30 Kasım 2012 Cuma

Diyemedim Ya...!


Ah şu herşeye müdahele eden teyzeler. Dikkatsiz, düşüncesiz, duygusuz, çok bilmiş şeyler. Güya her şeyi yaşamışlardır, her konuda ulemadırlar, danışma merciidirler onlar. O zaman neden hiç sevilmezler, dinlenmezler, saygı görmezler? Çünkü uslupları kötüdür, acımasızdır, cüretkardır, saygısızdır...

Camiler özellikle büyük şehirlerde sürprizli cemaat manzaraları sergiler. Hepiniz karşılaşmışsınızdır erkek ve kadın cemaat çeşitliliği ile. Kılık kıyafetlerine camiden içeri adım attıklarında özen gösteren de vardır ilmihal bilgilerinden yola çıkarak, bilmediği için göstermeyeni de. Kimi başını örter kimi örtmez. Kimi namaza pantolonla durur kimi etekle. Dün Kemeraltı camiinde öğle vaktinde bir grup yaşlı ve orta yaşlı bayanlar olarak kadınlara ait küçük bölümünde namazımızı bitirip duaya geçtiğimiz sırada kapı yavaşça açıldı içeriye daracık kot pantolonu ve tişörtüyle bir genç kız süzüldü. Hemen oracıkta duran uzun basma eteklik ve çemberi giyinerek namaza durdu. Yan tarafımdaki teyzelerden "Maşallah" sesleri geliyordu fısıltı çemberini yara yara. Herkes duayı bırakmış bu genç kıza yöneltmişti dikkatini. "Aferin bak ne güzel!". Bu kadarla kalsa iyiydi. Yanımda duran teyze elinde tespih olduğu halde bir hamle yaparak secdeye giderken açılan genç kızın belini kapatmaya kalkıştı hiç duraksamadan. "Ya bi durun, rahat bırakın, kızın namazını bozacaksınız hatta namazı ebediyen bırakmasına bile sebep olacaksınız mazaallah, açılırsa açılsın beli sana ne, sen kendi acaip kılığına bak!" diyemedim ya .................İşin kötüsü tam da önümde durmuştu kızcağız namaza; bu yüzden de benim müdahele ettiğimi düşünecekti bir ihtimal. Çantamı aldım dışarı çıktım bu saçmalığa daha fazla şahit olmamak için.

Allah bu teyzelerden gençlerimizi, çocuklarımızı korusun. Bir de inşallah hayat bizleri de onlardan biri haline getirmesin...



26 Kasım 2012 Pazartesi

Basamaklar (Hermann Hesse)



Her goncanın soluşu ve gençliğin yaşlılığa dönüşmesi gibi,
zaman içinde hayatın her devresi çiçeklenir.
Her ermişlik ve erdemin kendi zamanı vardır
ve hiçbiri sonsuza dek süremez.
Yürek her zaman yolculuğa ve yeniden başlamaya hazır olmalı.
Hayat her çağırdığında yürek, kimseye yakınmadan,
yeni başlangıçlar için kendine cesaret verebilmelidir.
Ve her başlangıç içinde bir sihir bulundurur.
Bu sihir bizi korur ve yaşamamıza, devam etmemize yardım eder.
Hafiflikle, basamak basamak geçmeliyiz her yolu.
Hiç kimseye anayurt gibi bağlanmadan.
Dünyanın ruhu bizi bağlamak ya da sınırlamak istemiyor,
bizi basamak basamak genişletmek ve yükseltmek istiyor.
Hayatın bir evresine alıştığımız anda,
alışkanlığın getirdiği duygu bizi hapseder,
bize acı verir.
Sadece yolculuk etmeye hazır olan,
felç edici alışkanlıklardan kopmayı göze alabilir.
Belki de bize bu aşılması gereken basamakları gönderen ölümdür.
Hayatın bizden talepleri hiç bitmeyecek.
Haydi o zaman yüreğim,
ayrılığa, yolculuğa hazırlan ve iyileştir artık kendini.
HERMANN HESSE
http://tr.wikipedia.org/wiki/Hermann_Hesse




25 Kasım 2012 Pazar

Gurbet Aşuresi

(Ramazandan sonra en faziletli oruç, Muharrem ayında tutulan oruçtur.)Müslim


Bu yıl aşure gününde evden çok uzaklarda kızımın evinde aşure yapmak varmış. Akşamdan soğuk suda ısladığım buğday, nohut ve kuru fasulyeyi ayrı ayrı bu sabah tekrar kaynattıktan sonra komşudan aldığımız kocaman alümünyum tencerede birleştirdim. Malzemeler bu tencerede rahat rahat kaynaştılar:) Ve diğer malzemelerle yani pirinç, kuru üzüm, kuru incir, kuru kayısı ile de tamam oldular. En son şekerini ve sütünü ilave ederken bu kadar kuru baklagili şekerle yemek kimin aklına geldi diye de merak ettim yine. Annemin aşuresi kadar güzel olmasa da fena olmadı aşurem. Orta boy cam kaselere bölüp üzerlerini fındık, fıstık, ceviz ve tarçınla süsledim. Komşulardan da aşure getirenler oldu. Kızım hiç beklemeden bütün apartmanda oturan komşularına birer birer dağıttı. Bu aşure günü de böyle geldi ve geçti. Allah c.c tekrarını nasip etsin.



Aşure Günü

"Allahü teâlâ, birçok duaları Aşure günü kabul etmiştir. Hazret-i Âdem'in tevbesinin kabul olması, Hazret-i Nuh'un tufandan kurtulması, Hazret-i Yunus'un balığın karnından çıkması, Hazret-i İbrahim'in ateşte yanmaması, Hazret-i İdris'in canlı olarak göğe çıkarılması, Hazret-i Yakub'un, oğlu Hazret-i Yusuf'a kavuşması, Hazret-i Yusuf'un kuyudan çıkması, Hazret-i Eyyüb'ün hastalıktan kurtulması, Hazret-i Musa'nın Kızıldeniz'i geçmesi, Hazret-i İsa'nın doğumu ve ölümden kurtulup, diri olarak göğe çıkarılması Aşure günü oldu."

"Bugün bazı hayvanların bile bir şey yemediği bildirilmiştir. Bir avcı, Aşure günü, bir geyik yakaladı. Geyik, yavrularını emzirip akşamdan sonra dönmek üzere, avcının izin vermesi için, Resulullah efendimizden, şefaat istedi. Avcı, geyiğin akşama kalmadan hemen gelmesini isteyince, geyik, (Bugün Aşure günüdür. Bugünün hürmetine yavrularımızı emzirmeyiz. Onun için akşamdan sonra gelmek için izin istedim) dedi. Bunu duyan avcı, geyiği Resulullaha hediye etti. O da, geyiği serbest bıraktı."


24 Kasım 2012 Cumartesi

Rüya içinde Rüya




Rüya içinde rüya görüyoruz biz insanlar. Gün boyunca yaşadıklarımız zihinsel, duygusal donanımlarımızla beynimiz tarafından kayıt altına alınıyor; Gece uyku halindeyken o kayıtlar ruhsal dünyamızda bize seyrettiriliyor zamanlar ve mekanlar ötesinden. Gece rüyada gördüklerimiz gündüzün izleri. Bir de uyanıkken bir ömür boyunca gördüğümüz rüya var. Dünya rüyası. Bütün algılarımızla yaşadığımız dünya rüyası. İşte bu dünya rüyasında gördüklerimiz, yaşadıklarımız, yaşamadıklarımız, madde ve mana alemimize ait olan her şey, bizi öldükten sonra uyanacağımız dünyaya hazırlar. Gerçek dünyaya. Sanal dünyadan gerçek dünyaya uyandığımızda ruhumuzu hangi duygu, hayal ve düşünce ile donattıysak onunla buluşacağız. Gündüz ne yaşadıysak gece (Rüyamızda) onu gördüğümüz gibi; Dünya rüyamızda aklımızı, ruhumuzu, kalbimizi ne ile doldurduysak ahiret dünyamızda da onu göreceğimiz gibi. Yani cennetimizi de cehennemimizi de yaşarken buluyoruz (Kazanıyoruz); Öldüğümüzde kavuşuyoruz. 

16 Kasım 2012 Cuma

Hoşçakalın


Yolculuk var dostlar. Bir- iki hafta kadar evimden uzaklarda olacağım. Tek başıma yaptığım yolculukları seviyorum.Yola çıkmadan evvel halletmem gereken işlerim yüzünden bütün gün dışarda kalınca artık evi süpürmeyi dönüşe bırakırım diye düşünmüştüm. Fakat küçük bir örümceğin daha içeri girer girmez ağını pervasızca omuzumdan halının üzerine doğru sarkıttığını görünce muhakkak süpürge yapmalıyım dedim.  Yolculuk öncesi biz kadınlar evlerini derli toplu ve temiz bırakmaya dikkat ediyoruz . ( Olur da bir hal gelirse başımıza ve eve dönemezsek elaleme "Rahmetli de amma pasaklıymış" dedirtmemek gibi bir bilinçaltı denetim mekanızmamız var bizim en çok da yolculuk öncesi çalışmaya başlayan:)) Kimseden bu anlamda bir yardım görmesek de geride kalan eşimizin, çocuğumuzun hayatını biz yokken zora sokmamak için işleri sıraya koyarız. Harıl harıl gömleklerini ütüleriz, buzdolabına en az iki çeşit yemek pişirip koyarız, çamaşırları makine makine yıkar asarız, kirli sepetinde çamaşır bırakmaz, yastık yorgan yüzlerini değiştirir, mutfak tezgahını güzelce siler, boşaltırız. Sıra valiz hazırlamaya geldiğinde artık diliniz dışarıya düşmüştür, beliniz de kopmuş, sırtınız ağrılar içinde kalmıştır. Bir de bunları yazmaya kalkarsınız niyeyse:)Tamam tamam belki birkaç gün önceden gideceğiniz yere uygun kılık kıyafet durumunuzu aklınızdan şöyle bir geçirip işi kolaylamış olabilirsiniz ama o valizin kapağı son ana kadar açık tutulur yine de değil mi? Niçin? Çünkü ekleme çıkarma yapmak isteyebilirsiniz son anda. Bilgisayar masama bakıyorum da fazla dağılmış. Bazı kitapları kitaplığa kaldırmalı, yanına alacağın kitabı tespit etmeli, kalemleri seçmeli, yazmayanları artık atmanın tam zamanı. İlaçlar, şarj aleti gibi bazı ayrıntılı eksikleri bir yandan küçük bir kağıda not etmeli. Muhabbet kuşumuzun yemini, suyunu, kafes temizliğini şöyle bir elden geçirmeli. Yolculuk öncesi her şeyi tamamlama duygusunun verdiği stresi sevmiyorum. Bir de bu yaşlarda bir yerden bir yere giderken daha mı çok aklı geride kalıyor insanın nedir. Ama bir anlamı da kavuşmak yolculuğun. Gideceğin yerde seni bekleyen birileri varsa tabii. Bir yerlere gitmeyi de bir yerlerden eve tekrar dönmeyi de seviyorum. Ve tabii ki her şeyi bıraktığım gibi bulmayı da. Neyse artık yola çıkma vakti. Son kalan işleri de bitirip valizin fermuarını çekmeli. Şemsiye ve mantoyu da çıkarken almayı unutmamalı.



Hoşçakalın:)



http://www.canliyayin.org/moral-fm-istanbul_176.htm



13 Kasım 2012 Salı

15- Hacaburi(Kuzinede)


MALZEMELER:
Yumurta
Soğan
Çörekotu
Lor veya yağsız beyaz peynir
Tuz
Ekmek hamuru


YAPILIŞI:
Mayalı hamur ikiye ayrılır.Bir kısmı yağlanmış tepsiye yayılır.Haşlanmış yumurtalar ikiye bölünüp hamura serpiştirilir. İnce doğranmış ve tuzla yoğrularak öldürülmüş soğanlar ilave edilir. Peynir ve çörekotu da karıştırıldıktan sonra kalan hamurla üzeri örtülür. Yumurta sarısı sürülür. Normal fırında 200 derecede, kuzinede çevirerek pişirilir.








14- Ev Yapımı Sucuk


Evde sucuk yaptınız mı hiç bilmiyorum ama şimdi size vereceğim tarifi muhakkak denemelisiniz.

Malzemeler:
1 kilo yağlı kıyma
25 gram tuz
Karabiber
Kimyon
Tarçın
Yeni bahar
Kinzi
100 gram ince kıyılmış sarımsak
100 gram çekilmiş acı pul biber

Püf noktası: Kimyon yeni bahardan biraz fazla olacak. Diğer baharatlar yarım yemek kaşığı olarak koyulacak. Sucuk için alınan kıyma kaburga ve gerdan karışımı kendinden yağlı etten olacak.

Yapılışı:
Baharatları harmanlayın. Sarımsakla çektirin. Çektiremezseniz kıymayı parça parça tepsiye yayılmış baharata bulayın. Sonra güzelce hepsini yoğurun. Dondurucuda saklayın.

Bu sitedeki tarif de çok başarılı görünüyor. Buradan bakabilirsiniz.

http://cahidejibek.com/2011/11/18/evde-sucuk-nasil-yapilir/#more-10059



12 Kasım 2012 Pazartesi

İnkâr seçilmiş bir körlüktür (Ahmet Ay)


“Edebî birşeyler yazabilirim, yazarım, hatta yazdım, yok ileride yazacağım” tarzında hiç iddialarım olmadı. Yazmak başlıbaşına bir iddia olsa da hep bunlardan kaçtım ben. Çünkü biliyordum; olmadığım birşey gibi görünmeye çalıştıkça aslında olduğum şeyin altında kalacaktım. Bilinçaltına itilmiş ikinci bir kişilik gibi hep çıkmayı bekleyecekti asl-ı siretim. Ve ben farketmesem de hep ortalarda geziyor olacaktı. Yalnızca ben varlığını duyumsamayacaktım. Çünkü onu inkâr ediyordum. Nihayetinde ‘gözünü kapayan yalnız kendisine gece yapar.’ İnkâr, seçilmiş bir körlüktür. Ben de tahayyülden gecemde insanları kör sanıp kralın aslında çıplak olduğunu bilenlere komik bir şov yapacaktım. Yapmamayı seçtim. Önce Hz. Mevlana, sonra Hz. Bediüzzaman (Rabbim ikisinden de razı olsun) beni uyardılar.

“Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol!” cümlesine, insanlara hayatta başarı için Mevlana Hazretleri tarafından verilmiş bir tüyo gibi davranıyoruz, ama aslında bu tür tavsiyelerin hepsi insana insanca yaşamayı öğreten şeylerdir. İhtiyaç olan şeylerdir. Meyve değil, ekmektirler. Lüks değil, zarurettirler. Peki, bu insanca yaşama nedir, ona gelecek olursak. İnsanca yaşama, insanın yaşadığından zevk-i ruhanî almasıdır, kanaatimce.

Bakınız, böyle menfaat elde etmekten, bedensel bir tatmine ulaşmaktan hasıl olan geçici zevki kastetmiyorum. Zevk-i ruhanî aynen beden değişirken sabit kalan ruh gibi hayatta sabit kalan bir zevktir. Bir kere alınmakla bitip tükenmez, yenisinin gelmesi beklenmez. O yaşadığınız sürece omuzlarınızda kalır.

Nasıl bir örnek vereyim? Mesela birisine, çok dar bir anında, çok gerekli bir yardımı yaptınız. O bir zevk-i ruhanîye sebep olur işte... Onun zevk-i ruhanî olduğunu, hatırladıkça o zevkin yenilenmesinden anlayabilirsiniz. Demek ruhanîdir ki, izi ruhta kalmış, sizi terketmemiştir. Fakat bedensel bir zevk, tahattur edildiğinde çok az teselli verir. Belki teselli bile vermez. Verdiği tek şey teellümdür, acıdır. Zira geçip gitmiştir, geri gelmeyecek, tadını hissettirmeyecektir. Zevk bedensel olursa ancak “zeval-i lezzet elem verir.”

Hop, hop... Nereye gidiyorum ben? Başka birşey anlatacaktım size. Hah, tamam. Hatırladım şimdi: Olmadığımız birşey gibi davranmaktan ve kendimiz olmaktan bahsediyorduk. Evet, kanaatimce insan ruhuna tasannudan/yapmacıklıktan daha ağır gelen birşey yoktur. Mademki bir oyunu sahneleyen oyuncunun o oyun sürecinde yaşadığı bir yıpranma, yorgunluk vardır—1998’de sanırım, Sivas’ta, Susam Sokağı’ndaki Kırpık karakterini seslendiren oyuncudan işitmiştim bunu—elbette böylesi bir maskeyi bütün hayatı boyunca taşıyan insanlarda da bir yıpranma olacaktır. Bu yönüyle Mevlana’nın tavsiyesi tüyo değil, ihtiyaçtır. Öyle algılansa daha mantıklı olur. Ki ben de öyle bakıyorum. Olduğum gibi görünmediğim veya göründüğüm gibi olmadığım yerlerde büyük bir azap çekiyorum. Özellikle uzak akraba ziyaretlerinde. Veyahut insanların beni olduğumdan fazla gördüğü yerlerde...

