25 Kasım 2010 Perşembe

Ordu' nun Dereleri

Ordu'nun dereleri
Aksa yukarı aksa
Vermem seni ellere
Ordu üstüme kalksa
Sürmelim aman

Oy Mehmet'im Mehmet'im
Sana küstüm demedim
Beni sana geçmişler
Vallahi ben demedim
Sürmelim aman

Ordu'nun dereleri
Kara yosun bağlıyor
Kalk gidelim sevdiğim
Annem evde ağlıyor
Sürmelim aman

Oy bağlamam bağlamam
Zerdali dalı mısın
Garip garip çalarsın
Benden sevdalı mısın

14 Kasım 2010 Pazar

Büyük Resim


Yeni öğrendim bir çok kelimenin başına geldiğinde “Kara” kelimesinin o kelimeye “Büyük” anlamı verdiğini. Buna göre “Kara Deniz” , “Büyük Deniz” demek oluyor. Ama bana sorarsanız denizler büyüklüğünü kapladığı alandan çok kıyılarında ağırladığı irili ufaklı köy , kasaba ve şehirlerden alıyorlar.

Denizler, şehirler ve tabii ki insanlar. Birbirlerini var eden, bazen de yok eden üç büyük kainat  aktörü onlar.

Aralarında derin bir muhabbet olmadığını kim söyleyebilir? Denizler  şehirlere, şehirler de insanlara vurgun  bu aşk üçgeninde.

Aşkı, muhabbeti düşmeseydi denizin yüreğine şehrin, ne işi vardı kıyılarında denizin. Ve hiç işi olmazdı denizlerin tutku ile kendisini ele geçirmeye çalışan toprağı dev dalgalarıyla sarıp sarmalamasaydı zaman zaman. Kıyasıya bir aşktı bu biraz da.

Herkes kendince sevdi sevgilisini. Deniz deniz gibi severken güven vermedi pek; denize güven olmazdı ki. Toprağın sevgisi oldukça felsefiydi; ne ekerseniz  onu biçersiniz deyişinden belli. Şehir sevgi konusunda çok nefsiydi; kıskanç, tutkulu bir sevda bekledi insandan ve denizden; hep bir yar-ı İstanbul arayışları  içinde. Ne denizden ne insandan vazgeçebildi o yüzden.

Hiç inkar etmediler aşklarını, tutkularını. Her fırsatta bir araya geldiler. Gelemedikleri zamanlar birbirlerini çok özlediler. Şehirler yalnız denizler için yeşil yeşil baktılar tepelerden, yamaçlardan; ve denizler dalgalarının ucunda yolladılar en mavi boncuklarını şehirlere köpük köpük.

Bir tek insan bu keşmekeşten başka şeyler ummayı bildi.  Onlarla kalmasının tek sebebi dolunayın yakamozlarıyla denizlere çizdiği  sonsuzluğun resmiydi.  

13 Kasım 2010 Cumartesi

78 Yaşım



Aramızda bir koltuk bırakarak benden uzakta oturmayı tercih etmesinin hala kendisini bir kadın gibi hissetmesinden dolayı olduğunu anlamazdan gelerek O’na yanımdaki koltuğa gelmesini ısrarla işaret ettim.
Kısa bir tereddütten sonra geldi oturdu girdiği mevzuya hiç ara vermeden . Odanın içindeki koltuklar ve halılar koyu kahverengi ile döşenmişti. Pencereden sızan ışığın arkasında kalmasından memnundu. Ah biz kadınlar yaşlılığı asla hazmedemiyeceğiz. Bordo renkli yün eşarbını hafifçe yüzüne düşürerek ve sık sık bakışlarını benden kaçırarak anlattı da anlattı.
Söylediği bir sürü mevzuyu takip edemediğim halde onu dinlemekten ziyade izlemekten büyük  zevk alıyordum. 78 yaşında olduğunu söyledi bir ara . Aşağı yukarı tam 30 sene sonraki halimi seyrediyordum . O kadar yaşayacağımı da bilmiyorum tabii. Yüzünü kaplayan derin çizgiler benimdi aslında. Karşımda durmuş benim romatizmalı dizlerimi oğuşturuyordu yüzünde acısını sızısını biraz belli edip biraz belli etmeyerek.
“Yüzü güzelden geçilir ,gönlü güzelden geçilmez” dedi bir ara.
Her takip edemediğim öyküsünü hayır dualarıyla bitiriyordu. Derin derin “ah kızım ah”  “çok çektim ben çoook” diyordu. Sırtında torunu,ahırda sağılmayı bekleyen inekleri evde yapılacak bir sürü iş ve hasta bir kaynanası ile geçirdiği günlerini anlattı sonra. Ve kayınvalidesinin son nefesini vermeden önce “ısırgan çorbası” istediğini ,hemen yapıp pişirdiğini ertesi gün öğlen üzeri “la ilahe illallah” telkini verdirirken teslim oluşunu anlattı dalıp giden bakışlarıyla. Sonra kayın pederi ile ilgili bir şeyler anlattı etrafına kimse dinliyor mu ev halkından diye bakınarak ve sesini biraz alçaltarak. Ben yine onu dinlemeye değil izlemeye devam ettim. Gözlerini dudaklarını yüzünde sabitlediği ifadeyi.
Ve  ısmarlaşma zamanı geldi. Ayağa kalkıp kapıya doğru yürürken hala anlatıyordu. Sonra birden ”sakın bu anlattıklarımı kimseye anlatma kızım e mi..”demesin mi kulağıma doğru eğilerek. Eyvah !..Konuşmanın son bölümünde önemli bir aile mevzusunu kaçırmış olmalı ki ağzından,şimdi pişman olmuş görünüyordu.  Benden emin olmak istiyordu besbelli ki. Ben ise her şeyden habersiz olduğumu hiç belli etmeden “Tabi ki teyzecim, aşk olsun, unuttum bile” diyorum.
İçimden “Sen hiç merak etme teyzecik. Karşımda oturan bana bütün sırlarını anlatan sen değildin ki bendim. Ve ben hiç kendi kendimi ele verir miyim”
Yola doğru koyulurken arabanın aynasından yüzüme bakıp duruyordum. Gözlerimin kenarında oluşan çizgiler daha fazla gözüme görünüyordu artık. Haberler hiç de iyi değildi.
Yaşlanıyordum...

