27 Haziran 2012 Çarşamba
25 Haziran 2012 Pazartesi
Yeşil Örtülü Gün
Dantel örtülerimi sehpalar üzerine sermiyorum uzun bir
süredir. Çeyiz sandığımda yeniden modaya çıkmayı bekliyorlar büyük bir sabırla.
Arada düzenlemek havalandırmak ya da ne var ne yok diye bakmak için açarım
sandığımı. Kapağı açtığımda burnuma önce, patiska nevresimlerim sararmasın ve sandık lekesi olmasın diye bir köşesine
sıkıştırdığım beyaz sabun kokusu gelir sonra da örtülerin ucuna takılıp gelen
hatıralar sarar her yanımı.
Gelin olduğum mahallemizin bayanları ile toplanarak yaptığımız günlerimizde demli çay kokuları arasında sıra ile birbirimize ördüğümüz dantelli Öz dilek havlularım, evliliğimin ilk döneminde kullandığım annemin en iyi pikocularda güzelce sardırdığı dantelli beyaz patiska nevresim takımlarım, anneannemin kendi elleri ile ördüğü rengarenk banyo iliflerim, düğüne yetiştireceğim diye işlemekten bunaldığım sarı pötikare mutfak takımlarım…
Gelin olduğum mahallemizin bayanları ile toplanarak yaptığımız günlerimizde demli çay kokuları arasında sıra ile birbirimize ördüğümüz dantelli Öz dilek havlularım, evliliğimin ilk döneminde kullandığım annemin en iyi pikocularda güzelce sardırdığı dantelli beyaz patiska nevresim takımlarım, anneannemin kendi elleri ile ördüğü rengarenk banyo iliflerim, düğüne yetiştireceğim diye işlemekten bunaldığım sarı pötikare mutfak takımlarım…
Dantel örtülerin arasında duran o iğne oyası bardak altı uzun uzun düşündürdü beni bugün bohçaları
düzenlerken. Yaşasaydı şimdi kırk yaşlarında olacaktı. Ölümünden kısa bir süre
önce iğne oyasını öğrenmenin verdiği mutluluk ve gururla bana hediye
etmişti sıcak bir yaz gününde bu örtüyü.
On dokuz yaşına girerken uğurladık onu
ötelere üzerinde bir yeşil örtü ile.
Sonra bir köşede kenarları kırmızı kabartma desenli çiçekli tül örtüleri gördüm aldım elime. Özenle vitrine serdim sandıktan
çıkarıp."Hatıra olsun benden sana" demişti. Oldu. O da bir yeşil örtüye bürünerek terk etti bu yerleri daha yeni.
Adeta izini sürüyordum iki dantel örtünün nakışları arasında sıkışıp kalan o günlerin. Neşeli, tasasız, mutlu ve umutlu günlerin.
Birlikte yapacak çok işlerimiz vardı. Düğünlerimiz, doğumlarımız, gezmelerimiz, tozmalarımız olacaktı. Küsmelerimiz de olacaktı barışmalarımız da. İnsanız sonuçta.
Adeta izini sürüyordum iki dantel örtünün nakışları arasında sıkışıp kalan o günlerin. Neşeli, tasasız, mutlu ve umutlu günlerin.
Birlikte yapacak çok işlerimiz vardı. Düğünlerimiz, doğumlarımız, gezmelerimiz, tozmalarımız olacaktı. Küsmelerimiz de olacaktı barışmalarımız da. İnsanız sonuçta.
"Gelen günler hiç benzemiyor geçen günlere."
Kalkacağım şimdi. Bütün örtüleri sandığa koyup kapatacağım
kapağını sıkı sıkı. Vaktidir. Bir yeşil örtü alıp koyana kadar da açmayacağım.
O gün geldiğinde zaten ben orda olmayacağım.
O gün geldiğinde zaten ben orda olmayacağım.
KUMA Deyince
“Üzerine düşüp uğraşsanız
da kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bâri birisine tamamen
kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın.” Nisa suresi 129. ayet
Kayınpederimin
iki evli olması nedeniyle eşimin ailesi ile tanıştığımız ilk günlerde
“Babası gibi kuma getirebileceği” şeklinde yarı şaka yarı ciddi
konular yapılırdı aile arası muhabbetlerde. Sevimsiz bir konuydu kesinlikle.
Ben
kuma değilim. Üzerime kuma da gelmedi. Bu konuda sade bir vatandaş olarak ve
sadece gözlemlerimi yazabilirim. Gözlemlerim ise zorunluluk halinde İslamın
ikinci eşi dahi tavsiye ederken yaptığı uyarılardaki isabeti anlamama yetiyor
da artıyor bile.
Bu toplumda
yaşayan, bu toplumda olanları az- çok soluyan bir birey olarak çocukluğumdan bu
yana kuma ya da çok evlilik söz konusu edildiğinde aklıma geliveren insanlar
var. Annemin dedesi, kayınpederim, bir arkadaşımızın babası, köye giderken
önünden geçtiğimiz beyaz boyalı evdeki adam... Oldukça varlıklı armatör bir
ahbabın üç evliliğinden bahsetmezsem olmaz bir de. Hepsinin sebepleri,
sonuçları, şartları farklı olan bu evliliklerin hangisinin İslami ruhsat ve
kaygılarla yapıldığını ve şartlarını yerine getirip getirmediğini yine dışarıdan
göründüğü kadarı ile anlayabiliriz ancak. Bu da yeterli olmaz.
Bana
en yakın hikaye kayınvalidem ile kayınpederime ait. Kayın pederimin ilk
hanımı bir kız çocuğundan başka
çocuğu olmayınca kocasını evlenmeye razı ediyor. Ve
kırk yaşındaki eşine aşağı mahallenin on altı yaşındaki genç ve güzel kızını
kandırıp kaçırtıyor. Her şey olup bittikten sonra da eşini çok kıskanıyor.
Kendi elleriyle evine, yuvasına gelmesine sebep olduğu kumasına tahammül
etmekte güçlükler yaşıyor. En kötüsü de üst üste çocuk doğururken ve bir yandan
da bağa, bahçeye, ev işlerine koşturup durduğu için öz çocukları ile
ilgilenemeyen genç annenin çocuklarının sevgisini çalıyor. Büyük kızı hariç. O
her zaman annesinin yanında oluyor. Artık biraz öngörüsü olan onun çocuk
kalbinin annesinin yaşadıklarını görerek nasıl üzüntüyle çarptığını
anlayabilir. Erkek çocuklar büyük hanımın yakınlığından mest olurken; (Ki
onların yaratılışının bir sonucudur bu biraz da. Fazla sorgulamazlar.) genç
annenin içinde kim bilir ne fırtınalar kopuyordu.
Onların
bu zorlu hayat hikayelerinin Hz. İbrahim, Sare ve Hacer annemizin hikayelerine
benzediğini düşünüyorum ben pek çok yönü ile. Büyük hanım köyün sevilen, sayılan,
sözü geçen, sabırlı bir osmanlı kadını olarak anlatılır hep. O Sare hanımın
pozisyonundaydı bana göre. (Teşbihte hata olmaz.) Kayınvalidem ise herhalde
Hacer annemizin duygu ve düşüncelerini, yaşadıklarını benden iyi anlar. Birini
anlamak için onun ayakkabılarını giymelisin, onun geçtiği yollardan geçmelisin
sözündeki mana cephesinden bakıldığında.
Kör
baktığımız bir konudur kumalık. Onu yaşayanlar bilir. Yaşayanlar
yaşamayanlardan az olduğu için de onları kimseler anlayamaz.
Yalnızdırlar. Ruhları yara doludur. Ve bu yaralarla yaşamayı öğrenirler. Bir
kadın bir eve kuma olarak geldiğinde artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz o evde.
İlk hanım ayrı, kuma gelen hanım ayrı bir girdabın içine girerler ve ömür boyu
da çıkamazlar.
Bu
yazıyı kayınvalidemin zaman zaman evlilik hayatında kuma olarak
yaşadıklarını o anları yaşıyormuşcasına üzülerek anlatmasının ardından
yaptığı duası ile bitirmek istiyorum.
“Allah
c.c kimseyi Kuma etmesin, kimseye Kuma getirmesin.”
25
haziran 2012
23 Haziran 2012 Cumartesi
17 Haziran 2012 Pazar
Nesilden nesile geçsin diye
"Birinci Cihan Harbinde babam 45 yaşında askere gitti.
Karadan yürüyerek Ordu’ dan Ünye, Su
şehri , Sivas Divriği, Malatya, Elazığ, Harput’ da Alman hastanesine tifo
hastalığına yakalanarak burada vefat etmiştir.
Ve o zaman ben de 1914 yılında 17 yaşında asker oldum.
1915 yılında kendi tüfeğim ile hükümette ve sahil muhafız
askerliği yaptım.
1918 yılı rus geri çekildi. Jandarma olarak Trabzon’ da
vazife gördüm ve hastalandım. 3 ay hava değişimi aldım.
1919 Ordu şubesinde muhafız olarak köylerden asker sevk
ettim.
1921 Ordu’ da jandarma olarak ermeni çeteleri ile Ulubey
Üren köyünde harb ettim ve Külküyünde bir köyün rumlarını 700 nüfus tek olarak Mesudiye’ ye sevk ettim.
1923 ekim ayında 9 sene sonra tezkere aldım ve elbise
kendimin olmak üzere bu vazifeyi ifa
ettim.
1947 de Perşembe Çamburnu’ nda elli yaşında iken 3 ay daha
askerlik yaptım.
Mehmet oğlu Ahmet öztürk
İmza
30 mart 1971"
13 Haziran 2012 Çarşamba
Yol arkadaşım
Bazen de yollarda sınanırız. Zorlukların içindeki
kolaylıklara da bu sınanmalar sırasında bizzat muhatap oluruz. Bu arada iyi bir
yol arkadaşı olan yaşadı.
Köy dönüşüydü. Sağ ön tekerleğin patladığını farkettim.
Allahtan ki gündüz vaktiydi. Direksiyon şöförü (Babam öyle der benim gibi
sürücülere) olduğum için lastiği değiştirmem söz konusu olamazdı tabi. Arabayı
sağa çektim ve eşimi aradım hemen. Çok geçmeden usta ile birlikte geldiler.
Lastik değiştirildi. Yola devam ettik.
Yine köy yollarında bir sonbahar vakti yavaş yavaş şehre
doğru yol alırken bahçelerin resmini çekmek istedim. El frenini çektim indim
arabadan. Birkaç resim aldıktan sonra arabaya bindim. Ve maalesef hayati bir
hata yaparak önce el frenini indirip arabayı çalıştırmaya kalktım. Yokuş aşağı
duran arabanın frenleri o anda şişti ve kontrolümden çıktı. Kontağı açana kadar
olan oldu. Neyse ki direksiyonu sola bahçe duvarına kırdım ve hafif bir çarpma
ile durdum. Sağa kırsaydım bahçeye aşağı giderdim. Arabadan indim. Kazayı da fotoğrafladım
yalnız kalbim dışarı fırlayacakmış gibi attığı halde. Yine hemen eşimi aradım.
Şehrin sokakları her acemi sürücü için anayollardan daha
emniyetli gibidir. O gün bol bariyerli arka sokaklardan geçiyordum ağır aheste.
Önüme bordo renkli bir Doğan model araba düştü. Yavaşladım. O önde ben arkada
giderken sık sık duruyorduk bariyerlerden dolayı. Bir durdu ben de durdum; İki
durdu durdum; Üçüncü de maalesef
duramadım. Arkadan hafifce çarptım. Bu ilk vukuatımdı. Hemen arabadan indim.
Doğanın sürücüsü de indi. Benim sol farım kırılmıştı onun hasarı yoktu. Arkadan
vurduğum için ben özür diledim. Adam önemli değil diyerek arabasına bindi
gitti. O sırada olan biteni gören bir amca yanıma geldi. “Niye özür diliyorsun
ki kızım. O hatalıydı. Öyle aniden durursa ikide bir olacağı buydu.” Baktım
yolda barıyer filan yok. Adam bayan sürücü olduğumu görerek benimle dalgasını
geçmişti resmen. Hala kızıyorum. E tabii eşimi aradım hemen.
Bir yolculuk halinde nelerle karşılacağınızı hiç bilemezsiniz.
Yollar, gidilecek yere kolaylıkla varabilmek içindir. Bazen gidilecek yere
geçit vermez yollar. Kapalıdır bir sebepten dolayı. Köprü yıkılmıştır. Arabanız
arıza yapmıştır. Şöför rahatsızlanmıştır. Vs. vs. Böyle zorlu durumlarda
hayatınızda iyi bir yol arkadaşının varlığı önemlidir. Eşlerimiz en iyi yol
arkadaşlarımızdır. Sevdiğiniz, güvendiğiniz bir yol arkadaşı sizi yolda
bırakmaz evvelAllah.
İyi bir yol arkadaşından öğreniriz iyi bir yol arkadaşı
olmayı da.
11 Haziran 2012 Pazartesi
Küçük bir toprak macerası
Bugün günlerden toprakla tanışma günü.
Uzun zamandan beri yapmayı düşünüp de hep ertelediğim o gün. Bugün domates fidelerini üstelik toprağı bel küreği ve bel ile belledikten sonra tek tek ellerimle diktiğim gün.
Topraktan geldik toprağa gideceğiz madem biraz tanıyalım, anlayalım birbirimizi ama değil mi? Babam her zaman "Bana kimse bir şey öğretmedi merak ettim öğrendim siz de merak edin öğrenin" der durur.
İlk adımı attık küçük kızımla. Annemin ufak ufak verdiği tiyolar da işime yaramadı değil. Mesela bel küreğinin tamamının toprağa girmesi gerektiği gibi(!) Bu arada kızımın yaşlı ve şişko annesinin yorulmaması için ondan fazla çalıştığını da eklemem gerek. Toprağı kazmayla soluksuz bir inceltmesi var ki görülmeye değer! O da sevdi bu işi.
Balkonda küçük saksılara da diktim domates fidelerini. Hem köylü hem şehirli domateslerimizin dallarından kırmızı kırmızı bize merhaba diyeceği günü sabırsızlıkla beklemeye başladık şimdi.
Toprakla uğraşmanın bir büyük sabır işi olduğunu da anlamış olduk o ayrı mesele.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
sizin planlarınız kaderi bağlamaz
Ne kadar kendinizden yana olursanız olun ve ne kadar planlar üstüne planlar yaparsanız yapın ön görmediğiniz, hiç bilmediğiniz bir sürpriz ...
-
Yarım kilo buğdaydan bir tencere keşkek. Yapılışını ben de pek bilmiyorum. Buğdayın akşamdan ıslatılıp sonra da iyice pişirilmesi gerekiyo...
-
Yolculuk var dostlar. Bir- iki hafta kadar evimden uzaklarda olacağım. Tek başıma yaptığım yolculukları seviyorum.Yola çıkmadan evvel ha...
-
Patlıcandan yapılan her çeşit yemeğe bayılırım ama gürcüce patlıcan yemeğinin yeri başkadır. Bu yemek masadaysa önce onun tadına bakılı...