Bana bunu ders verenlerden birisi de Bediüzzaman demiştim, doğrudur. Bediüzzaman’ın başta Münacaat Risalesi olmak üzere bence bütün eserlerinde olduğu gibi görünmek kaygısı vardır. Ha, bence olduğu şey, anlattığı şeyden daha yukarıdadır. Ancak daireleri karıştırmayalım. Onun kendi bulunduğu noktadan kendisini Allah’a uzak görmesi, benim bulunduğum noktadan onu Allah’a (bana kıyasla) çok yakın görmem çelişmezler, ikisi de caizdir. Çünkü kelam, bulunulan makama göre edilmiştir. (Kelama değer biçerken kimin söylediğine de bakılır.) Tıpkı Şems’in ilk tanıştıkları gün Mevlana’ya sorduğu sualde olduğu gibi. Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselam ile Beyazıd-ı Bistamî kuddise sirruh arasında yaptığı kıyaslamadaki gibi... Hatırlarsınız, hiçbir yerden hatırlamasanız Elif Şafak’ın Aşk’ından hatırlarsınız.

Nihayetinde olduğun gibi görünmek çok rahatlatıcıdır. Rol yapmaktan kurtarır ve fıtrata uygun bir yaşam sağlar. Zaten insan içindeki şirkleri öldürürse tasannu yapmaya da ihtiyacı kalmaz. Bence tasannuya/yapmacıklığa bizi en çok iten şey de Allah’tan başkasının kanaatine O’ndan daha fazla değer vermemizle ilintilidir. Bunu biraz da tebliğ aşkımız bize mantıklı gösteriyor. Öyle görünürsek, olmadığımız birşey gibi davranırsak insanlar davamıza daha çok gelir sanıyoruz.
Halbuki dava dediğin içten dışa yürünen bir yol. Sen önce içindeki davaları karara bağlasan, farketmesen de dışarıda birşeyler olur. Zaten hep söylerim; ne zaman ki tebliğ yaşamanın önüne geçti; tasannu yol bulup içimize yerleşti. Çaresi de taptıklarımıza birer balyoz vurup suçu kırmadığımızın üstüne atmak. Böylece hepsi bizden soğumuş olacak. Role gerek kalmayacak.

Hz. İbrahim aleyhisselam tasannudan yıldığı gün bunu yapmıştı. “Hastayım” diyerek katılmadığı kavmine karşı sergilediği tavır, belki öyle kanına dokundu ki düşündükçe; “Ne olacaksa olsun artık!” diyerek gitti putları kırdı. Balyozu da en büyüğünün üstüne astı. Bu sonuncusu yazının tamamı gibi salt kendi yorumum. Kayıtlara böyle geçsin. Ben peygamberlerin de insan olduğunu düşündüğümden haddimi aşarak bazen psikolojilerini anlamaya çalışıyorum. Kusursa, kusurumdur. İnsanlardan değil, Allah’tan affımı dilerim. Ben olduğum gibiyim.

twitter.com/yenirenkler

5 Kasım 2012 Pazartesi

Hangi Yol?


"Bazen sorunlarımızla yüzleşmekten kaçıp çözme yükümlülüğünü zamana attığımızda, sadece sırtımıza taşınamaz bir yük değil ayaklarımıza da prangalar bağlamış oluruz. Kendi için karar veremeyen acizler için zamanın da acelesi yoktur. Uzattıkça uzatır. Ta ki prangalar ayağınıza takılıp sizi düşürene kadar. O kadar kötü düşersiniz ki fark etmeden bir yola doğru sürüklenirsiniz. O sırada aklınızdan geçen tek şey "Acaba diğer yolu mu seçmeliydim?" olur."

Bir (Ç)alıntı

3 Kasım 2012 Cumartesi

Bir paragraf

"Gülümsemeyi ihmal etmedi hiç bir iç savaş yaşarken ömrü. Belkide kırılması gereken kalbi değil pencereleriydi. Ömrü gayr-ı resmi bir geçit töreniydi. Eğlendirdi binlercesini, uğurladı binlercesini ama hiç bir otoğarda iki kişi değildi. Gülümsemeyi ihmal etmedi adam bir de uyandırmaya çalışmayı kendini. Durdu sonra, neonlar durdu, gölgesi durdu ama hakikat durmadı. Tüm itirazlarına rağmen sarı kartını göstermişti sonbahar. Durdu, arkasına döndü ve gülümsemeyi ihmal etmedi adam, önce mevsime sonra sarıya güldü. 

Durdu, arkasında geçmiş, önünde gelecek."