Devlet Ana



Kendi çağımızı yaşıyoruz. Bu çağın anne olgusuna dolaylı ve doğrudan etki eden herşeyi yaşayarak görüyor duyuyor ve hissediyoruz. Algılarımız bu çağla sınırlı kalıyor bu çağın annelerini okurken.
Hayme Ana da kendi çağının annesiydi. Eşi Gündüz Alp vefat ettiğinde ağlayıp sızlanmaya vakit bile bulamadı. Dağılmak üzere olan Türk boyunu toparladı ve Domaniç e yerleştirdi. Oğlu genç Ertuğrul da yanındaydı.
Oğluna yazdığı mektup Hayme ananın nasıl ayakları yere basan çağının zorluklarına rağmen bir Türk boyuna önder olma liyakatinda bir insan olduğunun en büyük delili.
Ertuğrul Bey gibi bir evladın annesi de ancak Hayme Ana gibi bir anne olabilirdi.
Osmanlı ve Türk tarihinde Hayme Ana nın önemli tarihçiler tarafından dışlanmasının çok da elle tutulur gözle görülür bir tarafı yok. Tarihçi yazar Murat Bardakçı Hayme ananın böyle bir misyon üstlenmiş olabileceğini kabul etmiyor. Yeterli veri olmadığını düşünüyor. Diğer tanınmış tarihçi yazar İlber Ortaylı biraz daha insaflı bu konuda.
Velhasılı şimdilerde Gazeteci yazarAyşe Böhürler’in Hayme Ana adlı bir belgesel hazırladığını duymuş olduğumuzu söylemekle  yetinelim. Muhakkak ki Hayme Ana ile ilgili bilmemiz gereken her şeyi bu belgeselde bulacağız.
Devlet baba olgusu yerini devlet ana ya bırakacak belki de. Bu da toplumsal dinamiklerimize ancak şefkat katacaktır. Ki son zamanlarda olan bitenlere bakarsak eğer, buna da şiddetle ihtiyacımız var toplum olarak.
" HAYME ANA KİMDİR?- Tarihi belgelere göre, Ertuğrul Gazi`nin annesi ve Osmanlı İmparatorluğu kurucusu Osman Gazi`nin ninesi olan Hayme Ana, eşi Gündüz Alp`in göç sırasında Fırat Nehri`ni geçerken boğularak ölmesi üzerine dağılma noktasına gelen Kayı Boyu`nu toparladı. Kayı Boyu`nu, Aşağı Sakarya Vadisi`ne daha sonra da Domaniç`in Çarşamba köyüne getiren Hayme Ana, oğlu Ertuğrul Gazi ve torunu Osman Gazi`yi yetiştirerek Osmanlı İmparatorluğu`nun temelini attı. Ertuğrul Gazi, ``Devlet Ana`` diye de anılan annesi Hayme Ana`yı öldüğünde, Çarşamba`da her yıl çadır kurduğu bir tepenin üzerinde defnettirdi. Sultan 2. Abdülhamid de 1892 yılında Hayme Ana`nın kabrinin üzerinde bugünkü türbeyi yaptırdı. AA "
HAYME ANA ‘ NIN MEKTUBU
OĞUL;
Anayurttan ayrılalı yıllar geçti. Deli rüzgarlar önünde oradan oraya savrulduk. Beylik otağını kurduğumuz şu yaylalar, artık son durağımız, şon konağımız olsun.
Oğuz'un yurtlarına diktiğimiz ağaçların kökleri kara yerin derinliklerine, dallan gökyüzünün yüceliklerine uzansın.
Ak-boz atlara binip yağı üstüne yel gibi vardıkta Kadir Tanrı gözüpek yiğitlerimizi korusun.
Göğsü kaba yerli kara dağlar gibi duran erlerimiz ile; kır çiçekleri gibi saf ve temiz, ak yüzlü, ala gözlü kızlarımız Kutlu Kayı Beyu'muza gürbüz evlatlar versinler.
Altın başlı otağliarımız Çarşamba yaylasını bürüsün.
Kayı'nın ve diğer bütün bayların oğullarını Ertuğrul'umla bir tutarım. Onların hepsini soyumuz için Hakk'ın Kutsal birer emaneti bilirim.
OĞUL;
Boyundan - soyundan olsun olmasın insanlara adil davran. Adaletten ayrılma ki, insanların birlik ve dirlik kazansın. Yurdunda, obanda herkes gezsin.
Ululuk isteyen töreden ayrılmasın.
Bu dünya bir oturma yeri değildir. Yapacağın iyi ve doğru işlerle insanların hizmetinde bulunursan güzel övünçler senin olur.
Yüreğinden inancı, ağzından duayı, davranışından erdemi hiç eksik etme. Bir de sabırlı ol oğul, ekşi koruk sabırla tatlı üzüm olur.
OĞUL;
Beylik dermekle, ağalık vermek iledir.
Sofranı ve keseni yoksullara açık tut...

Servet-i Muhabbet



Dost muhabbetlerinin can bulduğu , yaz günlerindeyiz ..
Belki de seneler önce  istemeden kırdığınız bir dost kalbini bu yaz onarma fırsatınız olacak . Çoktan cevaplanması gereken sorular bu mevsim cevaplarına kavuşacak belki de .
Uzun bir zamandan beri yüzünü görmediğiniz , günlük koşturma içerisinde aklınızdan bile geçirmediğiniz , yaz hareketliliği boyunca yolda , yokuşta , bağda , bahçede , bir mahalle bakkalında ya da bir markette veya bir cafede  vs. vs.  karşılaştığınız tanıdık yüzler çoktan elinizden kaçmış o muhabbetli yıllarınızı hatırınıza düşürecek ve kalbinizi sızım sızım sızlatacak bugünlerde  .. O günlerdeki duygularınızın , ağaran saçlarınıza , yüzünüzde kaybolup giden çizgi çizgi gençliğinize  inatla hala yerli yerinde durduğunu görerek hayret edeceksiniz . Sonra  kalbinizin bir köşesinden , dondurucudaki  taze sebzeler gibi , saklama kaplarından yeşil yeşil çıkacak dostane duygular birer birer ..
 Rotasını bu sıcak yaz günlerinde bir dost meclisine çevirenlerdenseniz eğer anlıyorsunuzdur beni . Bilmek” ten “olma” ya  durur benliğiniz dost gönüller eşliğinde . “Gönül ne kahve ister ne kahvehane , gönül muhabbet ister kahve bahane” bildiğiniz gibi .
 “Merhaba” lar coşkuyla , “hoşçakal” lar ise yeniden ve iyi günlerde , hayırlı sebeplerle , bir yerlerde karşılaşabilmek umuduyla dile gelirken , hüzünler çaktırmadan volta atmaktadır her yerde .
Çaylar sohbetlerin , sohbetler çayların yoldaşı olurken , doyumsuzluğumuzdaki aceleciliğimiz bu muhabbetleri korumaya alır adeta . Zedelenmesin isteriz , zamana ve mekana dahil olduğunda  dostluklarımız  . Yine  uzağımıza atarız tensel kavuşmaları . Ve  yine günü geldiğinde tam kalbimizde bulabilmek niyetiyle uğurlarız “dost” u başımızı omzuna yaslayarak  . Ta ki muhabbetiyle tekrar çıkıp gelene kadar . Kabullenmişizdir çoktan dostun gideceğini  . Vuslata dair umudu mahşere ekleriz adres adres , biçim biçim  ve dua dua bazen de .
Orda uzakta bir dost vardır , bize bizden çok yakındır  . Mesafelerle koruruz onu ve içerisindeki  o paha biçilmez gönül servetini .
Yani  “ Servet-i muhabbet ‘i “ …

30 haziran 2009
     

Ders Zor!



Dünden saat 15.15 e randevu almıştım ..
Randevu alma sistemine hiç girmeyeyim burada şimdi .. Bankadan sıra numarası almakta zorlanan vatandaşımız , şimdi de girişe yerleştirilen telesekreterli telefon sistemine alıştırılmaya  çalışılıyor .. Haydi hayırlısı .. Şu kel başa şimşir tarak durumlardan kurtulacağız kurtulmasına da bu pek kolay olacağa benzemiyor ..
Polikliniklerin önüne geldim  ve pembe koltuklardan birine oturarak beklemeye başladım .. Yanımda bir bayan ve karşımda da  evli oldukları anlaşılan iki çift var ..
Bekliyoruz ..
15 dakika geçiyor ..
Muayene odasının kapısı zaman zaman açılıp kapanıyor .. Genç hemşire hanım bekleyenlere bakmıyor bile .. Sonra odadan elinde bazı kağıtlarla çıkıp tam önümden geçerken yerimden hafif doğrularak randevum olduğunu söylüyorum .. İsmimi soruyor duraksayıp bir an için .. Söylüyorum .. “Hmm tamam”  diyor ve gidiyor ..
Arkama yaslanıyorum tekrar .. Madem tamam  o zaman beklemeye devam ..
Yeni açıldı bu özel ve güzel hastahane .. Bazı şeylerin , yani söylemek istediğim ayrıntılı hizmetlerin hayata geçirilmesi zaman alacak elbette .. Donanım süper görünüyor , içerik te zaman içerisinde oturacak diye gayet iyi niyetli bir vatandaş gibi durum değerlendirmesi yapıyorum kendi kendime ..
Saat 15.35
Kapılar açılıp kapanıyor .. İsmen çağırılmayı bekliyoruz .. Randevusuna zamanında gelen hastalar olarak küçücük bir açıklamaya ihtiyacımız var .. Daha ne kadar bekleyeceğimizi bilmek istiyoruz ..  Zaman , zaman olmaktan en çok da böyle bekleme anlarında çıkıyor .. Başka bir şeye dönüşüyor .. İnsanı hasta eden bir şeye !
Saat 15.40
Neden saat tam 15.15 te burada olmaya çalıştıysam diye kendi kendimle uğraşıyorum .. Üstelik geç kalıyorum diye bir de panik yaptım .. Çevremdekilerin kalbini kırmam da cabası ..
Konuşkan bir bey ile başörtülü bir bayan karşımda oturuyor ve hemen yanlarındaki diğer tanış oldukları çiftle hararetli bir sohbete dalıyorlar .. Hiç bekleme modunda değiller maşallah .. Bu salonda yanımdaki bayanla benden başka bekleme pozisyonunda olan kimse yok..
Hemşire hanım kapıda görünüyor o sırada ..Israrla oturduğum yerden gözlerini yakalamaya çalışıyorum .. Çabalarım boşuna ; çünkü hemşire hanım salonda dolaşan  iki hemşireye sesleniyor .. Doktor hanım çağırıyormuş ..
Saat 15.45
3-4 yaşlarında bir kız çocuğu koltuklarda zıplıyor .. Sonra yere atlıyor .. Annesi karşı koltuktan onu izliyor .. Küçük kızın gayretleri bile bu derin sessizliği delmeye yetmiyor ..
Neden kısa bir açıklama yapılmıyor diye düşünmeye başlıyorum .. 15.15 olarak verilen randevu saatime takılıyorum bu defa .. Neden 15.15 ? Sanki 15 dakika ara ile hasta alacaklarmış gibi bir hava var bu randevu saatinde .. Ama ne gezer..
O arada kapı tekrar açılıyor .. Bir görevli içeri alınıyor .. Yan taraftan artık beklemekten sıkıldığı her halinden belli olan beyefendi  “hasta hariç herkes girdi-çıktı bugün bu odaya arkadaş , bakalım ne olacak bu işin sonu” diye söylenmeye başlıyor .. Kimsede ses yok .. Ama herkesin içinden geçeni adım gibi biliyorum .. 
Saat 15.50
Sıkıntılı bir sessizlik .. Belirsizlik .. Uzadıkça uzayan dakikalar .. Laf olsun zaman dolsun  diye yapılan konuşmalar ..
Kapı açılıyor yanımdaki bayan fırlıyor , elindeki kağıtları hemşireye gösteriyor ve içeri dalıyor .. Bir –iki dakika sonra çıkıyor işini görmenin rahatlığı ile .. Bir-iki dakikalık işi için galiba bir saat bekledi .. Darısı başımıza ..
Hafiften migrenimin gelmeye başladığını hissediyorum soldan soldan .. Ee tam zamanıdır ..
Saat 15.55
Tam vaktinde gelmiş olmayaydım bunların hiç biri olmayacaktı (!) ..
Kapı açıldı , herkeste  bir hareket oldu ve genç hemşire evli çiftlerden birine yöneldi .. Ben geldiğimde beklemekte olan bayan eşinin yanından  fırladı odaya daldı .. Adamcağız  yetişemedi bir an boş bulunup karısına .. Kapıyı kapatmak üzereyken ben de gireceğim , eşiyim diyebildi ..  Öff her şey ne kadar aksak ve özensiz ..
Saat 16.05
Ben ve konuşkan beyle eşi beklemeye devam ediyoruz .. Sessizlik .. O arada başka bir çift geliyor ve pembe koltuklara başlarına geleceği bilmeden yerleşiyorlar ..
Güzel hastane .. Başbakanımızın eşinin de hissesi olduğu söyleniyor .. İyi , güzel .. Ordu ’ ya yakıştı bu güzellik .. Hayırlı olur inşallah .. Doktora neler söyleyeceğime dair aldığım notları gözden geçiriyorum tekrar .. Tam o sırada kapı açılıyor ve hemşire hanımla göz göze geliyoruz .. İsmimi söylüyor .. Saat tam 16.05 !
Aklıma yazar Mehmet Altan ‘ın bir televizyon programında anlattıkları geliyor bir anda .. “ Fransa ‘ da bir cafeye köpeğiniz ile birlikte girerseniz önce servis görevlisi hemen köpeğinize su getirir hiç sorgusuz sualsiz “ demişti o programda .. Yani siz orda dururken önce köpeğe hizmet veriliyor .. Çünkü köpeği hayatlarına o kadar sokmuşlar ki tanıyorlar ve ona göre davranıyorlar..
Daha biz insan ‘a hizmet dersinden geçemedik ..

Kurtar Bizi Siyah Pelerinli Adam!



Yer:Vali Kemal Yazıcıoğlu tesisleri. Kızımın mezuniyet törenindeyiz. Erkekler siyah , kızlar vişne çürüğü renginde pelerinleri ve siyah kadife kepleri ile karşımızdalar. Üçte ikisi kız. Dolayısı ile ortama vişne çürüğü renk hakim! Başka bir deyişle ,”Amazonlar geliyor” !
Kendi mezuniyet yıllarımdan kalan bir pelerin anım bile yok. Sonra çıktı bu kostümler.  Nerden, nasıl girdi eğitim sistemimize bilmiyorum ama bazı çevrelerce hala pek hazmedilemedi. Yine fazlaca şekle takıldığımızın göstergesi diye de yorumlayabilirsiniz. Ama “pelerin “ ve “kep” i mezuniyet manzaralarına dahil edene kadar oldukça renkli ve zengin kültürümüzden bir motifi bu çok özel güne uyarlayamaz mıydık diye de sormadan edemiyor insan. Her zaman işin kolayına kaçıyoruz. Hemen ithal !
 İzmir Konak kaymakamının ise yine aynı gerekçe ile yani “bizim kültürümüze ait değil ve gereksiz yük getiriyor ailelere” diyerek törenleri yasakladığını okuyorum basından. Haberin ayrıntılarına baktığımda olayın oldukça abartıldığını görmeme rağmen “yasaklama” kararına vicdanen tepkiliyim. O da kolay bir yol olmuş bana sorarsanız. 
Gençler tam da haziran sıcaklarına rastlayan sıcak yaz günlerinde koyu renkli, saten, dik yakalı pelerinlerin içerisinde kendi aralarında bol espriler üretirlerken, biz  anneler babalar buğulu gözlerle ve yüzümüzde tebessümlerle bu manzaranın keyfini çıkarıyoruz.
Okul müdürü kısa ve öz bir konuşma ile 4 yıldır bir çeşit hamilik yaptığı, hemen hepsini yılların tecrübesi ile çok iyi tanıyıp bildiği çocuklarını geleceğe uçuruyor. ”Yolunuz açık olsun” mesajını dinlerken  burnumuzun direği sızlıyor. Ve okul birincisi olan kız öğrenci konuşmasında “vedalardaki sevinçlerden” bahsediyor. Bu çocuklar harika! Sevinçle hüzün bir arada bu kadar güzel durabilir ancak.
Yanımda 3 yaşındaki yeğenim Emre ( hiç farkında olmadan ) dünyanın en güzel, en coşkulu alkışlarını gönderiyor sahnedeki kuzenine! Bilgesu salona gelmeden önce veresiye(!) aldığım papatyaların üzerindeki yazıyı okuyor merakla. O da hemen güzel ablası Leyla’ nın ismi başta olmak üzere ailenin diğer üyelerinin isimlerini de yazarak sevgilerini ekliyor karta.
Burada bir sevgi şöleni var. Aile bireyleri uzaktan yakından gelerek sevgiyi paylaşıyorlar. Organizasyondaki bozukluklara gözlerimizi sıkı sıkı kapayarak bu anın tadını çıkarmaya çalışıyoruz. Milli Eğitim Müdürlüğünden temsilen kimsenin olmaması, birkaç telgrafla konunun geçiştirilmesi bazı hassas velilerin dikkatinden kaçmıyor.  Neden böyleyiz. Gene olmadı türünden hafif eleştiriler var dillerde. Olmuyor işte. Bu kadar oluyor. O arada  öğrencilere kepleri ve pelerinleri teslim etmelerine dair anons yapılıyor. ”Ortamızda pelerinli ve kepli kostümü ile kızımızla resmimiz olamayacak mı” telaşına düşüyoruz. Önümüzdeki kalabalığı sabırsızlıkla yarmaya çalışarak sahneye doğru ağır ağır ilerliyoruz.
Hayırlı olsun dileklerimiz ve mütebessim pozlar verdiğimiz resimlerle geceyi noktalıyoruz.
Eve geldiğimde pelerin konusunun hala zihnimi bırakmamış olduğunu görüyorum. Evet Süpermen de, Vampir adamlar da, Batman de, Zoro da pelerin giyiyorlar ama Necip Fazıl Kısakürek’in “Siyah Pelerinli Adam” ını da unutmamak lazım. Bu karmaşadan bizi ancak “Siyah Pelerinli Adam” kurtarabilir.
Hani o tasavvufi anlatımdaki gibi pergelin ucunu kendi kültürümüzde sabitleyerek diğer ucu ile başka kültürleri dolaşmanın mücadelesini veriyorum kendi içimde. Zıtlaşmaların,  yasaklamaların, hoşgörüsüzlüğün içinden geçerek kendi kültür yolculuğumuzu hiç bitirmeden ve niyetimiz hayr olursa akıbetimizin de hayr olacağına bütün kalbimle inanarak sessizce haykırıyorum.
Kurtar bizi “Siyah Pelerinli Adam “!


8haziran2009 

Taş Yerinde Ağırdır

Kime , hangi özelliğinden dolayı , ne kadar hayransınız ?

Bir tiyatrocu , film artisti, yazar , siyasi bir lider , popçu mu yoksa topçu mu hayran olduğunuz kişi ? Yoksa siz o coşkulu , kalabalık ve izdihamlı konserlerde sahnedeki sanatçıyı çılgınlar gibi alkışlayan , bağıran , çağıran, çoğunlukla 17-25 yaşlarındaki gençlere bakarak bu manzaraya hiçbir anlam veremeyenlerden misiniz ? Ya da o büyük derby maçlarındaki amigoların tribünleri nasıl ayağa kaldırdıklarına bomboş gözlerle bakanlardan mısınız ?
Bizi biz yapan o görünür görünmez , anlaşılır anlaşılmaz adı konmamış  kimliklerimizi ele veriyor hayranlıklarımız .
Bizde olmayan , ama olmasını da çok arzu ettiğimiz bir şeylerin , o donanımlara sahip olduğuna inandığımız birilerinin peşinden koşup duruyoruz . İşin garip yanı , bir yandan da yakalamayı hiç ama hiç istemiyoruz . Bir de yakalarsak bütün cazibesini kaybedeceğini filan düşünüyoruz herhalde . Mesafeler , hayranlık duyduğumuz kişilere ya da her şeye olan ilgi ve alakamızı ayakta tutuyor .

Onların sevgileri bir şekilde ve biz farkına bile varmadan içimize yerleştiği zaman davetsiz bir misafir gibi ,gönlümüzün en baş köşesinde ağırlamak için elimizden geleni yapıyoruz. Hiç bir karşılık beklemeden. Kusur filan yakıştıramayız onlara gönlümüze girdikleri andan itibaren . Kimseye de söz söyletmeyiz. Hatta bazen içten içe kıskanarak kahramanlık öykülerini kimsenin öğrenmesini de  istemeyiz. Kendimize saklarız onlarla ilgili her şeyi. Gizli ve garip bir sevdadır bu adına hayranlık denilen. Bir adım ötesi aşktır belki de bildiğimiz.

Adım adım ve gece gündüz severek ve hiç yorulmadan peşindeyizdir artık kahramanımızın. İçimizdeki boşlukları doldurmak aslında bu eylemimizin diğer adıdır da bir türlü kabul ettiremeyiz kendimize. Bir taraftan da sahiplenmeye filan başladığımız zaman işte bu hastalıklı bir hale girdiğinizin ilk sinyalidir. Aman dikkat! Şimdi hem onlar hem de siz tehlikedesiniz demektir.

Aşırılıklar daima bir hastalığın habercisi ve aşırı bağlanmalar yaşanabilecek hayal kırıklıklarına gebedir her zaman. Bu aşamada olay mahallinden biraz uzaklaşmakta fayda vardır. Ama bu kendi isteğinizle olmalıdır. Kısa aralıklarla, yavaş yavaş. Kendi kendinizin doktoru olacaksınızdır bir nevi. Kötü ve zararlı bir sevgiyi iyi ve artık size ve sevdiğinize zarar vermeyecek hale getirmek tamamen sizin akli ve manevi becerilerinize kalmıştır. Hangi boşluklar yüzünden böyle bir bağımlılık sizi gelip tutsak etmiştir az çok tahmin edersiniz aslında. Hayatınızda bazı önemli dönemeçlerde gizlidir bu sorunun cevabı. Ve bu cevabı sizden daha iyi kimse bilemez Allah'tan başka. Görünmez bir cımbızla çeker alırsınız cevaplarınızı en karanlık gönül dehlizlerine dalarak cesaretle.

Bir şeyi fark edersiniz sonra birden. Cevaplarınıza yaklaştıkça kahramanlarınızdan uzaklaştığınızı. Çünkü artık cevaplarınızla doldurduğunuz gönül boşluklarından kahramanlara yer kalmamaya başlar. Hüzünlüdür bu ayrılık biraz ama çok gereklidir. Ve dünyaları yörüngelerine oturttuğunuz zaman tatlı bir yorgunluk sarar her yanınızı. Taş yerinde ağırdır ya o hesap işte. Herkes ve siz ve kahramanınız, olması gereken yerde olduğu müddetçe hep beraber mutlusunuzdur artık.

Şimdiye kadar anlattığım her şey elle tutulabilen gözle görülebilen seyredebilinen dinlenebilinen bir kahramana duyulan hayranlığa ait bir kaç gözlemdi. Bir de hayali kahramanlarımız vardır. Kendimizi onların yerine koyarız ki oralara hiç girmeyeyim. İşin içinden çıkamazmışım gibi geliyor zira.

Ruhunuza da Yaz Gelsin



Radyoda güzel bir türkü programı  bu yazıya  sürüklüyor beni .... Şöyle keyifle okuyacağınız bir şeyler  karalamak niyetindeyim..

“ Kırk yaşında bir gocuk; Mavi gözlü yusufcuk “ diyor tanınmış türkücü . Her ne kadar gocuktan daha  yaşlıysam ve 50’ ye  merdiven dayadıysam bile yine de  üzerime alınıyorum türkünün sözlerini . “Mangal yürekli çocuk; mavi gözlü yusufcuk “ diye devam ediyor Kıvırcık Ali, o duygulu yorumu ile .
Kulağım radyoda olduğu halde , zihnimde sağa sola savrulan kelimeler içerisinden bir parça şımartılmış kelimeleri yakalamanın gayretindeyim . Ruhunuzu üşüten düşünce , dert ve sıkıntılardan bir nebze olsun sizleri uzaklaştırabilmek amacı ile  .
Karadeniz ikliminin rutubetli havası ne kadar direnirse dirensin , son birkaç gündür akşamları evlerin bacalarından tüten dumanlara rağmen yaz geldi . Havalar artık yaza dönmeye başladı süratle .
Şimdi bütün mesele yazı ruhumuza da getirebilmek . Kışı ruhumuzdan çıkarabilmenin bir yolunu bulabilmek.
Köyler şenlendi . Kediler sanki güneşin bütün ışıklarını vakumluyorlar keyifli gerinmeler içerisinde uzun uzun tüylü bedenlerine . En çok da onlar mutlu . Kış boyunca sıçrayan kıvılcımlardan yanmak pahasına kuzinelerin yakınında , ve tabii uzun uzun kendilerini ağırlayacak sevgi dolu ve bir o kadar da sabırlı bir çocuk kucağında bulabildikleri sıcaklık şimdi her yerde .
Köyler ayrı , şehirler ayrı ağırlıyor yaz mevsimini .
Mahallelerde , ara sokaklarda çocuklar evlerden grup grup taşıyorlar . Belediyelerin kendileri için yaptığı ufacık ve çok işlevi olmayan parklar ise çok rağbet görmüyor onlar tarafından . Tek kale maçlar trafiğe aldırmadan kuruluyor sokakların taşlı yokuşlarına . Siz de fark etmişsinizdir “öylesine” yapılan parkları ara sokaklara . Ki aslında en işlevli , en donanımlı parkların yapılması gerekmez mi her binada en az 6-7 çocuğun olduğunu hesap ederseniz. ” Park yapmış olmak için park yapmak”  düşüncesine kapılıyor insan bu parkların önünden geçerken . Bir şehrin arka sokaklarını yok saymak belediyelerin yapabileceği ve seçim zamanı geldiğinde düzeltemeyeceği en büyük hatalardan biri değil midir ?
“Kırk yaşında bir gocuk; Mavi gözlü yusufcuk” türküsünün hikayesini ve sözlerini  merak ediyorum bir an . Ve iki tıklama ile ulaştığım sözler , peşinden koştuğum bütün şımarık kelimelerin üzerinden bir buldozer gibi geçtiği için maalesef “keyifli yazı” hevesim kursağımda kalıyor. Ama denedim en azından .
Bir türkünün içinden geçerken sırasında gülmeyi , sırasında ağlamayı , sırasında derin derin düşünmeyi bilmek lazım .
Kaçtıkça yakalandığımız gerçekliğimizle yüzleştiren bu türküyü  sizlerle de paylaşmak istiyorum. Ve her şeye rağmen yaz mevsiminin ruhlarınıza da gelmesini can-ı gönülden diliyorum .
Beyoğlu eşiğinde kara hançer dolaşır
Saçlarındaki bitler sağa sola zıplaşır
Giğdi yine şaşarsın görmeden inanmazsın
Kir içinde bir gömlek kırk yaşında bi gocuk
Mangal yürekli çocuk mavi gözlü yusufçuk
Efkarı dem tutunca söylenir acı acı
Tarla başında bin konser her derdinin ilacı
Mangal yürekli çocuk mavi gözlü yusufçuk
Oturup bir köşeye etrafına bir bakar
Kırık bir bağlamayla türküleri mırıldar
Yüreğindeki kavga gözlerinde oynaşır
Bakışlarındaki mana bin yıllar dolaşır
Mangal yürekli çocuk mavi gözlü yusufçuk
Sözünü esirgemez kimseye boyun eğmez
Kralını iplemez derdin belası çocuk
Dert dağ olsa yıkılmaz Allah ‘ tan gayri korkmaz
Çöplerden ekmek yese kimseye avuç açmaz
Mangal yürekli çocuk mavi gözlü yusufçuk


                                                                31 mayıs 2009
                                                                    pazar

"Ses" ler "Söz" ler



Uzun bir süredir mücadele ediyor amansız hastalığı ile. Bu hastalık hayata bağlılığından hiçbir şey kaybettirmedi, aksine daha fazla bağladı onu hayata. Yattığı yerden “ablalık” yapmaya devam ediyor hepimize.
Geçenlerde Ankara’ da yaşayan çocukları gelmişlerdi yanına. Biz de gittik oğlumla birlikte. Moral olarak yine herkesten iyi durumdaydı. Uzun zamandır birbirini görmeyen bizler hal hatır sorma faslına girdik. Konular biraz ticaret, biraz siyaset, biraz sağlık vs. olarak akıp giderken, hemen arkamda cam kenarında duran küçük bir radyodan çok güzel bir türkü ve şarkı yayını geliyordu. Bu aile muhabbetinin arkasına fon olmaya devam eden radyo frekansına düşen o türkü bir de baktım  Emine abla'nın dilinde… Şu meşhur “Miralay” türküsü. Bir sürü ses arasından O, duymak istediği sesi duyuyor ve eşlik ediyordu gönülden.

”Oy miralay miralay askerin alay alay; Al kızları askere olsun askerlik kolay..”

Ben de onun gibi yapmak istiyorum. Duymak istediğim sesleri arıyorum. Bunu tıpkı O' nun gibi gözlerimi kapatarak yapmam gerekiyor. Hayatımın ahengini bozan binlerce ses’ in ortasından koşarak geçip, ben var oldukça var olacak hatıralarımı depoladığım hayal mekanlarımın  ortasında sadece duymak istediğim sesleri duymak istiyorum.

Yetmişli yıllarda oturduğumuz mahallemizin seslerini duymak istiyorum mesela.Yakar top oynarken kafamıza, gözümüze çarpan toplar yüzünden attığımız neşeli çığlıkları duymak istiyorum. Hala rüyalarımda görmeye devam ettiğim o evlerin içindeki sesleri duymak istiyorum. Sevinç yenge(Merhume) üst katımızdaki mutfak penceresinden  “Leylaa!” diye seslenerek annemi çağırsın istiyorum. Babaannemin çocuk yaşlarda başladığı sigara yüzünden kalınlaşan sesi ile kendisini dinlemeyen torunlarına sitemler etmesini istiyorum. Aynı zamanda yaşıtım olan teyzemle sabahlara kadar uyumayarak  yaptığımız fiskos muhabbetlerimiz yüzünden rahatsız olan büyük teyzemin kızgın sesini duymak istiyorum. Daha fıkraya başlamadan katıla katıla gülmekten birbirlerine anlatamadıkları komik fıkralarını duymak istiyorum erkek kardeşlerimin. Küçük kız kardeşime onu kızdırmak maksadıyla istemediği bir isimle seslendiğimde attığı öfkeli çığlıkları duymak istiyorum. Büyük anneannemizin kalemini, kağıdını hazırlayıp elimize tutuşturarak çok uzaklardaki yeğenine “Bahusus selam eder gözlerinden öperim” diyen sesini duymak istiyorum…

İlkokul öğretmenimin, teneffüs saatlerinde okulun bahçesinde öğrencilerinin arasına karışarak onların saçını hafifçe çekiştire çekiştire söylediği muhabbetli sözcükleri duymak istiyorum. Lisede sıkıcı tarih derslerinden bizi kurtaran teneffüs zilinin sesini duymak istiyorum.

Sesler ve insanlar. Hissettirdikleri ne çok şeylerle kalmışlar içimizde. Galiba bu hal biraz da yaşlılık belirtisi. Zaman her şeyi silip süpürürken hafızamıza bıraktığı sesleri, görüntüleri ısrarla ve her zamandan daha sık  işittirmeye ve göstermeye çalışıyorsa bunun sebebi başka ne olabilir ki? Sesler ve hafızamızdan silinmeyen sahipleri bize sanki şöyle diyorlar: “Senin için de zaman daralıyor! Ses’ ine ve söz’ üne dikkat et!”

Emine abla ile başladığım bu yazıyı yine onunla bitirmek istiyorum. Duymak istediğimiz ses’ e  aynı zamanda en anlamlı söz’ leri eklemek de ayrı bir birikim ve marifet gerektiriyor. Kendisi ile yaptığımız kısa ama bence çok anlamlı sohbetlerimizden biriydi. “İnsan bazen kaçıp gitmek istiyor her şeyden ve herkesten, ama kaçacak yerimiz yok” demiştim sohbetin bir yerinde.. Bu sözüm üzerine sarf ettiği iki kelime bir sürü şeye cevap oluverdi o anda:“Kaçmadan da gidilir!”
Geçmişi iz iz bugüne taşıyan "ses"ler ve "söz"ler bugünü de geleceğe taşımaya devam edecek. Duymak istediğimiz "ses"lerin  ve "söz"lerin var olduğu hiçbir ortamdan  gitmek istemeyeceğimiz gibi baki kalan bu kubbeye hoş bir seda bırakabilmenin ipuçlarını da bu daire içinde bulabileceğiz.
Dünyamıza var olma maceramız süresince bir şekilde dahil olan bütün  çirkin "ses"ler ve "söz"lere rağmen, en güzel "ses"leri ve "söz"leri duyabilmemiz  ve duyurabilmemiz dileği ile, hepimize kolay gelsin.


 

O Duygu


Zaman canavarının dişlileri arasından sana bakarken kendimi görüyorum anne. Ne kadar da benziyoruz birbirimize. Anneler ve kızları. Öykünün adı bu ve biz seninle aynı öyküde aynı rolleri farklı zaman dilimlerinde, farklı sahnelerde, farklı rol arkadaşları ile fakat aynı suflörle oynuyoruz sadece. Sözlerimiz aynı, esprilerimiz aynı, kızmalarımız , sevinmelerimiz,  korkularımız, endişelerimiz vs. vs hep aynı.

Anne olmadan kim anladı ki annesini. Annelik duygusu ile ilk tanışma ilk yüzleşme her kadının ilk çocuğunu kucağına almasıyla başlıyor ve zincirleme tevafuklarla ömür boyu devam edip gidiyor. Eşimiz, çocuklarımız, evliliğin hayatımıza dahil ettiği bütün arkadaşlık, komşuluk ve akrabalık ilişkilerimizle annemize benzemek istemedikçe daha da çok benzeyerek hayatımızı sürdürüyoruz.

Ondan bir sürü şey öğrenip dururken, ona da mavi nazar boncuklu kundaklarımıza sarınıp bürünmüş bebek halimiz ve ağzımızda yalancı emziğimizle bir sürü şey öğretiyoruz. Hiç tanımadığı annelik duygusunu “Evlat” olgusu ile tattırıyor yüce Mevla ona. Kimi zaman acı kimi zaman tatlı bir evlat lezzetiyle yaşama becerisi onun annelik kodlarında var zaten. Biliyor ve inanıyor ki emanetidir evladı bir “Can” değerinde yaradanın kendisine bahşettiği. Sonra da bir ömür o emanete ne kadar sahip çıkıp çıkamadığı oluyor bütün derdi.

Doğduğumuz andan itibaren onun hamurumuza kattığı malzemelerin yanı sıra yaşadığımız çağa ait, okul dönemlerinden başlayarak devam edip giden sosyal çevremizin kattıklarını da ekleyerek kendimizi oluşturuyoruz. Tıpkı onun da daha önceden oluşturduğu gibi. Annem ve anneannemin ilişkilerine baktığım zaman ileride annemle benim ilişkilerimi canlandırmak çok da zor olmuyor. Geçmiş geleceğe anne çocuk ilişkileri ile taşınıyor.

