"Dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücud rengi verme; Bu saati düşün; sendeki sabır kuvveti bu saate kafi gelir" Bediüzzaman
6 Aralık 2013 Cuma
27 Kasım 2013 Çarşamba
Macera bitmedi
Aslında söylenecek yeni bir şey yok içinde bulunduğum süreçte. Her şey aynı.. Gözümü açar açmaz aklıma , yumar yummaz rüyama giren sevimsiz ve davetsiz misafirimle geçiyor günlerim. Bazı sabahlar gözümü açmayı hiç istemiyorum... Zihnim onunla yatıyor onunla kalkıyor. Etrafımda şimdiye kadar hiç bilmediğim bir sinerji oluştu onun yüzünden. Kurtulmak ne mümkün.. Sağır sultan bir yerlerde beni konuşuyor. Aaaa! diyor Vah vaah! diyor! Diyor da diyor ... Ne dediğini bilmeden, düşünmeden, hissetmeden... Bazen de aşırı hissederek... Böyleymiş bu işler maalesef... Değişir mi değişmez mi bilmem ama bu şimdiki kanser hastaları ve tabii ki ileri teknolojinin yeni buluşlarına bağlı bir şey biraz da... Belki de görmek mümkün olur...
Hayretle farkına vardığım bir başka şey ise insanların nasıl yanlış beslendikleri. Bunu anlamam için kanser olmam gerekiyormuş. Onlar da anlayamıyor bu yüzden. Ben yediklerime içtiklerime ne kadar dikkat edersem çevremdekiler o kadar dikkatsiz... Çok korkunç bir gerçek bu...Mütemadiyen aman yemenize içmenize dikkat edin; Boğazınızın canınıza kastettiğini görmüyor musunuz gibi uyarılarda bulunmak istiyorum. Ama kelimelerimin ağzımdan çıksa bile muhatabına ulaşamadığını üzülerek görüyorum... Başka bir boyuttan bakıyorum artık dünyaya ve bir önceki boyuttaki halimle çarpışıyorum nereye dönsem...
418 numaralı hastane odasındaki insanlar geldi bugün yine aklıma... Kapıdan girişte sağ köşede yatan kırmızı pijamalı abla, hemen yanındaki yatakta artık iyileşip eve dönmek için gün sayan Emel, benim yatağımın yanındaki ak saçlı yetmiş yaşındaki babaanne... Hayata nasıl da sıkı sıkı tutunuyordunuz... İnşallah sıhhattesinizdir...
Doktorlar on güne yakın bir mola verdikleri için yarın memlekete doğru yola çıkacağız. Asıl macera dönüşte...
18 Kasım 2013 Pazartesi
Bu da geçer!
Teşhisin akabinde ameliyat dönemi de geçti. Halden hale geçerek ilerliyoruz yolumuzda. İnternette daha önce hiç ilgimi çekmeyen kanser öyküleri okumaktan gına geldi. Ama herkesin öyküsünün kendine özel olduğunu anlamış oldum en azından. Çemberin içinde olanlar ve olmayanların hali başka başka. Bu da çok doğal bir durum." Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" ve "Ben ol da bil!" sözlerindeki anlam muhataplarını buluyor hayatımda bir kere daha. Onlara kızmıyorum, anlıyorum ve bu yüzden kötü etkilenmiyorum.
Hastalar risalesinde okuduğum "Ey Hasta Sabret! Hastalık vazifesini yapacak ve gidecek !" ve Sebahattin Ali' nin kitabında okuduğum "Kuvvetli bir kafanın sevince çeviremeyeceği ızdırap yoktur " cümlelerindeki manaları sık sık aklımdan geçiriyorum şu sıralar. Kuvvetli bir kafa, kuvvetli bir kalpten ayrı olabilir mi diye de sorasım geliyor kendi kendime. Bu karmaşık günlerden maddi ve manevi kazançlarla çıkabilmemiz kalbe ve kafaya ne kadar hakim olabildiğimizle çok alakalı kısacası...
Hava çok güzel bugün burada. Çıkıp biraz dolaşacağız. Kafayı kuvvetlendirmenin bir yolu da kafayı dağıtmak ama öyle değil mi?
Hastalar risalesinde okuduğum "Ey Hasta Sabret! Hastalık vazifesini yapacak ve gidecek !" ve Sebahattin Ali' nin kitabında okuduğum "Kuvvetli bir kafanın sevince çeviremeyeceği ızdırap yoktur " cümlelerindeki manaları sık sık aklımdan geçiriyorum şu sıralar. Kuvvetli bir kafa, kuvvetli bir kalpten ayrı olabilir mi diye de sorasım geliyor kendi kendime. Bu karmaşık günlerden maddi ve manevi kazançlarla çıkabilmemiz kalbe ve kafaya ne kadar hakim olabildiğimizle çok alakalı kısacası...
Hava çok güzel bugün burada. Çıkıp biraz dolaşacağız. Kafayı kuvvetlendirmenin bir yolu da kafayı dağıtmak ama öyle değil mi?
26 Ekim 2013 Cumartesi
Bu günlük başka günlük
Bir sıçrarsın iki sıçrarsın üçüncü de yakalanırsın çekirge...
Tiroid, sonra meme-rahim-yumurtalık derken ülseratif
kolitin de desteğiyle yakalanmaca…
Kolonoskopiden sonra eşimin yüzüme karşı bir türlü söyleyemediği şey;
Doktorun tabloda gösterdiği manzara;
Raporda ki tanı…
Bir çeşit duvara çarpma duygusu…
Hayat devam edecek …
Kanserle…
…………………….
Erken tanı olması iyi.
……………………
Bu süreci kaleme alma iştahım hiç yok. Tatsızım. Ama kendimi
zorlayayım diyorum. Her şey yolunda giderse yazdıklarım sıkı bir anı olarak
kalır.
Genetik miras söz konusu. Çevresel faktörler de var. Aslında
olmaması imkansızdı.
Kesin cerrahi müdahele gerekiyor. Ve kemoterapi.
Son dakika haberi fena değil. “Var ama yayılmamış."
………………………
Eş dost, akraba telefon açıyor. Geçmiş olsun dileklerinin peşinden kendi çevrelerinde bu hastalıkla uzun yıllar yaşayanlar olduğundan bahsediyorlar. Umut verici konuşmalar duymak iyi…
Kulvar değiştirdim. Daha önce ben geçmiş olsun diyordum birilerine. Şimdi bana diyorlar…
Babam git güzelce tedavi ol gel dedi. Annem
son durumu öğrenince rahatladı.
Eveetttt kanser günlüğümü böylece tutmaya başladım…Bu günlük başka günlük:)
Hadi bakalım bana ve benimle beraber olan herkese kolay
gelsin.
Neden bu illetin gelip beni bulduğunun cevabının ise sadece
genetik ya da çevresel faktörlerle ilgili olmadığını düşünüyorum bir yandan. Günlerdir
tetkiklerle uğraşıyordum.Yok bel fıtığı, yok spandiloz artropati , yok göz
tansiyonu derken kolonoskopide yakalanan polip haberi bana başka şeyler
söyledi. Allah' ın beni özel takibe aldığı ve en kötüye yavaş yavaş hazırladığı gibi. Hastaneden bu düşünce ve duygularla çıkarken O' na cevaben gayri ihtiyari “Ben de seni seviyorum Allahım” diye mırıldandığımı biliyorum; hem de gülerek. Hastalıkların insan üzerinde çok farklı etkiler bıraktığını bilmek başka,
yaşamak başka. Sanki yaşanan her hastalık ya da her sıkıntı yaratanla arandaki
perdeleri aralıyor…
…………………..
Bu arada karnabahar ve brokoli tüketimini arttırdım ilk tepki
olarak. Bir de kefir...
Savaş başladıJ
25 Ekim 2013 Cuma
.........
...............sonra adını bile diline değdirmemeye özen gösterdiğin şey öylece gelir ve hayatına değer............
duymadığın şeyleri duyma, görmediğin şeyleri görme, hissetmediğin şeyleri hissetme, anlamadığın şeyleri anlama zamanıdır artık...
şimdi en çok da dua zamanı....
hepimize acil şifalar diliyorum....
duymadığın şeyleri duyma, görmediğin şeyleri görme, hissetmediğin şeyleri hissetme, anlamadığın şeyleri anlama zamanıdır artık...
şimdi en çok da dua zamanı....
hepimize acil şifalar diliyorum....
15 Ekim 2013 Salı
Sizin bayramınız ne renk:)
Biri dağda biri bayırda bizim çocukların. Henüz telefon da
açmadılar. Öğrenci olan daha uykudadır, gezgin olan bayramdan çok uzaklarda, bayramı
bütün ritüelleriyle yaşıyor, yaşatıyor İstanbullarda bir yerde diğeri de. Biz “bir kör
bir ayvaz” değişine uygun bir vaziyette başbaşa bir bayram geçiriyoruz eşimle. Az
sonra büyüklerle buluşmak üzere yola çıkacağız. Her bayramın rengi başka başka
oluyor. Sizin bayramınız ne renk:)Biz bu bayram biraz griyiz sanki. Bayram çift taraflı bir tavırdır bence. Kişinin
kendisinde başlar çevresinde devam eder ya da çevresinde başlayıp kendisinde
devam eder.Bu yönüyle inanan da inanmayan da içindedir bayram çemberinin. Bayram
ritüellerindeki hikmet yağmurları ile ıslanırız hepimiz. Her yerde bir bayram
telaşı vardı dün akşam şehir merkezinde. Genç anneler, babalar çocukları ile
mağazaları doldurmuştu. Hep beraber bir coşkunun, bir heyecanın, içindeydik.En
çok da çocuklara geliyor bayram; Çünkü ruhlarında onları alaşağı eden yaratılış
mevzuları yok henüz. Onlar cevaplarıyla doğuyorlar. Büyürken kaybettiğimiz
cevapların peşindeyiz biz büyükler de. Bayramlar o cevapları bulmaya güzel bir
vesile olur belki de. Haydi senede bir
sefer etrafımızı kuşatan bu zengin enerji ile ruhumuzda bayram takları
kuralım hep birlikte… Geçiş törenlerimizde daha nice nice bayramlar sevdiklerimizle
sağlık ve mutlulukla yer alalım inşallah. Herkese iyi bayramlar.
5 Ekim 2013 Cumartesi
Bir film üzerine
Yolcuyuz kardeşim biz bu dünyada. Kendimize bir yol arayıp duruyoruz. Travestilerin de böyle bir derdi var. Değersizleştirilen değerlerimiz içerisinde her şeyin bir karmaşa halinde sunulduğu toplumumuzda kendilerine bir hayat yolu bulmaya;Yuva kurmaya, aile olmaya, yaşamaya çalışıyorlar... Köyde ayrı şehirde ayrı dertleri var. Ayrımcılığın en şiddetlisine muhataplar. Anlatıcının "bir kişilik sapması değil cinsel bir kimlik" olduğunu vurguladığı kare belki daha fazla öne çıkarılmalıydı filmde. Doğuştan itibaren bedenleri ile çatışmaya başlayan bu insanların özellikle dini çevrelerce anlaşılmaması , dışlanması, yok sayılması meseleyi daha çıkmaz bir hale getiriyor. Toplumda dejenerasyonu, ahlaki çöküntüyü de bu davranışlarımızla katmerleştiriyoruz ve de hızlandırıyoruz bilmeden.Yaşadıkları haksızlıklar onları zalim birer kişilik haline getiriyorsa bunda muhatap oldukları en basit gündelik olaylar ve o gündelik durumların içinde de biz varız. Bakışlarımız, davranışlarımız, hiç bir şey yapmayışımız var. Ben hiç bir travesti ile tanışmadım. Herhangi bir ortamı paylaşmadım. Ne yapardım hiç bilemiyorum da. Ama hayat macerama Onlardan biri olarak ya da çocuklarımdan biri onlardan biri olduğu halde başlayabilirdim. Bu sorunu etraflıca ele alan bu tarz filmlerden bize anlatılmak isteneni algılayabildiğim kadarı ile aslında bu konuda hiç bir şey bilmediğimizdir. Bugün edebiyat festivali çerçevesinde genç bir yönetmenin gözüyle iki travestinin yaşadıklarını başarılı bir belgesel filmle aktarması üzerine düşündüm de; Cesur bir konu seçen bu genç arkadaş kadar cesur olmalıyız belki de. Bu toplumda inançlarından dolayı ayrımcılığa uğrayan başörtülüler de dahil olmak üzere homoseksüellerin de daha çok uzun bir süre ayrımcılığa uğramaya devam edecekleri gerçeği bir yana ama edebiyatın dilinin bu konuda daha açık, naif bir dil olduğu da bir gerçek. Artık biz birbirimize bir şeyleri anlatabiliyoruz . Mesele dinliyor muyuza gelip takılmasa birbirimizi anlayabileceğimiz de ortada...
14 Eylül 2013 Cumartesi
Kalk gidelim annanne:)
"-Anne okula gitsin; Sen anneannenle evde kal olur mu kızım?
-Oyuy(Olur)
.......................
.......................
Sessizlik çok sürmez:)
-Hayıy(Hayır) ben okuy(l)a gey(l)cem! Annenne de gey(l)sin!"
Kalk gidiyoruz annanne:)Yine yol çıktı kısmetimize. Ordu-Ankara hattında anneannelerden bir anneanneyim bu gece. Büşra beni bekliyor. Annesi ile beraber kreşe gidip gelmeye başlamışlardı bir haftadır. İlk günlerin tantanası, temposu onu yormuş. Biraz anneanne desteğine ihtiyacı olmuş;Kendisi her ne kadar kabul etmese de:)
Bu sabah yağmur ve sis var şehrimde. Ankara' da ise hava sıcaklığı otuz derecelerde seyrediyormuş. Valizi ona göre hazırlamalı. Geride kalanlara bir kaç kap yemek yapmak, çamaşır, bulaşık, ütü durumlarına bir el atmak zamanı.Kuşların suyunu tazelemeli. Bir kaç renk yün, tığ ve çocuklarda internet olmadığından benim emektar radyoyu da yanıma almalı. "Milena' ya mektuplar", annanne gözlüğüm ile beraber girsin valize.
Gidip de gelmemek gelip de görmemek düşüncesinin verdiği duyguya selam olsun bu arada.
Herkesler sağlıcakla kalsın; Hastalar şifa bulsun inşallah.
Kalk gidiyoruz Küheylan; Pardon annanne:)
Kalk gidiyoruz Küheylan; Pardon annanne:)
""ölüm var"
bedenimiz ne kadar geçici ise bu dünya için ruhumuz o kadar kalıcı. toprağa karışıp gideceğiz ama ruhlarıyla bağ kurduğumuz insanlar sayesinde dünyada olacağız bir süre daha . o bağı biz inşa etmiş olacağız yaşarken. hatıralarla yaşayacağız yani. hatırlanma süremiz o bağ kadar.ne kadarsa o kadar.bedenin ölümü ruhun özgür kalması demek .bedende takılıp kaldığımız için ölüm ürkütücü geliyor.dini öğretilerin insandan insana geçerken insanlaşması yüzünden hayat ile ölüm arasında iyi bir denge kuramıyoruz.akıl, mantık ve kalp üçgeninde kendimize bir yol bularak ölümden korkmadan yaşayabilmeyi umuyoruz. başarıyor muyuz. orası çok şüpheli. sevdiklerimizi kaybederken onlarsız bu hayatın ne kadar boş, anlamsız ve çekilmez olduğunu iliklerimize kadar hissediyoruz önce; sonra unutma özelliğimiz devreye giriyor ve kolaylaştırıyor bir sürü şeyi. onların ölümünde kendi ölümümüzü görmekten daha fazla bir şey var.kendi ölümümüzün önündeki perdeler çok kalın. hayat kaynağımız sevgiden kopma duygusu çok berbat.elimizde olsaydı kimseyi sevmezdik bu acıyı yaşamamak için.ama o duygular kan bağı ya da her şeye, herkese daha doğrusu hayata duyabildiğimiz aşk ile bizi kıskıvrak yakalıyor ."Allah' ın c.c ipine sarılmak" cümlesindeki cevheri derin acılara düşmeden bulabilirsek ne mutlu bize.
hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan yanıma söylüyorum :"ölüm var"
gene duymadı:)
hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan yanıma söylüyorum :"ölüm var"
gene duymadı:)
9 Eylül 2013 Pazartesi
Soru
"Uzun zamandır görüşemedik; Nerelerdesin?" diye soruyor arkadaşım biraz sitemli biraz esprili...
Sahi nerelerdeydim ben acaba?
Böyle pat diye sorulunca da cevabı bul bulabilirsen.
Ben de bilmiyorum ki nerelerdeydim.
Ne çok okumak istediğim bir kitabın başındaydım; ne sohbeti doyumsuz bir arkadaşın yanında...
Çoluk çocuk faslını geçtim;şu sıralar torun torba faslındayım onu biliyorum...
Düğünler hiç durmaksızın devam ediyor, cenazelerin arkası kesilmiyor yaşadığım şehirde. O görünmeyen Koro şefi kolunu kaldırdıkça davullar çalıyor; indirdikçe ağıtlar yükseliyor...
Nerede miyim?
Hayatımda yer tutan insanlarla olan ilişkilerimde ettiklerimi bulma dünyasındayım. Kimsenin hakkı kimsede kalmıyor size söyleyeyim...
Garip bir biçimde aslında çok iyi bilinenden çok iyi bilinmeze doğru akıp giden hayat ırmağının üzerinde yol almaktayım...Küreklere ne kadar asılırsam asılayım faydasız... Ne hızlı ne yavaş değil bir hızlı bir yavaş, bir tatlı bir acı,bir, bir, bir....
Kalbim bir yerde, aklım başka bir yerde...
Yapmak istediklerim kaf dağının ardında, istemediklerim burnumun dibinde...
Atık dolu zihnim kapıları zorluyor; Çıkıp ortalığı berbat edecek bir sürü koz elinde...
Biraz günahların koynunda, biraz sevapların peşinde...
Durum beter şarkısını dinliyorum sabah akşam Tarkan' ın...
Her şeyin hayatı, umudu, güzelliği çağrıştırdığı dünyadan ölümü, hüznü, ayrılığı çekip çıkarıyorum istemeye istemeye...
Biraz karamsarım evet; hayat yorgunuyum belki de... Ama asıl yorucu işlerin daha çok başında olduğumun da farkındayım...
Keşke hiç sormasa idin o soruyu be arkadaşım "Neredesin" diye... Kendimden başka her yerdeyim kısacası...
"Bazen uzaklaşmak gerekir, yakınlaşmak için" demiş bir büyük zat...
Sahi siz neredesiniz?
Kendinize doğru yollara düştüyseniz bir yerlerde karşılaşacağımız muhakkak sizinle...
Sahi nerelerdeydim ben acaba?
Böyle pat diye sorulunca da cevabı bul bulabilirsen.
Ben de bilmiyorum ki nerelerdeydim.
Ne çok okumak istediğim bir kitabın başındaydım; ne sohbeti doyumsuz bir arkadaşın yanında...
Çoluk çocuk faslını geçtim;şu sıralar torun torba faslındayım onu biliyorum...
Düğünler hiç durmaksızın devam ediyor, cenazelerin arkası kesilmiyor yaşadığım şehirde. O görünmeyen Koro şefi kolunu kaldırdıkça davullar çalıyor; indirdikçe ağıtlar yükseliyor...
Nerede miyim?
Hayatımda yer tutan insanlarla olan ilişkilerimde ettiklerimi bulma dünyasındayım. Kimsenin hakkı kimsede kalmıyor size söyleyeyim...
Garip bir biçimde aslında çok iyi bilinenden çok iyi bilinmeze doğru akıp giden hayat ırmağının üzerinde yol almaktayım...Küreklere ne kadar asılırsam asılayım faydasız... Ne hızlı ne yavaş değil bir hızlı bir yavaş, bir tatlı bir acı,bir, bir, bir....
Kalbim bir yerde, aklım başka bir yerde...
Yapmak istediklerim kaf dağının ardında, istemediklerim burnumun dibinde...
Atık dolu zihnim kapıları zorluyor; Çıkıp ortalığı berbat edecek bir sürü koz elinde...
Biraz günahların koynunda, biraz sevapların peşinde...
Durum beter şarkısını dinliyorum sabah akşam Tarkan' ın...
Her şeyin hayatı, umudu, güzelliği çağrıştırdığı dünyadan ölümü, hüznü, ayrılığı çekip çıkarıyorum istemeye istemeye...
Biraz karamsarım evet; hayat yorgunuyum belki de... Ama asıl yorucu işlerin daha çok başında olduğumun da farkındayım...
Keşke hiç sormasa idin o soruyu be arkadaşım "Neredesin" diye... Kendimden başka her yerdeyim kısacası...
"Bazen uzaklaşmak gerekir, yakınlaşmak için" demiş bir büyük zat...
Sahi siz neredesiniz?
Kendinize doğru yollara düştüyseniz bir yerlerde karşılaşacağımız muhakkak sizinle...
Çocuklar gülsün diye
Kemirgen nefsin eline düşmeye görsün iyi hasletlerle zar zor doldurabildiğimiz ruh sandığımız; Vay haline!
Kötülükler bir anlık boşluğumuzu kollar içimize girerek bütün odalarımızı yerle bir etmek için. Böyle anlarda eksildiğimizin, inandığımız herşeyden uzaklara düştüğümüzün farkına varmak kolay olmaz. Değersizlik girdabına doğru sizi çekenler zamanı kurban ettiğiniz mekanlarda kaybolup gitmenize kıs kıs gülerler içlerinden. Bukalemun misali renk üstüne renk atarlar kalbinizin değdiği yerlerde. Bir sesten başka bir sese kulak kesilirsiniz. Aidiyetten yoksun duygular gönüllü- gönülsüz volta atar müebbete mahkum hücrelerinizde. Tespih taneleri en içten dualarla deler geçer geceyi. Bir çocuk ağlaması duyulur arka odadan. Adam arkasına bakmadan kaçmak isterken yakalanır kendine. Işıklar söner. Güneşsiz bir güne açar pencerelerini yabancı bir memlekette en çok kendine yabancı bir kadın… Hiç dönmeyecek birini beklemenin rehavetinde gözlerini oğuşturur. İki martı kanat kanada bir kavgaya tutuşur. Çocuk gülmeye başlar. Adam kadına bakar. Kadın adama...
Gökyüzünde martılar, yeryüzünde insanlar...
"Herkesin bir derdi var durur içerisinde..."
Dursun içerisinde...
Çocuklar gülsün diye...
24 Ağustos 2013 Cumartesi
Yeni bir şey söylemek lazım. Ama ne?
Kaçımız bakabildik bir kaç saniyeden fazla o görüntülere. Bağıra bağıra isyan etmedik mi, ağlamadık mı?
Hep beraber ağladık... Hala da ağlıyoruz. .. Acılar üzerinden siyasi söylemler üretip, cenaze ağıtcıları gibi ağıtlar yakanlara kıza kıza ağlıyoruz...
Elimi kazara duvara çarptığımda hissettiğim acının önüne geldi durdu o çırpınan küçük bedenler... Acıyamadı parmağım kızardı utancından. Sahilde yürürken normal hayatın sürüp giden koşturmalarından çıkıp kurşunların uçuştuğu meydanlarda kalan insanların kalp atışlarını, dua dua fısıltılarını duyuyorum artık.
"Seni de bir gün vururlar ey acı" dizeleri geliyor aklıma sık sık. Vuramadılar yine. Iskaladılar. Ya da vurmadılar. Vurmuyorlar... Acıdan başka her şeyi vuruyorlar ama acıyı vurmuyorlar...
Ateş başka bir gezegene düşmedi. Bizim gezegenimize düştü. İçimize düştü. Akıllanmamız için verilen bir süre kadar sürgün edildiğimiz gezegene. Akıllandık mı peki? Ne gezer. Gittikçe beter oluyoruz... Daha daha diyor şeytanlarımız...
Biz her şeyi yanlış anladık galiba. Kan bağını, kardeşlik bağını, din bağını...Yeni bir şey söylenmesi lazım bu konularda. Ve söylenenlerin de bir iyice anlaşılması...
Sahi hani o ikide bir bulutların arkasında arzı endam eden Ufolar aşağıda birbirimize yaptıklarımızı gördüler mi acaba? Yüksek teknolojilerinin kendilerine ulaştırdığı bu manzaralar yüzündendir ki bir türlü inemiyor olmalılar insanlar arasına... Bence daha uzuuuuun bir süre de inemeyecekler.........
19 Şubat 2013 Salı
Hamburg Günleri
Bir internet sitesinde Hauptbahnhof (Merkez istasyon)' un 1971 yılında çekilmiş siyah beyaz bir fotoğrafına rastladım. Şu anda eşi ve çocuğu ile Hamburg da yaşamakta olan ailemizin en küçüğü olan kızkardeşimizin doğduğu tarihte çekilmiş bu resim. Meğer kapılarını açmış bizi bekliyormuş bu devasa gar ta o yıllardan.
Bir video izlemiştim. Anne ördek önde onbir ördek yavrusu
arkada hızlı paytak adımlarla büyük bir ihtimalle gagalarına layık bol çamurlu
bir gölete doğru ilerliyorlardı. Tam o sırada kuvvetli bir rüzgar esti ve anne
ördeği bir tarafa yavru ördekleri başka taraflara savuruverdi. Minicik
kanatlarıyla ne kadar sert esen rüzgara
karşı koymaya çalışırlarsa çalışsınlar ailenin sevimli minik üyeleri herbiri ayrı bir tarafa tehlikeli bir biçimde
savrulmuşlardı. Sağa sola uçuşan yavruları için zavallı anne ördek hiçbir şey
yapamıyordu; Çünkü o da rüzgara karşı kıyasıya bir mücadele veriyordu o sırada.
Az sonra rüzgar kesildi. Ördeklerin hepsi yuvarlanıp düştükleri yerlerden minik
kanatlarını silkeleyerek kalkarak çabucak bir araya geldiler. Anne ördek önde yavrular arkada yeniden tek
sıra halinde aynı istikamete doğru hep beraber yürümeye devam ettiler.
Doğup büyüdüğümüz aile ortamımızdan, annemizden,
babamızdan, kardeşlerimizden çeşitli sebeplerle ayrılıyoruz. Karakterimiz,
hissiyatımız, ideallerimiz, bilinçli, bilinçsiz yaptığımız tercihlerimizle bir
yola giriyoruz… Ve hummalı çabalar içerisinde geçen gençlik yıllarımızda bir hayat inşa etme mücadelesi içinde buluyoruz kendimizi. Kimimiz
evleniyor, kimimiz başka şehirlere uzak ülkelere okumaya gidiyor, ya da başka
bir şehirde ekmek kavgasına sürükleniyoruz. . En normal şartlarda da olsa
insanın özü ile buluşmasının da zorlu ve zorunlu bir yolculuk
halidir bu.
Hayat rüzgarları bizim ailemiz üzerinde de esti. En
küçüğümüzü en uzağa Hamburg’ a kadar savurdu. Ne kadar uzağa gidersek gidelim
kökleri derinlerde bir çınar ağacına dolanan sarmaşıklarız biz…Ve zaman öyle bir
geçti ki aynı rüzgarlar şimdi de çocuklarımız için esmeye başladı…
----------------------------
Mart ayının sonuna kadar Kızkardeşimin eşi ve oğlu ile
yaşadığı bu denizaşırı Ülkenin misafiriyim. Almanya bu gelişimde de beni
Hamburg ile ele geçirdi. Alster nehri, Limanı, Aziz Nikolai kilisesi, Kütüphanesi, sokakları, evleri…
Her sokağa çıkışımda kendimi yaşayan bir tarih içinde
hissediyorum. Dalgınlıkla bisikletler için ayrılan yolda yürürken arkadan
gelen bisikletin zil sesini duymasam; Bir de içinde bulunduğumuz çağa uygun kıyafetler ile
ortalıkta dolaşan insanları görmesem birkaç yüz yıl öncesinde yaşadığımızı
düşüneceğim geliyor. Geçmiş ile geleceği kucaklaştıran kırmızı tuğlalı
mimari manzara içinde olmanın ayrı bir etkisi var üzerimde. Her taş sanki dile gelip bir
şeyler anlatmaya çalışıyor. Kaldırım taşlarından kilise taşlarına kadar buram
buram tarih kokuyor bu şehir.
Ulaşım hızı dakikalarla sınırlı alışveriş için gittiğimiz bölgelere. Sık sık Türk marketlerinin olduğu caddeye gitmemin herhalde etrafta en azından dilini anlayacağım birilerini görme isteğimle ilgisi var. Bütün Almanya' yı yer altı ve yer üstünden birkaç günde dolaşabilirsiniz neredeyse. Yeğenimin en son yapılan metro istasyonu U4 merakı görülmeye değer. O bu şehrin kendisine sunduğu hizmetlerin çoktan farkına varmış. “İyiye alışmak iyi bir şey değil” diyordu ben bu satırları karalarken radyoda tanınmış bir yazar. "Çünkü ona da alışıp kıymetini bilmemeye başlıyoruz" diyor. Ne kadar haklı bir tespit. Yeğenim için bile böyle bir tehlike var. Üstelik O iyinin de iyisini yaşayacak bu memlekette. Ve bu onda bir alışkanlık yaratacak. Sonra da birkaç yıl ara ile de olsa ziyarete geleceği anne ülkesi onu alışılmışın dışına çıkarmış olacak. İnşallah gördükleri onda anne memleketine muhabbetini arttıracak şeyler olur.
Ulaşım hızı dakikalarla sınırlı alışveriş için gittiğimiz bölgelere. Sık sık Türk marketlerinin olduğu caddeye gitmemin herhalde etrafta en azından dilini anlayacağım birilerini görme isteğimle ilgisi var. Bütün Almanya' yı yer altı ve yer üstünden birkaç günde dolaşabilirsiniz neredeyse. Yeğenimin en son yapılan metro istasyonu U4 merakı görülmeye değer. O bu şehrin kendisine sunduğu hizmetlerin çoktan farkına varmış. “İyiye alışmak iyi bir şey değil” diyordu ben bu satırları karalarken radyoda tanınmış bir yazar. "Çünkü ona da alışıp kıymetini bilmemeye başlıyoruz" diyor. Ne kadar haklı bir tespit. Yeğenim için bile böyle bir tehlike var. Üstelik O iyinin de iyisini yaşayacak bu memlekette. Ve bu onda bir alışkanlık yaratacak. Sonra da birkaç yıl ara ile de olsa ziyarete geleceği anne ülkesi onu alışılmışın dışına çıkarmış olacak. İnşallah gördükleri onda anne memleketine muhabbetini arttıracak şeyler olur.
Herkes işine gücüne okuluna gidiyor ben kendime iş
icad etme derdiyle başbaşa kalıyorum evde. Zaman hiçbir şey yapmadan da geçip
gidiyor gerçi. İki ay uzun bir süre sayılır. Zamanın kıymetini bilenler bu iki
aya neler sığdırmazlar ki. Normal yaşantımda geride bıraktığım hobilerim ve bir
türlü hayata geçiremediğim sıkı bir diyet programı öne çıktı bir anda burada.
Kitap okumak, Örgü örmek, bulmaca çözmek, bilgisayar oyunları oynamak…Bİr Kelimelik
oyununa bulaştım ki sormayın. Zaman jet hızına ulaştı birden bire. Çok güzel
örgü siteleri buldum bir de. Bu kadar zengin bir örgü dünyası olduğunu da
böylece öğrenmiş oldum. Yünlerden ve şişlerden bloglar dolusu harikalar yaratırken bu insanlar
biz neredeymişiz. Bu faslı da kaçırmışız velhasıl. Şimdi yeğenime mavi sarı renklerde
bir baharlık kazak örüyorum. Örmeyi planladığım birkaç şey daha var. Hatta
bunu küçük çapta bir işe de çevirebilmenin planlarını da yapıyoruz aramızda abla- kardeş. Benetton' ın başarı öyküsü de böyle başlamamış mı yani:) Geldiği noktaya bakınız.
Daha hala Hamburg' a dair doğru dürüst bir şey
anlatamadığımı düşünüyorsanız haklısınız. O televizyon programında sunucu
sokaktaki vatandaşa sormuş ya hani “Hamburg' da yaşamak nasıl?” diye. O da “İyi
ama çok Alman var burada” demiş:) Herhalde
dili sürçmüş ya da Hamburg' da en fazla benim kadar yaşamış olmalı:))
16 Şubat 2013 Cumartesi
Tilkinin yerinde olmak:)
Tam bu saatlerde Berlin i geziyor olacaktık eğer oturduğum
yerden biçimsizce kalkarken belimi incitmemiş olsaydım. Küçük Nedim in doğum
gününü arkadaşlarıyla kutlayacağı salona Emre yi bıraktıktan sonra Berlin de
birkaç saat içinde görülecek yerleri gezip dolaşacaktık. Son dakikaya kadar
iyileşirim diye umut ettiysem de olmadı. Kütük gibi bir belle kısa süreli turistik bir gezinin içinde olmak delilik olurdu. Napalım başka zaman olursa olur
artık. Olmazsa da sağlık olsun. Evet evet kesinlikle sağlık olsun. Bu bel nasıl
düzelecek hiç bilmiyorum. İnşallah doktor işi çıkarmaz buralarda bana. Asıl komik
olan çocukları yollarken benim onlarla gidemeyişime üzülmesinler diye “Ha
Hamburg ha Berlin benim için fark etmez” cümlemi daha önce bu manada kimin
söylediğine takılmış olmamdı. Bir- iki akşam önce yeğenime okuduğum masaldaki talihsiz Tilkinin sözleri olduğunu neden sonra hatırladım. Siz de hatırladınız mı? Hani
sulu sulu ve kırmızı kırmızı üzümlere uzanamayıp öyle demişti ya Tilki o hesap.
Belimi incitip bu daha kolay kolay ele geçmeyecek fırsat elimden
kaçarken Tilkinin uzanamadığı üzümlere kusurlu muamelesi yapması gibi ben de gidemediğim Berlin’
i Hamburg yapmış oldumJ.
8 Şubat 2013 Cuma
Lübecker' den
Burası Lübecker.
Galiba bu sefer tutacak kar. “İncecikten bir kar yağar tozar
…” Hamburg’ ta da “Elif elif” diye tozar mı kar bilmiyorum. Burada 3. Haftaya giriyorum.
İlk hafta kızım da vardı. İlk yurt dışı gezisini yapmış oldu teyzesinin
eşliğinde. Bu büyük liman şehrine adaptasyonu benden hızlı ve başarılıydı. Kendi
bildik dünyasında yabancı bir uygarlığın da yeri oldu şimdi. Memlekete
döndüğünde eminim burda dil bilmemekten dolayı yaşadığı zorluğa çözüm bulacak
ve İngilizce’ nin yanısıra Almanca da öğrenecektir.
Her gün çıkıp dolaşıyorum
çevreyi. Metro ile gidip gelmeyi öğrendim. Nereye mi tabii ki Türk
marketlerinin olduğu iki durak aşağıya:) Kütüphaneye de gidebilirim. Dün metroya
doğru yürürken binaların arkasından yükselen iki ince minare görmek hoş bir
sürpriz oldu. Navigasyondan bakmıştım ama ne yana düştüğünü çok da iyi anlamamıştım.
Büyük bir camiye benziyor.
Günler geçiyor. Her gün Almanca bir kelime, bir cümle
öğrenmeye çalışıyorum. Öğreniyorum da. İlk okulda okuyan yeğenimin
defterlerinden birkaç kelimenin anlamını öğrendim yeni. Tor: Kale; Tasse; Fincan demek mesela:) Her şey üzerime ağır
bir sis gibi çöken kör ve sağır olma duygusunu dağıtmak için. Dışarıda neler
olduğunu kendi dünyama ait memleket bilgilerim ile denk getirerek bazı cevaplara
ulaşıyorum ama burada başka bir hayat var. Kurallar, zaman akışı, düşünce tarzı, iklim, sokak lambaları, çöp kutuları:) Her şey başka…
Kız kardeşim, eşi ve yeğenimle bir arada güzel anılar biriktirirken bu ülkeye
kör ve sağır kalmamanın da yollarını arıyorum diğer yandan.
Konsolosluğun yerini henüz bilmiyorum. Olur a belki ihtiyaç duyulacak
bir durum çıkar. Herhalde bunun adı yabancı bir ülkede olmanın verdiği
tedirginlik. Dil bilmemek her şeyi zora sokuyor.
Memleket özlemi olgusuna henüz çok uzağım. Ne özlem ne bir
şey. Kalacağım süre içerisinde bu memleketi anlayabileceğim kadar anlamak, sokaklarında kaybolmak, tabii çabucak bulmak üzere:), hatta işe benzer bir şey olursa kaçak- maçak çalışmayı bile düşünecek kadar memlekete
dönmemenin planlarını yapıyorum tatlı tatlıJ
Hayali cihan değermiş hakikatenJ
Galiba memleket meseleleri beni de yormuş. Oğuz Atay’ ı da yormuş. “Niye az
geliştin benim sevgili memleketim” demezdi yoksa…
İlk günlerimin ruh halini bir parça yazmış oldum şimdilik.
Bakalım sonraki günler hangi duygu ve düşüncede olacağım. Bir bilinmeze doğru
gitmek de güzel. Zaten hep beraber bir bilinmeze doğru gitmiyor muyuz gündüz ve gece?
6 Şubat 2013 Çarşamba
Çok Özel Resimlerle Hamburg Limanı
Hamburg da ikinci haftaya girerken gördüklerimle, duyduklarımla, yaşadıklarımla ilgili aldığım notları şöylece bir gözden geçirdim. Yazmaya nereden başlayacağımı ise hiç bilemedim. Elbe nehri Hamburg a bir kader tayin etmiş anladığım kadarı ile. 2500 den fazla köprü ile dünyanın ikinci büyük liman şehri olmuş Hamburg. Bütün dünyaya demiryolları, hava yolları ve deniz yolları ile kenetlenerek her anlamda gücüne güç katıyor. İnternetten yaptığım kısa araştırmanın sonucunda Magdeburg da bir de su köprüsü olduğunu öğrendim.(http://www.baktabul.net/ilginc-garip-enterasan-seyler/14490-nehir-uzerinde-su-koprusu.html) Limanda soğuk ve rüzgarlı havaya rağmen kısa bir gezinti yaptık. Doğrusu yaz yaz bitmez bir durum var. Metro istasyonları, alışveriş merkezleri, kütüphanesi, tarihi Aziz Nikolai kilisesi, farklı din, dil, ırktan insan manzaraları ile en iyisi biraz daha yaşayayım ben bu şehri. O zamana kadar Sascha (Bisping)' nın objektifinden birbirinden güzel karelerinde limanı şöyle bir dolaşmaya ne dersiniz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
sizin planlarınız kaderi bağlamaz
Ne kadar kendinizden yana olursanız olun ve ne kadar planlar üstüne planlar yaparsanız yapın ön görmediğiniz, hiç bilmediğiniz bir sürpriz ...
-
Yarım kilo buğdaydan bir tencere keşkek. Yapılışını ben de pek bilmiyorum. Buğdayın akşamdan ıslatılıp sonra da iyice pişirilmesi gerekiyo...
-
Yolculuk var dostlar. Bir- iki hafta kadar evimden uzaklarda olacağım. Tek başıma yaptığım yolculukları seviyorum.Yola çıkmadan evvel ha...
-
Patlıcandan yapılan her çeşit yemeğe bayılırım ama gürcüce patlıcan yemeğinin yeri başkadır. Bu yemek masadaysa önce onun tadına bakılı...























