Kaçış



Bir yazı yazmanın arefesinde; artık yazacak bir şey kalmadı yazabileceğim ne varsa üç seneden fazladır yazmış durmuşum duygusuna kapılıyorum. Zaten benim yazamadıklarımı da başkaları yazdı bitirdi sonuç itibariyle diye de bu düşüncemi destekliyorum kendi kendime. Söylenmiş sözleri tekrar tekrar söylemenin ne alemi var filan diyorum. Ama böyle düşünmenin de hem kocaman bir yalan hem de  yazma sancılarından süratle kaçıp kurtulmak arzusundan kaynaklandığını da biliyorum. Ve yakalanıyorum tabii ki daha bir adım bile atamadan. Başkalarının ne söylediğinden bana ne. Önemli olan benim o söylenmiş ya da yaşanmış sözlere ve olgulara olan mesafem. Ve kendi birikimlerimle o mesafeler yakınlaştığında onları bir leğende hamur yoğururcasına yoğurup zihinsel bir pasta olarak ortaya çıkarıp çıkaramamam. O pastanın başka hiçbir pastaya benzemeyeceği kesindir bilirim ki. Hayat insanı gün be gün biriktiriyor. Zaten geçmişin geleceği inşa edecek konteynırlar dolusu konularla yüklü sabırsız bir bekleyişi vardır ki evlere şenlik. Bir yay gibi gerilir de gerilirsiniz hatıralar iki de bir hatırınıza düştükçe.  İç dünyanızı bir kelimeler, cümleler ordusu istila etmiştir. Savaşlar içinde savaşlar yaşamaktasınızdır zihin koridorlarınızda herkesle ve herşeyle. Ve yine herkesle ve her şeyle barışmak uğruna bazen günlerce o kelimelerin, cümlelerin peşine düşersiniz. Bir kaleden bir kaleye savrulursunuz havan toplarında güllelerce. Kafanızda biri gider biri gelir kurgularınızın...

Neyse siz onu bunu boşverin de hiç düşündünüz mü hayat bir müzik makamı olsaydı hangi makamdan çalardınız? Ben Nihavent:)))


Iskalamak üzerine




"-Hayatı daha ne kadar ıskalayacağız Olric?
-Oklarımız bitene kadar efendimiz!"
 Oğuz Atay- Tutunamayanlar

Dikkat güvertede bebek var!




O gün insan olarak dünyaya gelişimin bir buçuk sene-i devriyesinde güvertenin demirlerine minik ellerimle yapışarak denizin köpük köpük dalgaları üzerinden dünya alemi temaşaa ettiğim gündü. Annemin bir anlık gafletinden istifade edip bebek cesaretimle doğruca gidip durduğum yerden bir minik adım atsaydım şimdi bu satırlar içinde hayatıma göndermeler yapıyor olmayacaktım. Öldürmeyen Allah öldürmüyor işte. Kalbim dışarı fırlayacakmış gibi attığı halde büyük bir soğukkanlılıkla arkasından yavaşça yaklaşarak bebeğimi tutup alabilir miydim ölümün kıyısından gibi annemin anlattıklarıyla aklıma soktuğu bu sorunun cevabını ise hiç bilemeyeceğim. Annem yapabilmiş. O an çektiği korkuyu hissedebiliyorum ama.

Aslında bana kalsaydı o demirleri hiç bırakmazdım herhaldeJ Annem beni çekip aldığında canım çok sıkılmıştır muhtemelenL Ne güzeldir dalgalara öyle yakın olmak. Çiseler yüzüme gözüme değdikçe neşem artıyordu muhakkak. Denizi, dalgaları biraz daha seyrettikten sonra güvertede şöyle bir gezintiye çıkacak; İnsanları inceleyecek, yeni yeni arkadaşlar bulacaktım belki de. Tayfalarla konuşacak; Kamaraların yuvarlak pencerelerinden bakacaktım; Kaptanla dümene geçecektim ve uçsuz bucaksız diyarlara doğru rotalar çizecektim küçük dev bebek halimleLNe gezer yolculuk boyunca annem bir daha yanından ayırmamış beni.

Güverteden düşüp ölmek çocuk oyuncağıydı o çağda. Ya şimdi? Hayat güvertesinin demirlerine sıkı sıkı tutunmaya devam ediyoruz hala; Ve ölüm artık oyun değil.  

sizin planlarınız kaderi bağlamaz

Ne kadar kendinizden yana olursanız olun ve ne kadar planlar üstüne planlar yaparsanız yapın ön görmediğiniz, hiç bilmediğiniz bir sürpriz ...