Çaki o gün, sonuna kadar açık duran balkon kapısından uçup gidebilirdi.
Bir kafes kuşu olduğu için de diğer kuşlar gibi çok yükseklere uçamayarak kolayca bir tekir kedinin midesinde bulabilirdi kendini. Ama ne hikmetse aralık duran oda kapısından çıkarak küçücük bir kanat hareketi ile sağa yani salon tarafına dönmüş, bizim anlayamadığımız bir kuş farkındalığıyla hayatına oldukça hayati derecede dosdoğru bir yön vermişti.
Ne tarafa kanat çırptığını bilmeden sokaklara fırlamış, ağaçların üzerinde mavi muhabbet kuşumuzu ararken bulmuştuk kendimizi bir anda. Hiç yaşamak istediğimiz, zamanı bir kaç saliseliğine geri alabilmeyi şiddetle arzu ettiğimiz anlardı o anlar. Her şeyin bittiğini, artık onu bir daha görmenin, duymanın mümkün olmayacağını iliklerimize kadar hissederken, içimizdeki o anlam veremediğimiz bir kırıntı umut ile kalakalmıştık ardından.
“Gelin! Çaki burada!” Diye çağıran kızımın sesi ile girdiğimiz şoktan çıktık çok geçmemişti ki. Biz perişan hallerde göklerde Onu ararken, O çoktan salonda vitrin aynasının karşısına geçmiş aynadaki aksine ilan-ı aşk etmekle meşguldü. Bizim muhabbet kuşu Çaki, aynadaki aşkının peşinden gitmişti ama aslında bize geri dönmüştü. Bir kanat çırpışı ile bir gaflet anımızda hayatımızdan aniden çıkabilecek bu eşsiz güzellikteki yaratığı ağlamakla gülmek arasında sıkışmış duygularla seyrederken ona YÖN veren hayali aşkına gayri ihtiyari dualar ettik.
Kaybetmek ve bulmak duygusuna dair bir küçük sınavdan geçmiştik ailece.
Neler geçmiyor ki, olmakla olmamak arasında donup kaldığımız o “an” larda aklımızdan. Belki de duygusallığımızı gerçekliğimize kurban vermemek için en fazla direndiğimiz o “an” larda açılıyor zihnimizin kapakları ve çift vardiya çalışıyor beynimiz. Bir tarafta hissiyatımız sel olup gelirken tüm varlığımızın üzerine; bir tarafta bu her şeyi önüne katıp sürükleyebilecek taşkınların önüne baraj oluyor var gücüyle aklımız, irademiz, inancımız. Kalbimiz hastayı zamanında yetiştirmek üzere siren sesini açıyor sonuna kadar. Her şeritte tıkanmış hayat damarlarımıza umudu pompalıyor.
O “an” lar daima olacak hayatımızda ve o “an” larda öğreneceğiz hayatı ders ders. Kaybetmeyi öğreneceğiz en saf haliyle ve çok üzüleceğiz. Bir sınavı, bir yarışı, basit bir lades iddiasını, kedimizi, köpeğimizi, kanaryamızı, Japon balığımızı kaybederken notumuzu yavaş yavaş yükseltecek hayat. Her kaybedişten kazanmaya dair bir şeyler umacağız ısrarla. Sevdiklerimizi hatta sevemediklerimizi bile kaybetmeyi hiç istemeyeceğiz . Ama onları da birer birer ve üstelik en hazırlıksız zamanlarımızda kaybedeceğiz. Her kayıp, ruhumuza hatıralarla örülmüş hüzünlü bir boşluk bırakacak. Ve işte o boşluklar, o “an” lardan birinde bizi de bir lokmada yutacak bir gün.
Her zaman kazanmayı değil, kaybetmeyi de öğretiyor hayat bize.
Kazandıklarımızın kıymetini bilmeyi de…
Bir kafes kuşu olduğu için de diğer kuşlar gibi çok yükseklere uçamayarak kolayca bir tekir kedinin midesinde bulabilirdi kendini. Ama ne hikmetse aralık duran oda kapısından çıkarak küçücük bir kanat hareketi ile sağa yani salon tarafına dönmüş, bizim anlayamadığımız bir kuş farkındalığıyla hayatına oldukça hayati derecede dosdoğru bir yön vermişti.
Ne tarafa kanat çırptığını bilmeden sokaklara fırlamış, ağaçların üzerinde mavi muhabbet kuşumuzu ararken bulmuştuk kendimizi bir anda. Hiç yaşamak istediğimiz, zamanı bir kaç saliseliğine geri alabilmeyi şiddetle arzu ettiğimiz anlardı o anlar. Her şeyin bittiğini, artık onu bir daha görmenin, duymanın mümkün olmayacağını iliklerimize kadar hissederken, içimizdeki o anlam veremediğimiz bir kırıntı umut ile kalakalmıştık ardından.
“Gelin! Çaki burada!” Diye çağıran kızımın sesi ile girdiğimiz şoktan çıktık çok geçmemişti ki. Biz perişan hallerde göklerde Onu ararken, O çoktan salonda vitrin aynasının karşısına geçmiş aynadaki aksine ilan-ı aşk etmekle meşguldü. Bizim muhabbet kuşu Çaki, aynadaki aşkının peşinden gitmişti ama aslında bize geri dönmüştü. Bir kanat çırpışı ile bir gaflet anımızda hayatımızdan aniden çıkabilecek bu eşsiz güzellikteki yaratığı ağlamakla gülmek arasında sıkışmış duygularla seyrederken ona YÖN veren hayali aşkına gayri ihtiyari dualar ettik.
Kaybetmek ve bulmak duygusuna dair bir küçük sınavdan geçmiştik ailece.
Neler geçmiyor ki, olmakla olmamak arasında donup kaldığımız o “an” larda aklımızdan. Belki de duygusallığımızı gerçekliğimize kurban vermemek için en fazla direndiğimiz o “an” larda açılıyor zihnimizin kapakları ve çift vardiya çalışıyor beynimiz. Bir tarafta hissiyatımız sel olup gelirken tüm varlığımızın üzerine; bir tarafta bu her şeyi önüne katıp sürükleyebilecek taşkınların önüne baraj oluyor var gücüyle aklımız, irademiz, inancımız. Kalbimiz hastayı zamanında yetiştirmek üzere siren sesini açıyor sonuna kadar. Her şeritte tıkanmış hayat damarlarımıza umudu pompalıyor.
O “an” lar daima olacak hayatımızda ve o “an” larda öğreneceğiz hayatı ders ders. Kaybetmeyi öğreneceğiz en saf haliyle ve çok üzüleceğiz. Bir sınavı, bir yarışı, basit bir lades iddiasını, kedimizi, köpeğimizi, kanaryamızı, Japon balığımızı kaybederken notumuzu yavaş yavaş yükseltecek hayat. Her kaybedişten kazanmaya dair bir şeyler umacağız ısrarla. Sevdiklerimizi hatta sevemediklerimizi bile kaybetmeyi hiç istemeyeceğiz . Ama onları da birer birer ve üstelik en hazırlıksız zamanlarımızda kaybedeceğiz. Her kayıp, ruhumuza hatıralarla örülmüş hüzünlü bir boşluk bırakacak. Ve işte o boşluklar, o “an” lardan birinde bizi de bir lokmada yutacak bir gün.
Her zaman kazanmayı değil, kaybetmeyi de öğretiyor hayat bize.
Kazandıklarımızın kıymetini bilmeyi de…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder