik mis gibi tereyağı kokuları burnumuza gelirken. Yer sofrasını kurup üzerine siniyi güzelce yerleştirir ve ortasına papayı şaap diye dökerdi babaannem. Dakikalarca unu suyla karıştıra karıştıra iyice pişirdikten sonra o bir türlü tutturmayı beceremediğim kıvamlı sıcak hamuru..Ortasına da cozz diye kızgın tereyağını.. Taze köy yoğurdu arz-ı endam ederdi bakır taslar içinde papanın etrafında. Bir tereyağı çukuruna, bir taze yoğurt dolu tasa batırırdık çatalın ucuna aldığımız Havis Papa (Ya da Havsiz Papa) hamurunu... Babam öyle değil böyle diyerek hamura bulaşan tereyağı fazlasını hamur kraterinin(!) iç duvarına hafifce bastırarak bıraktıktan sonra damlatmadan nasıl ağzımıza götüreceğimizi gösterirdi. Bazı yörelerde erkek bazı yörelerde kız bebek doğduğunda bebek görmeye gelen misafirlere yapılan özel bir ikramdır papa. Bizde "Oğlan Papası" da der büyükler.

Bir tencereye bir miktar su koyulur. Kaynamaya başlayınca içerisine yavaş yavaş karıştırarak un ilave edilir. İyice koyulaşıp karıştırılamayacak hale gelinceye kadar pişirilir. Tepsiye dökülerek orta yerine kaşık yardımı ile yuvarlak bir çukur açılır. Tavada kızdırılan tereyağı açılan çukura dökülür. Sofraya oturanlar bir kaşığın ya da çatalın yarısı kadar papadan alır ortasındaki tereyağına bandırır sonra afiyetle yer. Tatlı yemek isterseniz kendi önünüze toz şeker de serpiştirebilirsiniz. Nurten hanımdan öğrendiğime göre Terme tarafında kuş eti ile de yeniyormuş bizim Havis Papa. Topluca yenmesi lezzetini arttırıyor diye düşünmekteyim. Pasta- börek- yemek arasında ve hatta hepsinin üzerinde bir yerde duruyor Havis Papa. Yiyen (Kalori- karbonhidrat bombası olması sebebiyle) bir pişman; yemeyen (Böyle bir lezzetten mahrum kaldığı için) bin pişman. Ama şurası bir gerçek ki çocukluğunda Havis Papa anısı olanlar olmayanlardan kat kat şanslı:)




                                                                                   





sizin planlarınız kaderi bağlamaz

Ne kadar kendinizden yana olursanız olun ve ne kadar planlar üstüne planlar yaparsanız yapın ön görmediğiniz, hiç bilmediğiniz bir sürpriz ...