Uzun bir süredir mücadele ediyor amansız hastalığı ile. Bu hastalık hayata bağlılığından hiçbir şey kaybettirmedi, aksine daha fazla bağladı onu hayata. Yattığı yerden “ablalık” yapmaya devam ediyor hepimize.
Geçenlerde Ankara’ da yaşayan çocukları gelmişlerdi yanına. Biz de gittik oğlumla birlikte. Moral olarak yine herkesten iyi durumdaydı. Uzun zamandır birbirini görmeyen bizler hal hatır sorma faslına girdik. Konular biraz ticaret, biraz siyaset, biraz sağlık vs. olarak akıp giderken, hemen arkamda cam kenarında duran küçük bir radyodan çok güzel bir türkü ve şarkı yayını geliyordu. Bu aile muhabbetinin arkasına fon olmaya devam eden radyo frekansına düşen o türkü bir de baktım Emine abla'nın dilinde… Şu meşhur “Miralay” türküsü. Bir sürü ses arasından O, duymak istediği sesi duyuyor ve eşlik ediyordu gönülden.
”Oy miralay miralay askerin alay alay; Al kızları askere olsun askerlik kolay..”
Ben de onun gibi yapmak istiyorum. Duymak istediğim sesleri arıyorum. Bunu tıpkı O' nun gibi gözlerimi kapatarak yapmam gerekiyor. Hayatımın ahengini bozan binlerce ses’ in ortasından koşarak geçip, ben var oldukça var olacak hatıralarımı depoladığım hayal mekanlarımın ortasında sadece duymak istediğim sesleri duymak istiyorum.
Yetmişli yıllarda oturduğumuz mahallemizin seslerini duymak istiyorum mesela.Yakar top oynarken kafamıza, gözümüze çarpan toplar yüzünden attığımız neşeli çığlıkları duymak istiyorum. Hala rüyalarımda görmeye devam ettiğim o evlerin içindeki sesleri duymak istiyorum. Sevinç yenge(Merhume) üst katımızdaki mutfak penceresinden “Leylaa!” diye seslenerek annemi çağırsın istiyorum. Babaannemin çocuk yaşlarda başladığı sigara yüzünden kalınlaşan sesi ile kendisini dinlemeyen torunlarına sitemler etmesini istiyorum. Aynı zamanda yaşıtım olan teyzemle sabahlara kadar uyumayarak yaptığımız fiskos muhabbetlerimiz yüzünden rahatsız olan büyük teyzemin kızgın sesini duymak istiyorum. Daha fıkraya başlamadan katıla katıla gülmekten birbirlerine anlatamadıkları komik fıkralarını duymak istiyorum erkek kardeşlerimin. Küçük kız kardeşime onu kızdırmak maksadıyla istemediği bir isimle seslendiğimde attığı öfkeli çığlıkları duymak istiyorum. Büyük anneannemizin kalemini, kağıdını hazırlayıp elimize tutuşturarak çok uzaklardaki yeğenine “Bahusus selam eder gözlerinden öperim” diyen sesini duymak istiyorum…
İlkokul öğretmenimin, teneffüs saatlerinde okulun bahçesinde öğrencilerinin arasına karışarak onların saçını hafifçe çekiştire çekiştire söylediği muhabbetli sözcükleri duymak istiyorum. Lisede sıkıcı tarih derslerinden bizi kurtaran teneffüs zilinin sesini duymak istiyorum.
Sesler ve insanlar. Hissettirdikleri ne çok şeylerle kalmışlar içimizde. Galiba bu hal biraz da yaşlılık belirtisi. Zaman her şeyi silip süpürürken hafızamıza bıraktığı sesleri, görüntüleri ısrarla ve her zamandan daha sık işittirmeye ve göstermeye çalışıyorsa bunun sebebi başka ne olabilir ki? Sesler ve hafızamızdan silinmeyen sahipleri bize sanki şöyle diyorlar: “Senin için de zaman daralıyor! Ses’ ine ve söz’ üne dikkat et!”
Emine abla ile başladığım bu yazıyı yine onunla bitirmek istiyorum. Duymak istediğimiz ses’ e aynı zamanda en anlamlı söz’ leri eklemek de ayrı bir birikim ve marifet gerektiriyor. Kendisi ile yaptığımız kısa ama bence çok anlamlı sohbetlerimizden biriydi. “İnsan bazen kaçıp gitmek istiyor her şeyden ve herkesten, ama kaçacak yerimiz yok” demiştim sohbetin bir yerinde.. Bu sözüm üzerine sarf ettiği iki kelime bir sürü şeye cevap oluverdi o anda:“Kaçmadan da gidilir!”
