“Üzerine düşüp uğraşsanız
da kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bâri birisine tamamen
kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın.” Nisa suresi 129. ayet
Kayınpederimin
iki evli olması nedeniyle eşimin ailesi ile tanıştığımız ilk günlerde
“Babası gibi kuma getirebileceği” şeklinde yarı şaka yarı ciddi
konular yapılırdı aile arası muhabbetlerde. Sevimsiz bir konuydu kesinlikle.
Ben
kuma değilim. Üzerime kuma da gelmedi. Bu konuda sade bir vatandaş olarak ve
sadece gözlemlerimi yazabilirim. Gözlemlerim ise zorunluluk halinde İslamın
ikinci eşi dahi tavsiye ederken yaptığı uyarılardaki isabeti anlamama yetiyor
da artıyor bile.
Bu toplumda
yaşayan, bu toplumda olanları az- çok soluyan bir birey olarak çocukluğumdan bu
yana kuma ya da çok evlilik söz konusu edildiğinde aklıma geliveren insanlar
var. Annemin dedesi, kayınpederim, bir arkadaşımızın babası, köye giderken
önünden geçtiğimiz beyaz boyalı evdeki adam... Oldukça varlıklı armatör bir
ahbabın üç evliliğinden bahsetmezsem olmaz bir de. Hepsinin sebepleri,
sonuçları, şartları farklı olan bu evliliklerin hangisinin İslami ruhsat ve
kaygılarla yapıldığını ve şartlarını yerine getirip getirmediğini yine dışarıdan
göründüğü kadarı ile anlayabiliriz ancak. Bu da yeterli olmaz.
Bana
en yakın hikaye kayınvalidem ile kayınpederime ait. Kayın pederimin ilk
hanımı bir kız çocuğundan başka
çocuğu olmayınca kocasını evlenmeye razı ediyor. Ve
kırk yaşındaki eşine aşağı mahallenin on altı yaşındaki genç ve güzel kızını
kandırıp kaçırtıyor. Her şey olup bittikten sonra da eşini çok kıskanıyor.
Kendi elleriyle evine, yuvasına gelmesine sebep olduğu kumasına tahammül
etmekte güçlükler yaşıyor. En kötüsü de üst üste çocuk doğururken ve bir yandan
da bağa, bahçeye, ev işlerine koşturup durduğu için öz çocukları ile
ilgilenemeyen genç annenin çocuklarının sevgisini çalıyor. Büyük kızı hariç. O
her zaman annesinin yanında oluyor. Artık biraz öngörüsü olan onun çocuk
kalbinin annesinin yaşadıklarını görerek nasıl üzüntüyle çarptığını
anlayabilir. Erkek çocuklar büyük hanımın yakınlığından mest olurken; (Ki
onların yaratılışının bir sonucudur bu biraz da. Fazla sorgulamazlar.) genç
annenin içinde kim bilir ne fırtınalar kopuyordu.
Onların
bu zorlu hayat hikayelerinin Hz. İbrahim, Sare ve Hacer annemizin hikayelerine
benzediğini düşünüyorum ben pek çok yönü ile. Büyük hanım köyün sevilen, sayılan,
sözü geçen, sabırlı bir osmanlı kadını olarak anlatılır hep. O Sare hanımın
pozisyonundaydı bana göre. (Teşbihte hata olmaz.) Kayınvalidem ise herhalde
Hacer annemizin duygu ve düşüncelerini, yaşadıklarını benden iyi anlar. Birini
anlamak için onun ayakkabılarını giymelisin, onun geçtiği yollardan geçmelisin
sözündeki mana cephesinden bakıldığında.
Kör
baktığımız bir konudur kumalık. Onu yaşayanlar bilir. Yaşayanlar
yaşamayanlardan az olduğu için de onları kimseler anlayamaz.
Yalnızdırlar. Ruhları yara doludur. Ve bu yaralarla yaşamayı öğrenirler. Bir
kadın bir eve kuma olarak geldiğinde artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz o evde.
İlk hanım ayrı, kuma gelen hanım ayrı bir girdabın içine girerler ve ömür boyu
da çıkamazlar.
Bu
yazıyı kayınvalidemin zaman zaman evlilik hayatında kuma olarak
yaşadıklarını o anları yaşıyormuşcasına üzülerek anlatmasının ardından
yaptığı duası ile bitirmek istiyorum.
“Allah
c.c kimseyi Kuma etmesin, kimseye Kuma getirmesin.”
25
haziran 2012
hiç bir birey alternatifi olsun istemez..hele de yaşarken..ne kadın ne erkek!
YanıtlaSilyazınıza katılıyorum Ayten Hanım..:))
teşekkür ederimm:)))
YanıtlaSil