Şairin defalarca şiirlerinde anlattığı, çoğu zaman anlatmakta aciz kaldığı biz kadınlar… Ben, annem, kızım, gelinim, kız kardeşim, anneannem, babaannem, teyzem, halam, kaynanam, görümcem, eltim… Bu toplumda kendilerine yüklenen vazifelerin altında kalmamaya çalışan; kimi zaman altından kalkamayan ; Anne oldukça kadın olan, kadınlığını anneliğin içerisinde bulup bulup kaybeden bizler... Anneler gününü diğer bütün günler gibi çok da amacına uymayacağını bile bile, tek bir güne sığdırılamayacak dağlar gibi dertleriyle yine de sevgiyi, barışı çoğaltmak adına kutlayalım elbette. Ama kalbimizden onları geçirmeyi de unutmayalım. Onlar; Evlatlarını çeşitli biçimlerde kaybeden anneler ! Filistinli anneler ! Bir engelli çocuğa iki kere anne olmayı beceren anneler ! Şehit anneleri ! Çocukları organ mafyası tarafından kaçırılan ve bir daha onlardan haber alamayan anneler ! Evladını manevi anlamda hayatından kaybeden anneler !

Canlarına can katan annelik duygusu canından can koparmak demektir aynı zamanda bir kadın için. Velhasılı o duygunun hayatına kattığı anlam kadar  katmerli acılarla yaşamaktır annelik bir kadın dayanıklılığında.

Her kadın doğursun ya da doğurmasın ;Sadece o mukaddes duygunun adayı olduğu için özeldir , “Anne” dir.

Sıradışı Olmanın Handikapları



Bazen düşlerin bittiği yerde başlar hayat .
Yaşadığınız veya yaşamadığınız her şey size bir şeyler söyleyip durur . Ama hala gördüğünüz düşlerin etkisinde olduğunuz için ayırdına varamamışsınızdır sizin için en güzel olanın . Bir kez daha uykuya yatmadan önce enine boyuna okursunuz gördüğünüz rüyanızın size anlattıklarını . Hayra yormak istersiniz inatla karabasanlarını ayıklayarak içinden .
   
Kimbilir uyku ile uyanıklık arasında geçen hayatımızın neresinden bir ışık gözümüzü alır da gözlerimizi hangi gerçeğe açarız .  Bir düşten bir düşe koşarken aklımızdan neler uçurup kalbimizle neleri yakalarız kimbilir .
   
Açıkça ifadelerden kaçarak üstü kapalı ifadelerde daha ne kadar saklanıp duracağımızı da hiç bilemeyiz .Bir sörf tahtası üzerinde dalgaların bizi en zirveye çıkarıp bırakacağı anın heyecanı bütün gayemiz olur . Durgun sularda iki kulaç bile atmak zor gelir .

Serüvenler dolu bir yolculuğa çıkmak varken bir sahil yürüyüşünde kaç tur atmak istersiniz . Ama bir yandan da , ” Soluk soluğa yaşarken şikayet edip durmak da neyin nesi ? ” diye sorarken bulma ihtimaliniz de vardır kendinizi .

İşte bu yüzden sıra dışı olmanın hayatınıza kattığı handikaplarına çok dikkat edin ve enerji depolarınızın yeterince dolu olup olmadığından emin olun siz yine de .
   
Ve lütfen düşlerinizi kalp gözü ile okuyup dururken gerçek dünyaya da biraz gönül koyun . Dengeler kalp ve gönül arasında gidip gelirken aklınızı da daima baş ucunuzda bulundurun .

Bayramımız bayram olsun


Şimdi diyeceksiniz ki daha ramazana girmeden ne bayramı ?

Bugün kızımla birlikte ufak bir ramazan alışverişi yaptık. Ramazana özel olarak da her zaman yaptığımız alışverişin yanı sıra bir paket hurma aldık en iyisinden.

Yarın akşam ilk teravih namazı kılınacak. Ve ilk sahur gecesine kalkılacak. Ertesi gün oruçluyuz bütün İslam alemi ile birlikte.


Sadece midemizle değil , dilimizle , gözümüzle , aklımızla , vicdanımızla , kalbimizle tutacağız oruçlarımızı.



Şeytanlarımızın bağlandığı ay bu ay , onu da biliyoruz. İyilik ve güzelliğe dair bir şeyleri az çok hayata geçireceğiz elimizden geldiğince. Bu dünya ile öbür dünya arasında bir köprü kurmaya çalışacağız her gün kulluk bilincimiz kadar.

Türkiye ‘ nin gündemi dualanacak. Radyolardan , televizyonlardan , gazetelerden mukabeleler, ilahiler , tasavvuf sohbetleri , sahur programları gözümüzü , gönlümüzü doyuracak.

Yardımlaşmalar olacak. Konu komşu , eş dost akraba , arkadaşlar  bir araya gelmenin yollarını arayacak bir iftar yemeğinde vaad edilen sevapları umarak.

Bir tebessümün sadaka olduğunu en çok bu ayda hissedecek ve bol keseden tebessüm dağıtacağız herkese.
Çocuklar ilk oruçlarını tutarken, yaşlılar ve hastalar artık oruçla geçirdikleri  günlere üzülerek veda edecekler.

Anneler sevgi taşıracaklar tencerelerden. Dualar fışkıracak iftar vakitlerinde yüreklerden bir zeytin tanesi eşliğinde  oruçlar açılırken.

Açlık ve susuzluk nedir öğrenilecek ve bu bilgi 30 gün boyunca işlenecek nakış nakış. Şükür gerçek anlamını bulacak.
Ailece bir masa etrafında bir araya gelemeyenler 30 gün boyunca iftar yemekleri sayesinde bir araya gelecekler.

Babasının, dedesinin, annesinin peşine düşecek, takkeleri başlarında erkek çocuklar, ya da oyalı çemberli kız çocuklar teravih namazına giderken neşe içerisinde.

Dalga dalga yayılacak her yanımıza huzur. Teravih namazlarında çekilen tekbirler yıkayacak içimizi dışımızı. Salavat-ı şerifler ayağa kaldıracak dünyanın yükü altında canı çıkmış ruhumuzu. Tutamadığımız oruçlar, kılamadığımız namazların ruhumuza bıraktığı yüklerden bu ramazanda kurtulmaya çalışacağız bir gayret.
Zaman zaman eski ramazanlarda yaşananlar konuşulacak. O unutup unutup bozulan oruç anıları canlanarak muhabbetin dozuna doz katacak. Ramazan davulu tokmağını her indirişinde bizi uyandıracak derin gaflet uykularımızdan.

Çok mu abarttığımı düşünüyorsunuz yoksa! Her ne kadar derin bir duygu, düşünce ve tefekkür ayı olarak bir ramazan ayı ağırlayamadımsa da  gönül dünyamda benim hala umudum var.

11 aydır bizi bir köşeden  sessizce sabırla izleyen ramazan, tavrını şimdi şefkat ve muhabbetle donatarak  bizi tatlı tatlı ikaz edecek. İnsan olduğumuzu hatırlatacak. Daha da önemlisi kul olduğumuzu. Ve inanıyorum ki O‘ na ne kadar kulak verir ve gönlümüze misafir edersek bu bir ay süresince o kadar güzelleşeceğiz hep beraber.

Ve işte o zaman bayramımız da bayram olacak .


19-20 Ağustos 2009

Saat 01:21

Sudaki Balıklar


802.doğum yıl dönümü . Kutlamalar ve çeşitli etkinlikler yapılıyor ülkemizde ve bütün dünyada . Mütefekkir , düşünür ve devrinin tasavvuf önderi  olarak O ‘ nu anlamak ve anlatmak için .

“ -Şems-i Tebrizi ‘ nin yanından geliyoruz ! Şimdi de Mevlana ‘yı ziyaret edeceğiz ! “ diyor telefondaki dostun sesi . Ayten ve Melek sağolsunlar bir telefonla beni  Ordu ‘ dan Konya ‘ ya ışınlamış oluyorlar bir anda .

Şu ışınlanma olayını ne zaman gerçekleştirecek bilim dünyası bilmiyorum ama galiba gönülden gönüle o görünmez titreşimleri araştırarak işe başlasalar isabet ederler . İşin sırrı Hz. Mevlana ‘nın dediği gibi gönül ‘ de yatıyor beklide . Gönüllerden gönüllere görünmeyen bir köprüden söz ediyor ya ! İşte ipucu . Köprüden geçmek kalıyor geriye . 

Beni bulundukları ortama dahil eden dostların sesi ile , düz yolda giderken ayağım bir şeye takılıyor gibi sendeliyorum  ruh alemimde . “ Mevlana “ ve “ Şems “ hakkında bildiğim ve duyduğum , iç dünyamda onlara dair ne varsa sarıp sarmalayıp içimde şekillendirdiğim o sevgi yumağı içimde çözülmeye başlıyor ve akabinde gözlerime hücum eden yaşların akmasını engelleyemiyorum . Hala  ferman ferman ulaştırıyorlar mesajlarını yine o gönül sultanlığından hakiki manada sevgiyi , aşkı arayışı hiç bitmeyen kırık dökük gönüllerimize .  
Israrla sadece insani (hümanist) boyutta ele alınarak incelenen ve kabul gören  Hz. Mevlana asırlar öncesinden bütün dünyadan şikayetçi oluyor şu sözleri ile sanki bugünkü gündeme bir cevap verircesine .

“ BEN YAŞADIKÇA KUR'AN'IN BENDESİYİM.BEN HZ.MUHAMMED MUSTAFA'NIN(S.A.V)YOLUNUN TOZUYUM.BİRİ BENDEN BUNDAN BAŞKASINI NAKLEDERSE.ONDAN DA ŞİKAYETÇİYİM.O SÖZDEN DE ŞİKAYETÇİYİM. ”Hz,Mevlana Celaleddin-i Rumi(k.s)

Hani şu üç hisseli , ineğin pisliğinde fareyi kediden saklama hikayesi vardır bilirsiniz . Babamın aile meclislerinde sıklıkla anlattığı bu hikayenin Mesneviden olduğunu ben son zamanlarda öğrendim .  Bu da şu demek oluyor ki aslında ismiyle olmasa bile hikayeleri ve sözleriyle O hep bizimleymiş .  Balığın içindeki denizden habersiz olması gibi biz de haberimiz olmadan Hz. Mevlana nın hikayelerinden besleniyormuşuz meğer . Şimdi bunların farkına varmak da biraz balığın sudan çıkıp denizin farkına varması gibi bir şey galiba .

Koskoca bir eğitim sisteminden geçtik iyi kötü . Geriye dönüp baktığımda gözümün önüne , televizyondaki sunucunun yakınarak söz ettiği gibi ,  Mevlana ‘yı  “sumo güreşçisi” gibi  , 40-50 yaşlarında gösteren sarıklı , kavuklu resminden başka bir şey gelmiyor neredeyse . Haksızlık etmeyeyim bir de  “ ya Mevlana “ diye bir müziğin yankıları var kulağımda . Ama gönül dünyama yaşadıklarıyla , hikayeleriyle , şiirleriyle , sözleriyle  daha yeni yeni teşrif ediyorlar . Hakiki  Aşk ‘ ın sultanlarını baş köşede ve hak ettikleri gibi ağırlamak düşüyor şimdi bana da herkes gibi  .

 O üç hisseli hikaye ;
“Ormanın birinde sürekli diğer hayvanlara musallat olan bir fare yaşamaktadır. Fareden çok çeken hayvanlar günün birinde toplanır ve ondan kurtulma görevini "ezeli düşmanı" kediye verir. Farenin peşine düşen kedi onu bir ağacın altında olacaklardan habersiz beklerken görür, usta bir avcı gibi sessizce yaklaşır arkasından. Pençesini kaldırır, ama kedinin gölgesini gören fare şimşek hızıyla fırlar. Hızlı bir kovalamaca sonunda düz bir ovaya gelirler. Sağına soluna bakan fare kaçacak yer olmadığını görür.
Tek çare, düz ovanın ortasında yalnız başına otlamakta olan inektir. Nefes nefese ineğin yanına doğru koşar ve başlar yalvarmaya. Fareden az çekmeyen inek önce yardım etmek istemez ama yalvarmalarına fazla dayanamaz ve onu saklamaya razı olur. "Peki, peki. Uzatma da geç şöyle arkama" der inek. Fare arkasına geçince inek pisliğini üzerine bırakır. Fare pisliğin içinde kaybolur, ancak dik kuyruğu dışarıda kalmıştır. Kuyruğu gören kedi hemen ineğin yanına gelir. Kuyruğundan tuttuğu gibi fareyi pislikten çıkarır ve oracıkta yer.


Bu hikayeden çıkarılacak üç hisse :

1. Üzerinize her pislik atan düşmanınız değildir. 
2. Sizi pislikten çıkaran herkes dostunuz değildir.
3. Boğazınıza kadar pisliğe gömülmüşseniz, kuyruğunuzu fazla dik tutmayın.”

Pai ya da Baba


Erkekler alınmasın ama ( İsteyen alınabilir, nasıl olsa onlar da baba oldukları zaman öyle yapacaklar(!) ) ,babalar kızlarını daha çok seviyorlar. Yeni doğan bir kız bebek ne kadar da yakışır bir babanın kucağına. Ve ne kadar da “Baba” yapar daha birkaç dakika öncesine kadar babalıktan habersiz olan bir adamı. O bir babadır artık. Yani bir şefkat yumağı, bir gönüllü köle, bir kahraman adayı…

Ben de babamı yıllar önce “Baba “ yapmıştım. İlk evlatların da böyle bir özelliği var. Şanslıyım o yüzden. Babamla birlikte yaşlanıyoruz. Daha doğrusu zamandan yaş alıyoruz her yıl birlikte. Babamdan genç kalmanın sırlarını da öğreniyorum bir yandan. İşin sırrı kalbini zikir ile, beynini fikir ile, ruhunu da şükür ile ebediyete taşımaya dair bir şeyler yapabilmenin çabası içinde olmakta. Ve tabii ki toprakla uğraşmak.

Allah c.c herkesin hayattaki babasına hayırlı uzun ömürler versin, hayatta olmayanlara da rahmet etsin. Bugün itibarı ile bugüne özel yapılabilecek en güzel dua, belki de “Çeşitli sebeplerle  baba olamayanlara sağlıklı, hayırlı evlatlar ve bol kazançlar “ dilemek olacak.

Dağ gibi sorunlar altında çocuklarının varlığından güç alarak hayata tutunmaya, bütün geçim zorluklarına rağmen çocukları için ayakta kalmaya çalışan  babaların günü bugün en çok da. En çok onlar hissedecek bugünü yanağına kondurulan öpücüklerle. Evlatlarına dünyaları  veremediklerini düşündükleri için kocaman hüzünler olacak baba yüreklerinde. Onlar hep vermek isterler. Verdikçe daha bir “Baba” olurlar sanki.

Bugün bütün babalar için. Ama bir çok babanın da farkında olmayarak geçireceği  bir gün. Onlar yine duygularını belli etmeyecekler. Yine her koşulda, hatta huzur evlerine terk edilmiş bile olsalar, sadece evlatlarının iyi olmalarından başka bir şey beklemeyen tavırlarını sergileyecekler. Hediyelerle kapıya gelen çocuklarına tatlı tatlı sitem edecekler, “Ne gerek vardı oğlum/kızım” diyecekler. Hediye filan istemeyecekler.

Bunun yanı sıra yine bugün bir çok evlat bugünü hatırlamayacak. Babalarının bugünü önemsemediğini düşünecekler. Yine çok benimsemediğimiz ve bu yüzden hayata geçirmediğimiz bir gün olarak geçecek hayatımızdan bir babalar günü daha. Bu babalar gününde de cüce kalmış bir sürü şey devleştirilmeye  çalışılacak. Ticari kaygılar yine işin bir başka boyutu olacak. Mahkemeler babalık davaları ile dolup taşmaya devam edecek. Çocuklar çeşitli dillerde  içeriği aynı olan “ Dade,otec,papa,tata,babbas,bav,apa Banketi,father,pai ”  gibi kelimelerle  “Baba” diyecekler dünyanın her yerinde. 

“Hiçbir çocuk babasız kalmasın” ve “Hiçbir baba evlat acısı görmesin” dileği ile …


O Nesilden Bu Nesile !


Çorum ‘ dan  Ordu ‘ ya dönüyoruz..Samsun , Terme , Çarşamba girişlerini trafik lambalarının civarında  simitçiler tutmuş..Yavaşlayan arabalara koşuyorlar..Yol almak maksadı ile yol üstü tesislerinde  duraklamadığımız için açlığımızı  simitle geçiştirmek istiyoruz..Sahil boyunca simitler çeşit çeşit..Samsun simidi,Çarşamba simidi,Ordu simidi,Giresun simidi..

Simitçi çocuğun hemen solumuzda uzun çubuklara taktığı simitlere sulanıyoruz ve  frene basıyoruz..Fakat gayet biçimsiz bir yerde olduğumuz için biraz simitçiden uzağa düşerek duruyoruz..Park ettiğimiz yerde de camekanlı el arabasında simit satıyor bir başka simitçi..Bir an aklımdan kapalı tezgahtan alsak daha sağlıklı olacak diye geçiyor..Arkamızda kalan simitçi çocuğun uzağımızda olduğunu sanarak ..O sırada eşim aynadan görüyor ,simitçinin bize doğru koştuğunu..Bekliyoruz , el arabası ile simit satan orta yaşlı satıcının yanında .. Nefes nefese yanımıza gelen simitçi çocuğun simitleri için , camekanlı el arabalı simit satıcısının söylediği sözleri duymazdan gelerek simitlerimizi alıyoruz.. Yola devam ederken bir simitçinin diğer simitçiyi nasıl saf dışı bırakmaya kalktığını konuşuyoruz içimiz acıyarak aramızda ..Ekmek parası aslanın midesinde bile değilken artık , verilen ekmek kavgası ile bu kadar burun buruna geldiğimiz bu çarpıcı sahneden uzaklaşırken orta yaşlı simitcinin sözleri zihnimizde kalıyor ..” O ‘ nun simitleri tozludur “..

Bir küçük  esnaf diğer küçük esnafın ekmeğine cüretkar ve umutsuz  bir biçimde  mani oluyordu kısacası..Evet simitler açıkta olduğu için ve yoldan geçen trafiğin kaldırdığı tozlar da simitleri göremediğimiz biçimde sarmıştır sarmasına ama şu vicdan da en çok böyle zamanlarda saçmalıyor işte..Sağlığın mı önemli yoksa şu ekmek parası peşinde sıcaklarda tozun toprağın içinde bir kaç simit satarak eve ekmek parası götürme gayretinde olan gencin gayretleri mi.. Soru-cevap-yorum-icraat halleri ..Süre ise saliselerle sınırlı ..Hatta alayım da yemem filan diye de kendimizi kandıra kandıra alıyoruz vicdan bastırdıkça..Tabii susamlı susamlı çıtır bir simide de tozuna toprağına hiç aldırmadan yumuluyoruz az önce yıkattığımız arabada susamlarını döke saça o ayrı mesele..Kapalı camlı el arabası ile satış yapan simitçinin simidinin daha az tozlu olması ise meseleyi çok da etkilemiyor..

Bir zamanlar Fatih Sultan Mehmet ‘ in tebdili kıyafetle halkın arasında dolaşarak alışveriş yaptığı günlere gitmenin belki de tam zamanı..”O nesilden bu nesile” dedirten bir durum olup olmadığı konusundaki yorumu ise size bırakıyorum..Hani bir esnaftan alışveriş yapıyor birkaç kilo ve alışverişe devam etmeye kalkınca aynı  esnaf “komşum henüz siftah yapmadı ,ondan alın” diyerek komşu esnafa yönlendiriyor ya karşısındakinin padişah olduğunu hiç bilmeden ..

Bakkallar ve marketler arasında da buna benzer bir ayağına basma , kapma , yarışma , haksız rekabet gayretini seziyorsunuzdur siz de..Tabii artık konuya bir açıdan  bakmak yetmiyor .. Marketlere peşin paraları akıtırken hala daha bakkalların veresiye defterlerinin sıkıntılı hali karşılıklı dengelerin ne kadar bozulduğunu gösteriyor..Bakkal ve manavlarımızdan alışveriş yapalım muhakkak ve sıklıkla ama , lütfen “peşin” olsun ki şu her gün her sokak başına açılan marketlerle arayı kapatabilsinler ..Dengeler artık tahteravallinin devrilmek üzere olduğunu işaret etse bile  mahallemizden alış veriş yapmaya biraz öncelik verelim..Yan yana duran iki bakkal ya da iki manavı tebdili kıyafetle ziyaret edecek yöneticilerimiz olmadığına göre şu dengelere biraz biz müdahale edelim ..Olur a müşteri satıcıyı , satıcı da komşu satıcıyı kollayarak şirazeyi yerine getirmişiz bir de bakmışsınız ki ..

(Belediyelerin  şehirlere giriş noktalarındaki bu çetrefilli  manzaraya sihirli bir kaç dokunuşla ne zaman müdahale ederek yöresel simit tanıtım ve satış olayına öncelikle sağlıklı , sonra da daha güvenli bir şekil vereceğini de merak ediyor insan doğrusu..)



     A.Öztürk

20 Temmuz 2009

Savaşlar İnsanlar Uzaylılar


Yaradılışımız şartların da oluşması ile beraber ne kadar da savaşa uygun ve hazır ..

Bunu devletler arasında ya da insanlar arasında bariz bir şekilde gözlemleyebiliyoruz . Bir gün gelecek genlerimizdeki oynamaların sonucunda belki de savaşlar hayatımızdan çıkacak bir şekilde ama bu defa da işin içine uzaylılar girebilir.. İdeolojilerin ,inançların yapamadığını belki de genetik bilim yapacak ve bu da insanların değil uzaylıların işine yarayacak .. Yani gezegenler arasında çıkacak olan ilk savaşta teslim bayrağını çekeceğiz belki de , savaşçı ruhumuz genlerle kontrol altına alındığı için biz dünyalılar olarak ..

Çok mu uçuk geldi bu sözler size de.. Şu günlerde insanların birbirlerine yaptıklarını köşemden izlerken bunları düşünmekten kendimi alıkoyamadım doğrusu .. Baksanıza yine ölüyoruz , öldürüyoruz , seyrediyoruz .. Doğu Türkistan Türkleri , Uygur Türkleri ve Çin var bu defa sahnede .. Aynı soydan,aynı dinden olmaktan bahsediyorlar .. İnsan olmayı yine en sonlara atıyorlar .. Bu cinayetleri onaylıyorlar ..Yine çocuklar , yine kadınlar en büyük zulme muhatap oluyorlar dünyanın gözleri önünde .. Uzaylılar da seyrediyorlar bir taraftan ve önümüzdeki yüzyıl içerisinde insanoğluna dair ince ince hesaplar yapmaya çoktan başladılar belki de..

Dün Ankara ‘ dan Ordu ‘ ya dönüş yolunun tam da sonlarına doğru otobüste iki bayan yolcu arasında , hemen yanıbaşımızda  çıkan savaştan bahsetmek istiyorum size .. Kimler arasında , ne zaman , nerde , hangi sebeple çıktığını  ve sonuçlarını irdeleyerek  işlerdik lisede tarih dersinde savaşları .. Yine öyle yapacak olursak tanınmış otobüs firmasının konforlu otobüsünde , dün sabah saatlerine doğru patlak veren bu savaş iki bayan arasında çıkıverdi .. Sebebi bayanlardan birinin bütün uğraşmalarına rağmen bir türlü susturamadığı bebeği idi .. İlk darbe bebeğin uzun uzun ağlama sesinden rahatsız olan bayandan oldukça sert geldi.. Aslında bana sorarsanız biraz da geç geldi .. Çünkü bebek bütün gece ağladı durdu .. O zaman sesini çıkarmayan bayan “savaşçı” tam da yolculuk biterken , şafak vakti “yaylım ateş” (!) açmaya başlayınca biraz daha sabredebilirdi diye düşündüm doğrusu , otobüste bulunan diğer 43 yolcu gibi .. Çocuklu bayan alttan alırken bebek sesine daha fazla katlanamayan bayan habire saldırdı .. O esnada yan koltuklardan  sesler yükselmeye başladı ve herkesin bebekli bayanın tarafında olduğunu anlayan öfkeli bayan da sesini alçalttı .. Sonuç olarak bebek  biraz daha ağlayarak sustu .. Ortalığı savaş sonrasının  sessizliği kapladı .. Kaptanın müdahele etmesine neyse ki gerek kalmadı .. Fakat manevi hasarın haddi hesabı yok bir yandan da ..Savaşa bir şekilde dahil olan herkes nasibini aldı savaşa yakınlığı nispetince ..

Bütün bunlara olduğum yerden zorunlu olarak tanık olurken , insanların arasındaki savaşların asla bitmeyeceği kanaatine vardım yeniden .. Tahammül ve hoşgörü sınırları herkesin aynı değil .. İnsanlar var olduğu müddetçe savaşlar çıkacak , katliamlar olacak ..

Önemli olan mazlumun yanında yer alabilmek .. En azından dualarımızla yanlarında olalım Doğu Türkistan insanının ve inşaAllah bütün dünya ile birlikte ..

sizin planlarınız kaderi bağlamaz

Ne kadar kendinizden yana olursanız olun ve ne kadar planlar üstüne planlar yaparsanız yapın ön görmediğiniz, hiç bilmediğiniz bir sürpriz ...