”Oy miralay miralay askerin alay alay; Al kızları askere olsun askerlik kolay..”
Ben de onun gibi yapmak istiyorum. Duymak istediğim sesleri arıyorum. Bunu tıpkı O' nun gibi gözlerimi kapatarak yapmam gerekiyor. Hayatımın ahengini bozan binlerce ses’ in ortasından koşarak geçip, ben var oldukça var olacak hatıralarımı depoladığım hayal mekanlarımın ortasında sadece duymak istediğim sesleri duymak istiyorum.
Yetmişli yıllarda oturduğumuz mahallemizin seslerini duymak istiyorum mesela.Yakar top oynarken kafamıza, gözümüze çarpan toplar yüzünden attığımız neşeli çığlıkları duymak istiyorum. Hala rüyalarımda görmeye devam ettiğim o evlerin içindeki sesleri duymak istiyorum. Sevinç yenge(Merhume) üst katımızdaki mutfak penceresinden “Leylaa!” diye seslenerek annemi çağırsın istiyorum. Babaannemin çocuk yaşlarda başladığı sigara yüzünden kalınlaşan sesi ile kendisini dinlemeyen torunlarına sitemler etmesini istiyorum. Aynı zamanda yaşıtım olan teyzemle sabahlara kadar uyumayarak yaptığımız fiskos muhabbetlerimiz yüzünden rahatsız olan büyük teyzemin kızgın sesini duymak istiyorum. Daha fıkraya başlamadan katıla katıla gülmekten birbirlerine anlatamadıkları komik fıkralarını duymak istiyorum erkek kardeşlerimin. Küçük kız kardeşime onu kızdırmak maksadıyla istemediği bir isimle seslendiğimde attığı öfkeli çığlıkları duymak istiyorum. Büyük anneannemizin kalemini, kağıdını hazırlayıp elimize tutuşturarak çok uzaklardaki yeğenine “Bahusus selam eder gözlerinden öperim” diyen sesini duymak istiyorum…
İlkokul öğretmenimin, teneffüs saatlerinde okulun bahçesinde öğrencilerinin arasına karışarak onların saçını hafifçe çekiştire çekiştire söylediği muhabbetli sözcükleri duymak istiyorum. Lisede sıkıcı tarih derslerinden bizi kurtaran teneffüs zilinin sesini duymak istiyorum.
Sesler ve insanlar. Hissettirdikleri ne çok şeylerle kalmışlar içimizde. Galiba bu hal biraz da yaşlılık belirtisi. Zaman her şeyi silip süpürürken hafızamıza bıraktığı sesleri, görüntüleri ısrarla ve her zamandan daha sık işittirmeye ve göstermeye çalışıyorsa bunun sebebi başka ne olabilir ki? Sesler ve hafızamızdan silinmeyen sahipleri bize sanki şöyle diyorlar: “Senin için de zaman daralıyor! Ses’ ine ve söz’ üne dikkat et!”
Emine abla ile başladığım bu yazıyı yine onunla bitirmek istiyorum. Duymak istediğimiz ses’ e aynı zamanda en anlamlı söz’ leri eklemek de ayrı bir birikim ve marifet gerektiriyor. Kendisi ile yaptığımız kısa ama bence çok anlamlı sohbetlerimizden biriydi. “İnsan bazen kaçıp gitmek istiyor her şeyden ve herkesten, ama kaçacak yerimiz yok” demiştim sohbetin bir yerinde.. Bu sözüm üzerine sarf ettiği iki kelime bir sürü şeye cevap oluverdi o anda:“Kaçmadan da gidilir!”
Geçmişi iz iz bugüne taşıyan "ses"ler ve "söz"ler bugünü de geleceğe taşımaya devam edecek. Duymak istediğimiz "ses"lerin ve "söz"lerin var olduğu hiçbir ortamdan gitmek istemeyeceğimiz gibi baki kalan bu kubbeye hoş bir seda bırakabilmenin ipuçlarını da bu daire içinde bulabileceğiz.
Dünyamıza var olma maceramız süresince bir şekilde dahil olan bütün çirkin "ses"ler ve "söz"lere rağmen, en güzel "ses"leri ve "söz"leri duyabilmemiz ve duyurabilmemiz dileği ile, hepimize kolay gelsin.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder