Cahit Sıtkı Tarancı nın şiirini bilmeyeniniz var mı ? Hani şu horoz şekerli !
Edebiyat dersinde satır satır incelediğimiz bu şiiri öğretmenimizin bütün gayretlerine rağmen tam anlamıyla kavrayamadığımızı , çocukluğuma oldukça uzak düştüğüm bu günlerden daha iyi görebiliyorum . Bu şiirin lisede daha çocukluğu duman duman üzerinde tüten gençliğe okutulup anlatılmaya çalışılması o günkü mevzuatın bazı şeyleri nasıl da gözden kaçırdığını gösteriyor bana sorarsanız . Hala çocuk olan insana elden kaçan çocukluğun kıymeti anlatılmaya çalışılmış . Çok değerli edebiyat öğretmenim Ayhan Hanım ’ ın kulakları çınlasın . O kusursuz yorumu ile şiiri okuduktan sonra sınıfça tema ve metin çalışmalarını yaparken ki gayretlerinin hakkını ödememiz mümkün değil .
Her şeyin bir vakti vardır ve o vakit de bu vakit galiba . Cahit Sıtkı Tarancı ‘ nın bu şiirinin mısra mısra ne kadar derin ve özel anlamlar taşıdığını anlayacak yaşa – başa geldik şimdi . Şöyle kırk-elli yaşlarındaysanız eminim siz de aynı düşünceleri paylaşacaksınız benimle .
ÇOCUKLUĞUM diye başlık atarken acaba hangi ruhsal boyuttaydı Cahit Sıtkı Tarancı ? Kaç yaşındaydı bu şiiri yazarken bilmiyorum ama galiba biyolojik yaşının çok çok üzerindeydi . 46 yaşında öldüğünü biliyoruz . “Yaş otuzbeş yolun yarısı eder ” dediğinde kendisi için yolun yarısının 23 olduğunu nerden bilecekti . Genç yaşında edebiyatımıza kazandırdığı şiirlerden şairin duygusal derinliğinin kaç fit olduğunu anlıyoruz az çok . “ Çocukluğum” diye bir başlık atabilmek için bir şiire belki de bir “ Cahit Sıtkı Tarancı” olmak lazım gelir .
“Affan Dede'ye para saydım
Sattı bana çocukluğumu” diyor ilk dizelerinde ;
Geçti mi gözünüzün önünden derin çizgilerle dolu , avurtları çökmüş , sakallı , nur yüzlü dede simalar sizin de ? Ailede ya da komşuda ya da sokakta , camiye giderken , ya da bir parkta yalnız başına oturmuş hayatın neresinde bulunduğunu , bu parkta ne işi olduğunu , buraya kim tarafından ne zaman bırakıldığını , arkadaşlarının nereye kaybolduğunu düşünüp duran bir dede resmi geldi mi gözünüzün önüne ? Ya da sokağın bir köşesinde kalın iç süveterli , çizgili yün bereli kıyafetiyle camekanlı bir el arabasında horoz şekeri satan bir “Affan dede” ?!
“Artık ne adım var ne yaşım
Bilmiyorum kim olduğumu”
Önce içinde yaşadığımız aile , çevre ve toplum tanımlaya tanımlaya bitirememiş bizi . Anne , baba , evlat , kardeş ,hala , dayı , teyze , torun vs. vs. gibi bir sürü ismimiz olmuş . En sonunda da devletimiz vatandaş kimliğimize bir sürü de sorumluluk yükleyerek (11 ) haneli olarak attığı numara ile işi bitirmiş . Hepsini bir kalemde silerek sadece “çocuk” olmayı istemez miydiniz siz de ve bu toplumda çocuk olmanın zorluklarına aldırmadan ?
“Hiçbir şey sorulmasın benden
Haberim yok olan bitenden”
Zihnimin odacıklarına dalıyorum çocukluğuma ait bilgilere ulaşmak için . Önüme çıkan kapıları yokluyorum . Kimisi sıkı sıkıya kapanmış . Halbuki neler vardır o kapıların ardında neler . Hepsi dışarı çıkabilmek için bir anı kırıntısı bekliyor .
“Bu bahar havası bu bahçe
Havuzda su şırıl şırıldır”
Bahar havalarında o bahçeler ve yeşilin her tonunda çimenlerde çiçekler , menekşeler . Bir havuz başı ne kadar da çabucak ele geçirirdi bizi . Hele bir de fıskıyeleri varsa o havuzun .
“Uçurtmam bulutlardan yüce
Zıp zıplarım pırıl pırıldır”
Uçurtmalarımız olmuştu uçurmayı bir türlü beceremediğimiz uzun , püsküllü kuyruklu . Mahallenin ağabeyleri çıtalı , rengarenk , altıgen uçurtmalar yaptılar kardeşlerine o dönemlerde . Bize de gökyüzünün masmavi derinliğinde oradan oraya salınan uçurtmaları , ipi gerdire gerdire ve rüzgarla sıkı bir işbirliği içerisinde uçuran çocukları izlemek düşerdi olduğumuz yerden . Dakikalarca başımızı yukarıya kaldırmış vaziyette , gözümüz uçurtmada boynumuz ağrıya ağrıya seyrederdik . O uçurtmayı uçurmaktan biz de onları yani hem uçurtmayı hem de uçuranı seyretmekten büyük keyif alırdık . Bir uçurtmanın aniden dengesinin bozularak aşağıya doğru hızla düşmesi en az uçuran çocuk kadar üzerdi bizi . Mahallemizde yol boyunca ağaçlara takılmış paramparça olmuş uçurtma görüntüleri hangimizin zihninde yok ki . Bir de defter ve gazete yapraklarından yaptığımız uçaklar vardı hemen yere çakılan . Zıp zıplar ise zaman zaman sokak satıcılarının tezgahında aniden çıkabiliyor karşıma hala ve çocukluğuma bir köprü kuruyorum hemen oracıkta kısa bir süre için bile olsa .
“Ne güzel dönüyor çemberim
Hiç bitmese horoz şekerim”
Çember çevirmedim hiç , ama çeviren çocukları izledim uzaktan . Çember çevirmek genellikle erkek çocukların oynadığı bir oyundu . Biz kızlar çizgi taşlarını sektirirken onlar da kahküllerini savura savura çemberlerini çevirerek çevremizde dönüyorlardı . Yüzlerindeki o sağlık , mutluluk ve başarmaya dair ifadeleri hala hatırlıyorum dün gibi . Evet evet sanki daha dün gibi ! Çeviriyorlar , koşuyorlar , gülüyorlar !
Dişlerimizle kıra kıra , çenelerimizi boyaya boyaya , elimiz yüzümüz yapış yapış yediğimiz kırmızı horoz şekerlerinin tadı ise hala damağımda ! İşte o dede , o horoz şekerlerini hala o köşede satıyor biz yaştakilere ; ama bedelini ödeyebilene aşk olsun ! O yüzden büyüdük belki de !

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder