25 Haziran 2012 Pazartesi

Yeşil Örtülü Gün



Dantel örtülerimi sehpalar üzerine sermiyorum uzun bir süredir. Çeyiz sandığımda yeniden modaya çıkmayı bekliyorlar büyük bir sabırla. Arada düzenlemek havalandırmak ya da ne var ne yok diye bakmak için açarım sandığımı. Kapağı açtığımda burnuma önce,  patiska nevresimlerim sararmasın ve  sandık lekesi olmasın diye bir köşesine sıkıştırdığım beyaz sabun kokusu gelir sonra da örtülerin ucuna takılıp gelen hatıralar sarar her yanımı.

Gelin olduğum mahallemizin bayanları ile toplanarak yaptığımız günlerimizde demli çay kokuları arasında sıra ile birbirimize ördüğümüz dantelli Öz dilek havlularım, evliliğimin ilk döneminde kullandığım annemin en iyi pikocularda güzelce sardırdığı dantelli beyaz patiska nevresim takımlarım, anneannemin kendi elleri ile ördüğü rengarenk banyo iliflerim, düğüne yetiştireceğim diye işlemekten bunaldığım sarı pötikare mutfak takımlarım…

Dantel örtülerin arasında duran o iğne oyası bardak altı uzun uzun düşündürdü beni bugün bohçaları düzenlerken. Yaşasaydı şimdi kırk yaşlarında olacaktı. Ölümünden kısa bir süre önce iğne oyasını öğrenmenin verdiği mutluluk ve gururla bana hediye etmişti  sıcak bir yaz gününde bu örtüyü. On dokuz yaşına girerken  uğurladık onu ötelere üzerinde bir yeşil örtü ile.

Sonra bir köşede kenarları kırmızı kabartma desenli çiçekli tül örtüleri gördüm aldım elime. Özenle vitrine serdim sandıktan çıkarıp."Hatıra olsun benden sana" demişti. Oldu. O da bir yeşil örtüye bürünerek terk etti bu yerleri daha yeni.

Adeta  izini sürüyordum iki dantel örtünün nakışları arasında sıkışıp kalan o günlerin. Neşeli, tasasız, mutlu ve umutlu günlerin.

Birlikte yapacak çok işlerimiz vardı. Düğünlerimiz, doğumlarımız, gezmelerimiz, tozmalarımız  olacaktı. Küsmelerimiz de olacaktı barışmalarımız da. İnsanız sonuçta.

"Gelen günler hiç benzemiyor geçen günlere."

Kalkacağım şimdi. Bütün örtüleri sandığa koyup kapatacağım kapağını sıkı sıkı. Vaktidir. Bir yeşil örtü alıp koyana kadar da açmayacağım.

O gün geldiğinde zaten ben orda olmayacağım. 







KUMA Deyince



Üzerine düşüp uğraşsanız da kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bâri birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın.” Nisa suresi 129. ayet
Kayınpederimin iki evli olması nedeniyle eşimin ailesi ile tanıştığımız ilk günlerde  “Babası gibi kuma getirebileceği” şeklinde  yarı şaka yarı ciddi konular yapılırdı aile arası muhabbetlerde. Sevimsiz bir konuydu kesinlikle.
Ben kuma değilim. Üzerime kuma da gelmedi. Bu konuda sade bir vatandaş olarak ve sadece gözlemlerimi yazabilirim. Gözlemlerim ise zorunluluk halinde İslamın ikinci eşi dahi tavsiye ederken yaptığı uyarılardaki isabeti anlamama yetiyor da artıyor bile.
Bu toplumda yaşayan, bu toplumda olanları az- çok soluyan bir birey olarak çocukluğumdan bu yana kuma ya da çok evlilik söz konusu edildiğinde aklıma geliveren insanlar var. Annemin dedesi, kayınpederim, bir arkadaşımızın babası, köye giderken önünden geçtiğimiz beyaz boyalı evdeki adam... Oldukça varlıklı armatör bir ahbabın üç evliliğinden bahsetmezsem olmaz  bir de. Hepsinin sebepleri, sonuçları, şartları farklı olan bu evliliklerin hangisinin İslami ruhsat ve kaygılarla yapıldığını ve şartlarını yerine getirip getirmediğini yine dışarıdan göründüğü kadarı ile anlayabiliriz ancak. Bu da yeterli olmaz.
Bana en yakın hikaye kayınvalidem ile kayınpederime ait. Kayın pederimin ilk hanımı bir kız çocuğundan başka çocuğu olmayınca kocasını evlenmeye razı ediyor. Ve kırk yaşındaki eşine aşağı mahallenin on altı yaşındaki genç ve güzel kızını kandırıp kaçırtıyor. Her şey olup bittikten sonra da eşini çok kıskanıyor. Kendi elleriyle evine, yuvasına gelmesine sebep olduğu kumasına tahammül etmekte güçlükler yaşıyor. En kötüsü de üst üste çocuk doğururken ve bir yandan da bağa, bahçeye, ev işlerine koşturup durduğu için öz çocukları ile ilgilenemeyen genç annenin çocuklarının sevgisini çalıyor. Büyük kızı hariç. O her zaman annesinin yanında oluyor. Artık biraz öngörüsü olan onun çocuk kalbinin  annesinin yaşadıklarını görerek nasıl üzüntüyle çarptığını anlayabilir. Erkek çocuklar büyük hanımın yakınlığından mest olurken; (Ki onların yaratılışının bir sonucudur bu biraz da. Fazla sorgulamazlar.) genç annenin içinde kim bilir ne fırtınalar kopuyordu.
Onların bu zorlu hayat hikayelerinin Hz. İbrahim, Sare ve Hacer annemizin hikayelerine benzediğini düşünüyorum ben pek çok yönü ile. Büyük hanım köyün sevilen, sayılan, sözü geçen, sabırlı bir osmanlı kadını olarak anlatılır hep. O Sare hanımın pozisyonundaydı bana göre. (Teşbihte hata olmaz.) Kayınvalidem ise herhalde Hacer annemizin duygu ve düşüncelerini, yaşadıklarını benden iyi anlar. Birini anlamak için onun ayakkabılarını giymelisin, onun geçtiği yollardan geçmelisin sözündeki mana cephesinden bakıldığında.
Kör baktığımız bir konudur kumalık. Onu yaşayanlar bilir. Yaşayanlar yaşamayanlardan az olduğu için de onları kimseler  anlayamaz. Yalnızdırlar. Ruhları yara doludur. Ve bu yaralarla yaşamayı öğrenirler. Bir kadın bir eve kuma olarak geldiğinde artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz o evde. İlk hanım ayrı, kuma gelen hanım ayrı bir girdabın içine girerler ve ömür boyu da çıkamazlar.
Bu yazıyı kayınvalidemin zaman zaman evlilik hayatında kuma olarak  yaşadıklarını o anları yaşıyormuşcasına üzülerek anlatmasının ardından yaptığı duası ile bitirmek istiyorum.
“Allah c.c kimseyi Kuma etmesin, kimseye Kuma getirmesin.”

25 haziran 2012 

17 Haziran 2012 Pazar

Nesilden nesile geçsin diye



"Birinci Cihan Harbinde babam 45 yaşında askere gitti. Karadan yürüyerek Ordu’ dan Ünye,  Su şehri , Sivas Divriği, Malatya, Elazığ, Harput’ da Alman hastanesine tifo hastalığına yakalanarak burada vefat etmiştir.
Ve o zaman ben de 1914 yılında 17 yaşında asker oldum.
1915 yılında kendi tüfeğim ile hükümette ve sahil muhafız askerliği yaptım.
1918 yılı rus geri çekildi. Jandarma olarak Trabzon’ da vazife gördüm ve hastalandım. 3 ay hava değişimi aldım.
1919 Ordu şubesinde muhafız olarak köylerden asker sevk ettim.
1921 Ordu’ da jandarma olarak ermeni çeteleri ile Ulubey Üren köyünde harb ettim ve Külküyünde bir köyün rumlarını 700 nüfus  tek olarak Mesudiye’ ye sevk ettim.
1923 ekim ayında 9 sene sonra tezkere aldım ve elbise kendimin olmak üzere bu vazifeyi  ifa ettim.
1947 de Perşembe Çamburnu’ nda elli yaşında iken 3 ay daha askerlik yaptım.

Mehmet oğlu Ahmet öztürk
İmza
30 mart 1971"

Kayınpederim Ahmet Öztürk’ ün(Allah c.c rahmet etsin) Osmanlıca bir kitabın(Envar-ül Aşıkin) arka sayfasına kendi el yazısı ile yazdığı yazı. Envar-ül Aşıkin Hicri 855,yani bizim takvimimize göre 1451 senesinde Fatih Sultan Mehmet Han ın tahta geçtiği zamanlarda yazılmış.







13 Haziran 2012 Çarşamba

Yol arkadaşım


Bazen de yollarda sınanırız. Zorlukların içindeki kolaylıklara da bu sınanmalar sırasında bizzat muhatap oluruz. Bu arada iyi bir yol arkadaşı olan yaşadı.

Köy dönüşüydü. Sağ ön tekerleğin patladığını farkettim. Allahtan ki gündüz vaktiydi. Direksiyon şöförü (Babam öyle der benim gibi sürücülere) olduğum için lastiği değiştirmem söz konusu olamazdı tabi. Arabayı sağa çektim ve eşimi aradım hemen. Çok geçmeden usta ile birlikte geldiler. Lastik değiştirildi. Yola devam ettik.

Yine köy yollarında bir sonbahar vakti yavaş yavaş şehre doğru yol alırken bahçelerin resmini çekmek istedim. El frenini çektim indim arabadan. Birkaç resim aldıktan sonra arabaya bindim. Ve maalesef hayati bir hata yaparak önce el frenini indirip arabayı çalıştırmaya kalktım. Yokuş aşağı duran arabanın frenleri o anda şişti ve kontrolümden çıktı. Kontağı açana kadar olan oldu. Neyse ki direksiyonu sola bahçe duvarına kırdım ve hafif bir çarpma ile durdum. Sağa kırsaydım bahçeye aşağı giderdim. Arabadan indim. Kazayı da fotoğrafladım yalnız kalbim dışarı fırlayacakmış gibi attığı halde. Yine hemen eşimi aradım.

Şehrin sokakları her acemi sürücü için anayollardan daha emniyetli gibidir. O gün bol bariyerli arka sokaklardan geçiyordum ağır aheste. Önüme bordo renkli bir Doğan model araba düştü. Yavaşladım. O önde ben arkada giderken sık sık duruyorduk bariyerlerden dolayı. Bir durdu ben de durdum; İki durdu durdum;  Üçüncü de maalesef duramadım. Arkadan hafifce çarptım. Bu ilk vukuatımdı. Hemen arabadan indim. Doğanın sürücüsü de indi. Benim sol farım kırılmıştı onun hasarı yoktu. Arkadan vurduğum için ben özür diledim. Adam önemli değil diyerek arabasına bindi gitti. O sırada olan biteni gören bir amca yanıma geldi. “Niye özür diliyorsun ki kızım. O hatalıydı. Öyle aniden durursa ikide bir olacağı buydu.” Baktım yolda barıyer filan yok. Adam bayan sürücü olduğumu görerek benimle dalgasını geçmişti resmen. Hala kızıyorum. E tabii eşimi aradım hemen.

Bir yolculuk halinde nelerle karşılacağınızı hiç bilemezsiniz. Yollar, gidilecek yere kolaylıkla varabilmek içindir. Bazen gidilecek yere geçit vermez yollar. Kapalıdır bir sebepten dolayı. Köprü yıkılmıştır. Arabanız arıza yapmıştır. Şöför rahatsızlanmıştır. Vs. vs. Böyle zorlu durumlarda hayatınızda iyi bir yol arkadaşının varlığı önemlidir. Eşlerimiz en iyi yol arkadaşlarımızdır. Sevdiğiniz, güvendiğiniz bir yol arkadaşı sizi yolda bırakmaz evvelAllah.

İyi bir yol arkadaşından öğreniriz iyi bir yol arkadaşı olmayı da.



11 Haziran 2012 Pazartesi

Küçük bir toprak macerası


Bugün günlerden toprakla tanışma günü.

Uzun zamandan beri yapmayı düşünüp de hep ertelediğim o gün. Bugün domates fidelerini üstelik toprağı bel küreği ve bel ile belledikten sonra tek tek ellerimle diktiğim gün.

Topraktan geldik toprağa gideceğiz madem biraz tanıyalım, anlayalım birbirimizi ama değil mi? Babam her zaman "Bana kimse bir şey öğretmedi merak ettim öğrendim siz de merak edin öğrenin" der durur.

İlk adımı attık küçük kızımla. Annemin ufak ufak verdiği tiyolar da işime yaramadı değil. Mesela bel küreğinin tamamının toprağa girmesi gerektiği gibi(!) Bu arada  kızımın yaşlı ve şişko annesinin yorulmaması için ondan fazla çalıştığını da eklemem gerek. Toprağı kazmayla soluksuz bir inceltmesi var ki görülmeye değer! O da sevdi bu işi.

Balkonda küçük saksılara da diktim domates fidelerini. Hem köylü hem şehirli domateslerimizin dallarından kırmızı kırmızı bize merhaba diyeceği günü sabırsızlıkla beklemeye başladık şimdi.

Toprakla uğraşmanın bir büyük sabır işi olduğunu da anlamış olduk o ayrı mesele.




sizin planlarınız kaderi bağlamaz

Ne kadar kendinizden yana olursanız olun ve ne kadar planlar üstüne planlar yaparsanız yapın ön görmediğiniz, hiç bilmediğiniz bir sürpriz ...